Mesut Yar ile Laf Çok’un Bu Gece ki Konuğu Özge Özberk

Usta Gazeteci ve TV sunucusu Mesut Yar’ın bugüne kadar yüzlerce bölümde binlerce konuğu ağırladığı bu sıcak ve samimi programında yine birbirinden renkli konuklar hiç konuşulmayanları konuşuyor yine birbirinden değerli isimler evlerin salonlarına giriyor.

Her biri kendi alanının başarılı ve ünlü isimleriyle hafta içi her gece gerçekleşen sohbetlerde izleyici merak ettiği tüm sorulara yanıt buluyor.

360 ekranında hafta içi her gece 23.30’te seyircisiyle buluşan Mesut Yar ile Laf Çok’un bu gece ki konuğu Özge Özberk

Netizenlist Editörü Atıf Ünaldı Medyascope TV’de “Adil Kullanım Kotası” Hakkındaki Soruları Yanıtladı

Egemen Gök’ün konuğu olan Atıf Ünaldı; Medyascope TV’de ki konuşmasında adil kullanım kotasıyla beraber, 5G ihalesinin, net neutrality’nin (şebeke tarafsızlığının) da konuyla ilgili olduğuna dikkat çekti. Medyascope TV’de ki konuşmanın tamamını aşağıdaki video dan seyrede bilirsiniz.

[yotuwp type=”videos” id=”GCTSh41Pq8A” ]

Toprak Varsa Çay Da Var

Sürdürülebilir çay tarımının temelini oluşturan toprak sağlığının korunması amacıyla TEMA Vakfı ve Doğuş Çay iş birliği ile 2016 yılında dünyanın sayılı çay üretim merkezlerinden biri olan Rize’de yürütülmeye başlanan ‘Her Dem Toprak İçin’ Projesi yeni dönem çalışmaları ile devam ediyor. Proje sayesinde bugüne dek elde edilen kazanımları ve gelecek dönemde yapılacak uygulamaları paylaşmak üzere TEMA Vakfı Genel Merkezi’nde bir basın toplantısı düzenlendi.

Çay toprağındaki bozuluma dikkat çekmek için 10 bin kişiye eğitim verdik

Doğal varlıkların korunması amacıyla faaliyet gösteren TEMA Vakfı’nın çalışma alanlarının en başında toprak olduğuna değinen TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç konuşmasında, “Türkiye’de çayın sürdürülebilir üretiminin önündeki en büyük engel çay bahçelerinde kullanılan kimyasal gübrelerden kaynaklı toprak bozulumu ve toprağın aşırı asitleşmesidir. Türkiye’de 1960’lı yıllarda bahçelerin %89’u çay bitkisi için uygun asitlik derecesindeyken, 1970’li yıllardan itibaren yaygınlaşan kimyasal gübre kullanımı nedeniyle, 2011 yılında %14’e geriledi. Toprak asitleştikçe içindeki canlı miktarı ve geçirgenliği de ciddi şekilde düşüyor. Mikroorganizma aktivitesi azaldığından yeterince ayrışma olmuyor, topraktaki bitki besin elementlerinden yeterince yararlanılamıyor. Bu şekilde de verimlilik azalıyor. Bu durum karşısında üretici daha fazla gübre kullanmaya başlıyor ve tahribat bir kısır döngüye giriyor. Toprak yoksa çay da yok diyerek konuya çözüm getirmek için Doğuş Çay iş birliğiyle 2016’da başlattığımız ‘Her Dem Toprak İçin’ Projesi kapsamında, ilk iki yıl boyunca, üretici ve bölge paydaşları nezdinde kimyasal gübrenin toprağa verdiği tahribat konusunda bir farkındalık programı başlattık. Üreticilerin asitlik yaratan kimyasal gübre kullanımını azaltmayı hedefledik. Bölgedeki kamu kuruluşları ve ilgili tüm paydaşlara yönelik bilgilendirme çalışmaları yürüttük, Rize’deki çay üreticisine ve sosyal çevrelerini oluşturan öğretmen, din adamı, muhtar, kadın, öğrenci gibi toplumun farklı kesimlerinden 10 bin kişiye eğitim verdik” dedi.

Proje uygulamaları ile örnek organik bahçede üç kat verim artışı sağlandı

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç ayrıca “Doğuş Çay’ın bu konuya olan inancı ve kıymetli destekleriyle projemizi bölgenin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde 2020 yılına kadar uzattık. Bu yeni dönemde ise önceliğimizi sürdürülebilir çay tarımı için doğru toprak yönetimi teknik ve uygulamalarının gösterilmesine ve uygulamaların yaygınlaştırılmasına veriyoruz. Üreticilere yüz yüze eğitim vermeye devam ediyor, ayrıca üreticilerin uygulamaları yerinde görüp deneyimlemesi için örnek çay bahçeleri kuruyoruz. Üreticiler örnek bahçelerde çapalama, tarım kireci (dolomit), çay atıklarından kompost uygulaması gibi uygulama metotlarını görüyor. Budama tekniklerinin olumlu etkisini gözlemliyor. Projenin bu döneminde iki örnek bahçeyi hayata geçirdik. Bahçelerden biri daha önce kimyasal gübre kullanılan bir bahçeyken, diğeri organik tarım yapılan bir bahçe olarak seçilmiştir. İlk verilere göre organik bahçede üç kat verim artışı sağlanmıştır. Diğer örnek bahçede ise aynı uygulamaların kimyasal gübre uygulanan alanla aynı verimi sağladığı gözlemlenmiştir. Bu çalışmaları Rize’de yer alan ana vadileri örnekleyecek şekilde altı bahçeye çıkaracağımızı paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Projemizde toprağın yanında çay bitkisinin de kalitesine önem veriyor, üstün nitelikli çay bitkisi klonlarından bir çeşit bahçesi oluşturup, verimli çay bitkisi türlerini üreterek yaygınlaştırmayı hedefliyoruz” dedi.

