Okuryazmazlık Üzerine

Türkiye’nin  okuryazarlık serüveni çok uzun sürmedi. Bunu tarihsel anlamda ve Avrupa ülkeleriyle karşılaştırarak söylüyorum. Matbaa zaten çeyrek binyıl geç gelmişti. Türkiye’de çoğunluğun okuryazar  olduğu zaman dilimi (1950-2000)  yarım yüzyıl kadardır.

Şimdi “okuryazmaz”lık dönemine geçiyoruz.

İlkokul çağında çocukları ya da torunları olanlar fark etmişlerdir. Okula başlayanlar okuryazarlığın ilk yarısını, yani okumayı kolayca başarsalar da iş yazmaya gelince zorlanıyorlar. Tuşlara basmak ve ekran üzerinde dolaştırmakta pek mahir oldukları minik parmaklarıyla kalem tutmasını beceremiyorlar.  Yazıları bizim kuşaklara kıyasen  çirkin, kargacık burgacık.

Biraz düşününce, nedenini bulmak o kadar zor değil.  Yeni teknoloji döneminde “yazmak”  (writing, ecriture) işlevselliğini yitiriyor.  Yani, bir ihtiyaç olmaktan çıkıyor.

Artık bir zemin üzerinde harfleri yan yana getirme işlevi, kaleme ve kağıda gerek kalmaksızın,  elektronik olarak gerçekleşiyor.  Notlar öyle alınıyor, mektuplar öyle gönderiliyor, günlükler öyle tutuluyor.  Kalem ve defter günlük yaşamın zorunlulukları olmaktan çıkıyor.

Ve bütün bunlar fevkalade hızla gerçekleşiyor.  Kimseye çaktırmadan, yavaş yavaş, sinsice oluyor da diyebilirsiniz. Toplumsal yaşamı en derinden etkileyen değişiklikler hep böyle sessiz ve derinden  olmaz mı?

 


Şimdilerde çocuklarımızın yazı yazmakta çektiği zorluklardan şikayet ediyor, çare arıyoruz.  Yarın belki birileri okullarda  .ocuklara yazmayı öğretmenin gereksiz olduğunu ileri sürecek, “İsraf” diyecek.  Öyle ya, kullanılmayacak bir beceriyi öğretmenin ne gereği var!

Çocuklara\ bir zamanlar yaptığımız gibi,   yama yapmasını ve düğme dikmesini öğretmeye devam ediyor muyuz?

Önemsiz bir değişimden söz etmiyorum.  İnsanın yazıyı icadı ve yazı yazma yeteneğine erişmesi tarihin en önemli ileri adımlarından biridir.

Yazı yazabilen insan,  havada  uçuşup kaybolan “söz”ü dondurup, saklanabilir, biriktirilebilir,  uzaklara taşınabilir hale getirmiştir. Bir çoklarına göre Tarih’in başladığı andır o.

Ardından matbaa ve telgraf gelmiştir. Ve şimdi de,  dijital teknoloji.

Eskiden vazgeçilmez saydığımız pek çok şey gibi yazma becerisini de vazgeçilebilir hale getiren odur.

Harfleri kalemle yazmanın yerini,  tuşlara basarak ya da bir şeylere dokunarak dizme becerisi almıştır. Almaktadır, alacaktır…

Bizim gibi kağıt üzerinde elle yazabilenlerin sayısı gittikçe azalacaktır. Bir süre sonra,  hala kalemle yazı yazabilenlere,  bizim hattatlara baktığımız gibi merak ve hayranlıkla bakılacaktır.

Çoğunluk okuryazmaz olacaktır.

 


Okuryazmazlık yeni bir şey değil.  Ortaçağ’da çok yaygındı. Yazıcılar, katipler, yazmanlar azınlıktaydı. Özel ve ayrıcalıklı insanlardı onlar.

Sıradan insanların kutsal kitabı okuyabilmesi yeterli sayılırdı.

Osmanlı’da da öyleydi.  Dilin ve alfabenin zorluğu nedeniyle pek çok kişi Kur’an’ı şöyle bir okurdu ama  hiçbir şey yazamazdı.

“Osmanlı kadını” anneannem öyleydi.  Okuryazmazdı.  Din adamı olan dedem ise eski yazıyla hem okur  hem de yazardı.

Alfabe değiştikten sonra da  Türkiye’de, tüm çabalara rağmen, okuryazarlık oranları istenen hızda artmadı.  Benim ilkokula başladığım yıl, 1950’de,  okuryazar oranı yüzde 50’nin hayli altındaydı.

Niçin mi?  Çünkü okuryazarlık toplumsal bağlamda işlevsel değildi, bir işe yaramıyordu.   Halkın çoğu gazete ve kitap girmeyen köylerde oturuyordu.  Dış dünya ile haberleşme ihtiyaçları için  askerdeki oğula mektup yazıp ondan gelen mektupları okuyacak bir kişi yetiyordu.

Ne zaman ki, halk kentlere göç etti, dükkan tabelası ve otobüs güzergahı levhası  okumak zorunda kaldı,  beceri işlevselleşti. Okuryazar olmayanların oranı, kentleşmeye paralel olarak,  hızla düştü.   Çünkü işin içinde yanlış otobüse binip  kaybolmak vardı. Üstelik artık köşedeki bakkalda gazete satılıyordu.

Yukarıda belirttiğim gibi, 1950-2000 dönemi  bizde okuryazarlığın işlevselliğinde doruk yılları olarak geçecektir.

Derken  internet çıktı, diğer iletişim mecralarıyla birleşti, akıllı telefona dönüştü.  Artık her şey oradan geçiyor.  Yazılar dahil.

 


Okuryazmazlık bir olgu. Bu değişimin sonuçlarını kırtasiye dükkanlarında ve okullarda görmekteyiz.

Daha derin etkilerini de göreceğiz kuşkusuz.

Ama ben 21. Yüzyıl’daki asıl büyük değişimin,  denklemin “yazar”lık tarafında olduğu kanısında değilim. Bence asıl değişim “okur”luk tarafında.

Telefon ve bilgisayar ekranları, tabletler…  Bir bakıma eskisine göre çok  daha fazla “okuyor”  yeni kuşaklar.

Ama nasıl?    Acaba  o okuma  nasıl bir okumaktır?