Çay tarımının sürdürülebilirliği için herkes elini taşın altına koymalı

Doğuş Çay’ın Doğu Karadeniz’den, çayın ana vatanı Rize’den çıkmış bir marka olduğuna dikkat çeken Doğuş Çay Yönetim Kurulu Üyesi Harika Karakan Batallı, “Çay bizim hem işimiz hem tutkumuz. Çay tutkumuz bölgedeki çay tarımının sürdürülebilirliği konusunda elimizi taşın altına koymamızı sağladı. Çay, Türkiye ekonomisinde, tarımında ve bölge insanının yaşamında çok önemli bir yere sahip. Türkiye, dünyada çay tüketiminde birinci, üretiminde beşinci sırada. Türkiye’de sudan sonra en fazla tüketilen tek içecek çay. Türkiye’de üretilen çayın diğer ülkelerde üretilen çaylara göre çok önemli bir üstünlüğü var. Türk çayı, tarlada kar altında kalarak yetişen tek çay. Bu haliyle de lezzet açısından önemli bir avantaja sahip. Coğrafi ve iklimsel olarak sahip olduğumuz bu avantajı, doğru tarım uygulamaları ile önemli bir rekabet avantajına dönüştürebiliriz. Türk çayı, sürdürülebilir tarım olanaklarıyla önemli bir ihracat unsuru haline gelebilir. Bugüne gelecek olursak, mevcut durumda çay, Doğu Karadeniz bölge insanı ve ekonomisi için adeta yaşamsal önem taşıyor. Çay, aynı zamanda sosyolojik bir unsur. Türkiye’de toplam siyah çay üretimi miktarı 260 bin ton. Bu ise, yaklaşık 6,5 milyar TL’lik bir pazar anlamına geliyor. Doğuş Çay olarak bu üretimin yaklaşık 35 bin tonunu biz karşılıyoruz. Üçü dünyanın en büyük çay fabrikaları arasında yer almak üzere; Rize’de beş adet yaş çay işleme, Ordu’da ise bir adet çay paketleme tesisimiz bulunuyor. Bu tesisler yıllık 50 bin ton üretim kapasitesine sahip. Genel merkezimizle birlikte, fabrikalarımızda 4 bin kişiyi istihdam ediyoruz. Çay, bizim işimizin merkezinde. Çay tarımının etkin ve verimli şekilde yapılması, toprağın sağlıklı bir şekilde işlenmesi sadece bizim gibi çay üreticileri için değil, ülke ekonomisinin geleceğini düşünen herkes için bir öncelik olmalı. Buradaki kritik nokta çay üretiminde toprağın sürdürülebilir yönetimi” dedi.

Doğduğumuz topraklarda çayın ilelebet yetişmesi hem hayalimiz hem de sorumluluğumuz

Doğuş Çay olarak üreticilerle sürekli temas halinde olduklarını söyleyen Harika Karakan Batallı, “Saha eksperlerimiz, alım uzmanlarımız, mühendislerimiz çay tarımı yapan kişilerin sorunlarını, topraktaki ve çayın kendisindeki verim seyrini çok yakından takip ediyor. Rize’de ve genel olarak Doğu Karadeniz’de üreticilerle konuştuğumuzda, üreticilerin neredeyse hepsi topraklarının giderek daha da sertleştiğini söylüyordu. Çoğu üretici, uzun zamandır ‘toprakta solucan bile yok’ diyordu. Bu da, toprak canlılarında önemli değişimler olduğunu, toprağın fiziksel özelliklerinin kötüye gittiğini bize gösterdi. Doğu Karadeniz’de çayın bölge insanına katkısının devamını sağlama ve sağlıklı topraklarda çay tarımı yapma amacıyla 2016 yılında TEMA Vakfı ile birlikte çay tarımı için toprak sağlığına yönelik ‘Her Dem Toprak İçin’ Projesine başladık. Rize’nin doğal zenginliği ve en önemli geçim kaynağı olan çayın en iyi şartlarda yetiştirilmesi, aynı lezzet ve kalitede üretilebilmesi için bilinçlenmek, sürdürülebilir tarımın önemini anlamak artık zorunlu hale gelmişti. Doğduğumuz topraklarda çayın ilelebet yetişmesi hem hayalimiz hem de sorumluluğumuz. Bu proje, Doğuş Çay olarak bölgeye duyduğumuz hassasiyetin de bir yansıması. Üç yıldır süren projemizin merkezinde çay üreticileri yer aldı. Biz bu üreticilerin her birini birer ‘mikro aile işletmesi’ olarak tanımlıyoruz. Proje süresince, üreticilere özel olarak kurgulanan bir eğitim programı uygulandı. Bu eğitim programından yararlanan kesimler arasında üreticilerin yanı sıra onların sosyal çevresinde yer alan çok değişik meslek grubu mensupları da var. Bu aile işletmelerinin doğal üyeleri olan kadınlar ve çocukların yanı sıra muhtarlar, öğretmenler, din görevlileri, eksperler de bu eğitim programlarından yararlandı. TEMA Vakfı tarafından hazırlanan eğitim programlarında çay bitkisinin ekolojisine uygun toprak koşulları, bitki besleme, gübreleme, budama, hasat ve toprak yönetimi gibi konular yer aldı. TEMA Vakfı, teorik ve pratik yöntemlerle bu eğitimleri belirlenen gruplarla paylaşırken, projede Doğuş Çay profesyonelleri ve uzmanları da aktif olarak görev aldı. Devam eden üretici eğitimlerinin yanı sıra örnek bahçelerde uygulamalara başlandı. Buradan size geçen üç yıl boyunca olduğu gibi bu yıl ve önümüzdeki dönemde de hız kesmeden, aynı şevkle projemize devam edeceğimizi söyleyebilirim” dedi.

Balzac’dan Beyaz Yakalıların Mutsuzluğuna Hiciv

Fransız edebiyatının köşe taşı Honoré de Balzac’ın yazdığı “Çalışanın Fizyolojisi” Türkçe olarak ilk kez yayımlandı. VakıfBank Kültür Yayınları’nın okurla buluşturduğu kitapta Fransa’nın 1800’lü yıllarındaki ofis yaşamı mizahla ortaya seriliyor. Balzac, bürokratik işleyişi ve şehirdeki beyaz yakalıların mutsuzluğunu hicvederken taşranın cazip doğasını da anlatmadan geçmiyor.

Romantizm akımına tepki olarak doğan realizmin öncülerinden Honoré de Balzac eserlerinde Fransız Devrimi sonrası yaşanan buhranı en doğal haliyle anlatan önemli bir yazar. Kimi edebiyat eleştirmenlerince “romanın Shakespeare’i” olarak tanımlanan Balzac’ın kitaplarında 19. yüzyıl Fransız burjuvazisine, sefalete ve modernleşmeye çalışırken arada kalan insanların hayatına tanıklık etmek mümkün.Türkiye’de ilk kez VakıfBank Kültür Yayınları (VBKY) tarafından yayımlanan “Çalışanın Fizyolojisi” de böyle bir eser. Ancak Balzac’ın bu defa hedef tahtasında ofis çalışanları, 1800’lerin beyaz yakalıları var.

Yaşamak için maaş lazım

Balzac’ın müthiş gözlem yeteneğiyle anlatıma konu ettiği karakterlerin çaresizlik ve mutsuzlukları mizahi bir dille okura ulaşıyor. Kitapta dönemin tozdan geçilmeyen, kasvetli ve stresli ofis hayatının panoraması aktarılıyor. Aksiyomlar ve basmakalıp karakterler ardı arkasına sıralanıyor. Balzac, “Çalışan nedir?” sorusunu “Yaşamak için maaşına ihtiyaç duyan ve istifa etmekte özgür olmayan kişi; çünkü bu kişinin, sonsuz kâğıt kalabalığı üretmekten başka hiçbir alanda donanımı yoktur” şeklinde cevaplıyor.

Korkunç kutucuklarda ömür tüketmek

Kitapta Paris’teki bütün büroların birbirinin aynı olduğunu söyleyen Balzac, keza çalışanların ve memurların benzerliği ile yaşayışlarının tek düze yapısını eleştirirken ironiden ödün vermiyor. Dosya kalabalığı, karanlık koridorlar, havasız odalar, molozların süslediği parke zeminler… “Birçok seçkin hekim, bu hem yabani hem de medeni doğanın, büro denen korkunç bölmeye hapsolmuş ahlaki varlık üzerindeki etkisinden büyük endişe duyar” diyen Balzac, küçük esnaflar ile kapıcıların yaşayışını da hicvediyor.

Balzac, şöyle devam ediyor: “Gelgelelim bu gözlem, çıkma saati geldiğinde, memurun bürosunu neden derhal terk etmek gibi şiddetli bir ihtiyaç duyduğunu açıklayabilse de, gününün sadece yedi saatini orada geçiren memura karşılık, kapıcılarla dükkâncıların sürekli bu korkunç kutucuklarda ömür tükettiğini belki de belirtmek lazım!”

Çalışan bitki gibidir

Balzac kitaptaki “Ayrım” bölümünde Paris’te çalışanların mutsuzluğuna dikkat çekiyor, birçok örnekle doğada olan doğal kalır misali taşralı çalışanların mutlu ve huzurlu olduğunu söylüyor. Bunun üzerine “Taşra çalışanı birisidir ama Parisli çalışan bir şeydir” aksiyomunda bulunan Balzac, “Kuşkusuz, fevkalade bir şeydir, hem alelade hem nadirdir, biriciktir ve de sıradandır, kısmen hayvanat, kısmen bitkidir, yarı yumuşakça, yarı bal arısıdır” diyor.

180 yıl sonra Türkçe’ye kazandırılan “Çalışanın Fizyolojisi”, bürokrasi ve işleyişi anlatırken karşıtlıkları, mizahi ve vurucu yapısını geri plana atmayan detaylarla dolu bir eser.

Künye

Kitap: Çalışanın Fizyolojisi

Yazar: Honoré de Balzac

Yayınevi: VakıfBank Kültür Yayınları

Sayfa Sayısı: 120

Fiyatı: 16 TL

Satış Yerleri: D&R, Idefix, Prefix

Sanayileşmenin Gizli Tarihi

Dünya ekonomisi, tarihi bir kırılma döneminden geçiyor. Sanayileşmiş ülkeler belki de daha önce benzeri görülmemiş bir sarsıntı içinde kendi çıkış yollarını bulmaya çalışırlarken, konuyla ilgilenenlerin tümü için iktisat tarihi okumak son derece faydalı olabilir. İktisat tarihi sadece iktisat öğrencilerini değil ekonomik sistemin işleyişinde rolü olan herkesi; elbette iş adamlarını ve profesyonel yöneticileri de yakından ilgilendiriyor. En azından, ilgilendirmeli! İlgilendirmeli çünkü, iktisat tarihinin karanlık dehlizlerinde bugüne ışık tutabilecek ve yarın için gerçekçi bir vizyon oluşturulmasına katkı sağlayabilecek yığınla ders var.

Türkiye bir yandan küresel krizin etkilerini asgariye indirebilmek için gayret gösterirken, bir yandan da sonraki aşamada öne geçebilmek, atılım yapabilmek için ne yapabileceğini tartışıyor. Örneğin, yerli otomobil veya girdi tedarik sistemi projeleri bunlardan ilk akla gelen ikisi. Girdi temininde dışa bağımlılığın aşılması, kronikleşen cari açık sorunun çözümü için şart. Yerli otomobil üretimi ise bir bakıma Türkiye ekonomisindeki yapısal dönüşüm kaygısının sembolü olarak kamuoyunun gündeminde. İşte bütün bu konular ele alınırken başkalarının tecrübelerinden yararlanmak hayatiyet kazanıyor. Pekâlâ, başkalarının tecrübelerine dair bilmemiz gereken nedir o hâlde? Bu önemli soruya cevap arayan başkaları da var. Örneğin, Cambridge Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nden Koreli kalkınma iktisatçısı Doçent Dr. Ha-Joon Chang.

 

Ha-Joon Chang son yirmi beş yılını sanayileşme, kalkınma ve küreselleşme konuları üzerinde ders vererek ve yazarak harcamış bir akademisyen. Bu konular üzerinde düzinelerce makalesi ve on üç kitabı bulunan Dr. Chang’ı uzun bir süredir şahsen tanıyorum. Ha-Joon’un yıllar önce İngilizce aslını okuduğum orijinal adı Bad Samaritans, yani ‘Kötü Samiriyeliler’ olan kitabı, sanayileşerek kalkınmak isteyen gelişmekte olan ülkeler için ufuk açıcı nitelikte. Bu kitabı İngilizce aslına erişimi olmayanların da okuyabilmesi için – yığınla meşguliyetimin arasında – Sanayileşmenin Gizli Tarihi adı altında Türkçe’ye çevirdim. Çeviri Epos Yayınları tarafından yayınladı. Sanayileşmenin Gizli Tarihi’ni sanayicilerin, özellikle de OSTİM’deki gibi son derece sınırlı kaynaklarına rağmen çok büyük işleri başarma azmine sahip küçük ve orta ölçekli işletmelerin başındaki girişimcilerin ve yöneticilerin mutlaka okumaları gerektiğini düşünüyorum.

 

Chang kitabında, kendi tabiriyle Kötü Samiriyeliler’in, yani zengin Batılı ülkelerin ve Güney Doğu Asya’dan Japonya, Singapur, Hong Kong ile Kore’nin nasıl sanayileştiklerini bütün cepheleriyle ortaya koyuyor. Hem de bu konuda doğru olmadığı hâlde doğruymuşcasına ve sıklıkla tekrarlanan hususları tüm çıplaklığıyla deşifre ederek. Bunu yaparken öylesine çarpıcı ve ikna edici argümanlar ileri sürüyor ki okuyucu ‘safsata’nın nasıl ‘gerçek’mişçesine sunulduğunu gördüğünde hayrete düşüyor. Kitap özellikle devletin ekonomideki rolünün yeniden sorgulanması için çok yararlı örnekler sunuyor. Örneğin, Türkiye’de yerli bir otomobil üretimi tartışılırken Japonya’nın Toyota ve Kore’nin Hyundai konusundaki tecrübeleri son derece öğretici. Toyota’nın, Hyundai’nin veya Nokia’nın adlarının anıldığı paragraflarda zengin ülkeler grubuna geç katılan ülkelerin sanayileşmeyi aslında büyük ölçüde devletin türlü biçimlerdeki desteğiyle başardıklarını görüyorsunuz. İngiltere’nin, Fransa’nın, Almanya’nın veya eski bir İngiliz sömürgesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin sanayileşme süreci de kitapta ayrıntısıyla anlatılıyor. ‘Bebek endüstrilerin korunması’ tezinin gerçekteki mucidi Alexander Hamilton tarafından uygulamaya konulan politikaların modern ABD’nin yaratılmasındaki rolünü öğrenince sarsılıyorsunuz. Kendileri ‘korumacı’ politikalar vasıtasıyla zenginleşenlerin şimdi gelişmekte olan ülkelere ‘serbest ticaret’ methiyesi düzdüklerini anlayınca samimiyetlerinden şüphe ediyorsunuz.

Bu sayfalarda daha önce de yazdığım gibi mevcut kriz, günümüzde gelişmekte olan ülkelere akıl hocalığı yapmayı seven sanayileşmiş ülkelerin, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda başkalarına önerdiklerinden çok farklı politikalar uyguladıklarını gösteriyor. O hâlde, sanayileşme politikamızı şekillendirirken sanayileşmiş ülkelerin tarihsel süreç içerisinde kendi sanayileşme politikalarını nasıl şekillendirdiklerini kılı kırk yararak incelememiz gerekiyor; doğruyla yalanı, propagandayla bilimi ayırt ederek tabii.

Kitabı satın almak için

Pro.Dr. Emin Alçaoğlu’nun Diğer Yazıları

Plastik Poşetler Türkiye’deki Çöpün Binde 4’ünü Oluşturuyor

Plastik torbalar son dönemde çevre tartışmalarının tam merkezinde yer alıyor. Yeni yıl ile birlikte ücretli hale getirilen plastik torbaların kullanımını azaltarak çevrenin korunması hedefleniyor. Peki plastik torbaların Türkiye’deki çöpün sadece binde 4’ünü oluşturduğunu biliyor muydunuz? Üstelik plastik poşetlerin alternatifi olarak gösterilen bez torbalar dikkatli kullanılmaması durumunda sağlık açısından ciddi riskler barındırıyor. PAGEV Başkanı Yavuz Eroğlu, “ağaca bakarken orman görülmüyor” diyerek çevreyi korumak istiyorsak yasaklar ve ek vergiler getirmek yerine güçlü bir atık yönetimi sistemi ve geri dönüşüm kültürü oluşturmak gerektiğinin altını çiziyor.

 

 

Plastik poşetlerin buz dağının görünen kısmı olduğunu belirten Yavuz Eroğlu, konu ile ilgili dikkat çekici başlıkları paylaştı.

 

  • 1-Plastik Torbalar Türkiye’deki çöpün sadece binde 4’ünü oluşturuyor. Türkiye’nin toplam çöpünün bir belediye otobüsü büyüklüğünde olduğunu varsayarsak plastik poşetler çocukların kullandığı akülü arabadan bile daha az yer kaplıyor.
  • 2-Yüzde 100 geri dönüştürülebilen plastik torbalar, tamamen Türkiye’de üretiliyor. Yurtdışından ithal edilmediği için döviz kaybına da sebep olmayan plastik torbalar bu özelliği ile de ön plana çıkıyor.
  • 3-Türk halkı market poşetlerini doğaya atmıyor, büyük çoğunluk çöp poşeti olarak kullanıyordu. Böylece birden fazla kez kullanılmış oluyordu. Ücretli poşet uygulaması doğaya poşet bırakan azınlık kesim yerine toptancı bir yaklaşımla poşetini doğaya bırakmayanları da cezalandırmış oluyor.
  • 4-Geri dönüşüme kazandırılan plastik poşetler çocuk oyun alanları, inşaat malzemeleri ve yeni plastik torba üretiminde kullanılmaktadır. Bu noktada önemli olan tüketiciyi poşetleri bilinçli kullanmaya ve geri dönüşüme kazandırmaya teşvik etmektir.
  • 5-Dünyanın en büyük 6. Avrupa’nın en büyük 2. plastik üreticisi konumunda bulunan plastik sektörümüzün önemli oranda geri dönüştürülmüş hammaddeye ihtiyacı var. 150’den fazla ülkeye ihracat gerçekleştiriyoruz. Bu ülkeler Türk plastik ürünlerini kaliteli ve sağlıklı olduğu için tercih ediyor. Üstelik ihracat yaptığımız ülkeler geri dönüştürülmüş plastik talep ediyorlar. Marketlere konulacak plastik poşet iade kutuları bir çözüm önerisi olarak ele alınmalıdır. Böylece iade edilen poşetler dönüştürülürken tüketiciler de eskiden olduğu gibi satın aldığı ürünleri güvenli ve ekonomik bir yöntemle taşımaya devam edebilecektir.
  • 6- Plastik poşetlerin alternatifi olarak önerilen kağıt torbaların tüketimindeki artış daha çok ağaç kesilmesi demek. Bu da ormanlarımızın azalmasına sebep olarak çevreye ciddi zarar verilmesi anlamına geliyor.
  • 7- “Plastik poşetler neden hayatımıza girdi” sorusunun yanıtını çabuk unuttuk. Bu tartışmalar sırasında hijyen ve sağlık boyutunu gözden kaçırıyoruz. Plastik poşetlere alternatif olarak önerilen bez torbalar ise belli bir kullanımdan sonra mikrop yuvasına dönerek sağlığı ciddi oranda tehdit edebiliyor. Örneğin; San Francisco’da plastik alışveriş poşetleri 2007 yılında yasaklamıştı. Ancak yasaktan 2 sene sonra yapılan araştırmalar (Jonathan Klick ve Joshua Wright) gıda kaynaklı hastalıklarda yüzde 46 artış olduğunu ortaya koydu. Bu artışın ana sebebi ise insanların defalarca kullanılan torbalarının içinden mikrop kapmasıydı. Yine Arizona Üniversitesi’nde yapılan bir diğer araştırma defalarca kullanılan bez torbaların yüzde 50’sinde gıda kaynaklı salmonella ve yüzde 12’sinde koli basiline (E.Koli) rastlandığını ortaya çıkarmıştır.
  • 8-Eskiden deterjanlarla gıdaları ayrı ayrı torbalara koyan tüketici şimdi aynı torbaya hepsine sıkıştırmak zorunda kalarak ayrı bir sağlık riskini de almış oluyor.
  • 9- En az 121 kez kullanılmayan bez torbanın çevreye ve geri dönüşüme katkısı olmuyor ki çoğunlukla 121 kez kullanılmadan atılıyor.
  • 10- Poşet buz dağının görünen kısmını oluşturuyor. Esasen odaklanması gereken konuyu atık yönetim sistemi ve geri dönüşüm oluşturuyor. Şu an Türkiye geri dönüşüm konusunda çok başarılı bir ülke ve dikkat çekici olan da geri dönüşüme en çok katkıyı sokak toplayıcıları yapıyor. Resmi geri dönüşüm rakamlarına girmeyen “Vahşi Toplama” oldukça yüksek çünkü bu atıklar değerli. Bazıları şov yaparken gerçek çevreciliği onlar yapıyor. Sokak toplayıcıların sisteme dâhil edilip sosyal haklarının verilmesi ve geri dönüşümün daha kaliteli bir noktaya gelmesi sağlanabilir. Eğitim ve bilinçlendirme yine olmazsa olmaz.

Mert Fırat’ın Sesinden Sabahattin Ali Öyküleri

Kültür sanat camiasının sevilen isimlerinden Mert Fırat, Epsilon Yayınevi’nin Sabahattin Ali edisyonlarını taçlandıran bir projeye imza atıp yazarın iki öyküsü ve bir şiirini seslendirdi. Sabahattin Ali’nin öykü ve şiirlerinin bilinirliğini artırmayı amaç edinen kayıtlar, edebiyatseverlerin ücretsiz erişebileceği bir armağan…

[yotuwp type=”playlist” id=”PLRhiOylnczeQN59XrKm8ZfIVCLvGev7XG” ]

Mert Fırat’ın sesiyle hayat bulan “Değirmen” ve “Sırça Köşk” adlı öyküler ile yazarın “Ses”öyküsünde yer alıp “Leylim Ley” adıyla bestelenmiş şiirine, Epsilon Yayınevi etiketiyle yayımlanan kitapların arkasında yer alan QR kod aracılığıyla veya Epsilon Yayınevi’nin resmi Youtubekanalından ücretsiz erişilebiliyor.

 

Karnesini Alan Tatile Koşuyor

2019 yılında öğrenciler, 21 Ocak tarihinde karnelerini alarak yarıyıl tatiline girecekler. 4 Şubat’a kadar sürecek olan sömestr tatili hem yorucu bir maratona ara veren öğrenciler, hem de çocuklarıyla doyasıya vakit geçirmek isteyen veliler tarafından heyecanla bekleniyor. Tatilsepeti.com, yarıyıl tatilinde gönlünce seyahat etmek ve dinlenmek isteyenler için birbirinden renkli tatil alternatifleri sunuyor.

Öğrenciler 21 Ocak tarihinde yarıyıl karnelerini alıp ilk dönem yorgunluğunu üstlerinden atmaya hazırlanırken, çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmek, yoğun iş temposuna ara vermek isteyen ebeveynler için de 4 Şubat tarihine dek süren güzel bir tatil fırsatı doğuyor. Türkiye’nin önde gelen turizm portalı tatilsepeti.com, tatile koşmak için okul zilinin çalmasını bekleyen öğrenci ve velilere yönelik olarak en keyifli sömestr tatili rotalarını sunuyor:

İster Türkiye ister Avrupa’da kayak keyfi

Sömestrlerin vazgeçilmezi kayak tatilleri her zaman olduğu gibi bu yıl da kış tatilini sevenlerin gözdesi. tatilsepeti, Uludağ’da kişi başı 99 TL’den başlayan günübirlik turlardan kişi başı 339 TL’lik konaklamalı turlara kadar Erciyes, Palandöken, Sarıkamış, Kartalkaya gibi birçok farklı destinasyonda kayak tatili fırsatları sunuyor. Kayak tatilini kendisi planlamak isteyenler ise, Kartalkaya’da kişi başı 179 TL, Sarıkamış’ta 187 TL, Palandöken’de 277 TL, Uludağ’da 297 TL ve Erciyes’te 410 TL’den başlayan otel fiyatlarından yararlanabilecekler.

Yarıyıl tatilinde kayak yapmak için Türkiye’ye yakın destinasyonlardaki yurtdışı kayak merkezleri de revaçta. İstanbul’dan otobüsle birkaç saatte ulaşmanın mümkün olduğu Bulgaristan’daki Bansko kayak merkezinde 3 gece konaklamalı turlarla kişi başı 99 Euro’ya konaklama yapılabildiği gibi, kayak tutkunları Romanya’nın Brasov bölgesinde yer alan kayak merkezlerini de tercih edebilirler. Seyahat severler, bölgede yer alan Tampa Dağı’nda kayak yaptıktan sonra kentin etrafındaki tarihi şatoları da gezerek kış tatilini daha keyifli hale getirebilirler.

Stres atmak için termal oteller

Günlük hayatın karmaşasından uzaklaşmak, stres atmak isteyen tatil severler, yarıyıl tatilinde termal havuz, spa ve bedeni rahatlatan masajlardan faydalanabilecekleri termal otelleri de tercih edebilir. Termal otelleri yarıyıl tatiline özel indirimli olarak sunan tatilsepeti, Yalova, Afyonkarahisar, Balıkesir, Bolu/Abant gibi termal bölgelerinde kişi başı gecelik 57 TL’den başlayan fiyatlarla tatilcileri ağırlıyor.

Kışın yaz tatili sevenlere…

Kışın dondurucu soğuğundan kaçmak, güneşle içini ısıtmak isteyenler de yarıyıl tatilinde uzak rotalara yolculuk ederek kış aylarında yaz tatili yapabilecekler. tatilsepeti, denize girmek için yaz mevsimini beklemek istemeyen tatilcilere birbirinden renkli rotalar sunuyor. Tatilciler, 4 gece konaklamalı, kişi başı 349 Euro’dan başlayan fiyatlarla Dubai’ye giderek hem alışverişin hem de güneşin tadını çıkarabilir, kişi başı 399 Euro’ya Beyrut’un otantik sokaklarında dolaşabilir veya 549 Euro’ya vize bile almadan Tayland’a giderek Pattaya’nın mercan adalarında yüzmenin keyfine varabilirler.

Düşlere Hayat Veren Heykeller

İş Sanat Kibele Galerisi, heykel sanatçısı Maria Kılıçlıoğlu’nun “Evrenin Nabzı” retrospektif sergisiyle sanatseverleri düşlerin dünyasına davet ediyor.

Doğu Avrupalı ünlü Bulgar heykeltıraş Dimitir Dimov’un kızı olarak dünyaya gelen sanatçı, dört yaşına geldiğinde babasının heykel atölyesine gitmeye başladı. Oyuncakları heykel hamuru, balmumu, bronz olan Kılıçlıoğlu, üç boyutlu nesne yaratmanın mucizesini küçük yaştan itibaren deneyimledi. Aldığı eğitim sebebiyle Batı’ya dönük yüzünü yıllar içerisinde Mezopotamya’ya çevirerek sanat yaşamında yeni arayışlara yöneldi. İlk çalışmaları olan Ana, Şeytan, Melek, Öpücük gibi eserler, sanatçının form arayışının bir temsili oldu.

Taş, balmumu ve bronz kullanarak ürettiği heykelleri ile Helenistik tarzda çok sayıda esere imza attı. Sürrealist ve fantastik öğeler kullanarak ürettiği eserleri onun düş gücü ile birleşerek sanatına farklı ve özgün bir yorum katmıştır.

Sanat hayatı boyunca çok sayıda sergi açan Maria Kılıçlıoğlu’nun “Evrenin Nabzı” retrospektif sergisi 9 Ocak – 23 Şubat 2019 tarihleri arasında İş Sanat Kibele Galerisi’nde ziyaret edilebilir.

 

Pepsi®, Yeni Pazarlama Platformunun ve Soganının Lansmanını Yaptı.

Pepsi®FOR THE LOVE OF IT™ adını verdiği yeni pazarlama platformunun ve sloganının lansmanını yaptı. Bu kapsamda yıl boyunca, dünyanın 100’den fazla ülkesinde FOR THE LOVE OF IT platformu üzerinden bu kampanyaya özel olarak sunulan içerikler tüketicilerle buluşturulacak.

PepsiCo Global İçecek Grubu Pazarlama Kıdemli Başkan Yardımcısı Roberto Rios, “Dünyanın her yerindeki insanların sevdiği ferahlatıcı ve lezzetli içeceğimizle eğlence dünyasına kök salmış ikonik bir marka olarak kim olduğumuzu ve dostumuz kola severlerin kim olduğunu açık bir şekilde gösteriyor ve tüm bu özelliklerimizle Pepsi® markasının kimliğini kutluyoruz,” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü: “FOR THE LOVE OF IT bizim milyonları bir araya getiren çağrımızdır. Gençleri sevdikleri her şeyi, tutkularından futbola, müziğe kadar her şeyi, hayatın en güzel ödüllerinden biri olan Pepsi ile özgürce yaşamaya çağırıyoruz.”

[yotuwp type=”videos” id=”Mo6kbNAA76k” ]

Pepsi, 2019’da, FOR THE LOVE OF IT platformu çerçevesinde müzik endüstrisinin efsane ismi Simon Fuller ile  işbirliği yapacak.Fuller’in pop müzik sahnesine çıkardığı, alanında çığır açan Now United grubu ile özel bir çalışmaya imza atacak.

Now United, sosyal medyada milyonlarca takipçiye sahip, Çin’den Brezilya’ya, Rusya’dan Hindistan’a kadar dünyanın pek çok ülkesinden gelen 14 şarkıcı ve dansçının oluşturduğu yeni bir pop konsepti. Now United’ın yükselen yıldızları, yeni Pepsi jingılının ve Pepsi’nin FOR THE LOVE OF IT platformunun ruhunu kitlelere taşıyacak olan yeni tanıtım ezgisinin kaydını yapmak üzere stüdyoya girecek.

Pepsi’nin global ölçeği ve gücü sayesinde FOR THE LOVE OF IT, yeni yeteneklere kendi hikayelerini anlatacakları, sanatlarını paylaşacakları ve hem yeni hem de var olan hayranlarıyla bağlantı kuracakları global bir sahne sunuyor. Yıl boyunca, Now United dünyayı turlarken, Pepsi de grup ve grubun hayranlarıyla birlikte müthiş deneyim ve içerikler yaratacak.

Yeni işbirliği hakkında duygu ve düşüncelerini dile getiren Fuller, “Spice Girls ile ilk kez birlikte çalıştığımızda da, Pepsi’nin yeni müzik yeteneklerini destekleme konusunda benzersiz bir kurumsal tarihe sahip olduğunu dünyaya göstermiştik. Şimdi de bu desteği Now United ile birlikte çalışarak sürdürüyoruz. Pepsi’nin FOR THE LOVE OF IT kampanyası, Now United’ın sahip olduğu olumlu değerlerin bir çoğunu yansıtmakta. Bu değerlerin hem gruba, hem de tüm dünyadaki hayranlarına ilham kaynağı olacağından, onları tutkularına şimdiye kadar hiç olmadığı kadar sıkıca sarılmaya çağıracağından eminim,” dedi.

 

10 Ocak Bitter Çikolata Gününde Bitter Gerçekleri…

Sevenlerinin tutkunu olduğu bitter çikolatanın özel bir günü olduğunu biliyor muydunuz? 10 Ocak tüm dünyada Bitter Çikolata Günü olarak kutlanıyor. Kahve Dünyası, hikayesi binlerce yıl öncesinde altın kadehlerde başlayan bu özel lezzetle ilgili ilginç bilgileri sıraladı. İşte kokusuyla tadıyla ve sağlıklı içeriğiyle çikolatanın zirve noktası bitter hakkında tatlı gerçekler:

  • Güçlü antioksidan etkisiyle yaşlanmayı geciktiren flavonoidlerin sebze ve meyvelerin yanında en çok bulunduğu lezzetlerin başında bitter çikolata geliyor.
  • İçinde magnezyum, çinko, demir, kalsiyum gibi bol miktarda mineral bulunan kakaodan üretilen bitter çikolata, beyin fonksiyonlarını desteklerken kalbi koruyor.
  • Sağlığa faydalı doymamış yağ asidi içeren bitter çikolata, kötü huylu kolesterolü düşürürken iyi huylu kolesterolü ise yükseltiyor.
  • Bitter çikolatanın içerisinde yüksek oranda bulunan kakaonun antibakteriyel özelliği diş çürümesini önlemeye yardımcı oluyor.
  • Bitter çikolatanın içerisinde bulunan teobromin, özellikle soğuk kış günlerinde pek çok kişinin muzdarip olduğu öksürüğe ve boğazdaki kaşıntıya iyi geliyor.
  • Kokusuyla tadıyla vücudun mutluluk hormonu salgılamasını sağlayan bitter çikolata, enerjiyi yükselttiği gibi strese karşı da koruyor.
  • Uzmanlar her gün dört parçaya kadar bitter çikolata tüketilmesine izin veriyor.

Altın kadehte sunulan değerli içecek: Çikolata!

Çikolatanın hikayesi binlerce yıl öncesine kadar uzanıyor. Mayalar ve Aztekler, kakao çekirdeklerini kavurup öğütüp su ile karıştırmış, mısır ve baharat eklemişler, bu karışıma da “Tanrıların Yiyeceği” ismini vermişlerdir. İlk olarak altın kadehlerde değerli bir içecek olarak sunulan çikolatayı günümüzdeki formuna getirenler ise 1876 yılında, özüne yoğunlaştırılmış süt katan İsviçreliler.

Çikolatanın üretim hikayesi ise meyveleri kavuna benzeyen kakao ağacında başlıyor. Oluşması yaklaşık altı ayı bulan her bir meyvede yaklaşık 30 ila 40 adet kakao çekirdeği bulunuyor. İşlem görmediği için bir hayli acı olan kakao çekirdeklerinin meyveleri, zarar görmemesi için elle toplanıyor.

Türkiye’de kişi başı çikolata tüketimi 3 kilogramın üstünde

Günümüzde dünya kakao ihtiyacının yüzde 75’ini Afrika karşılıyor. Uluslararası Kakao Örgütü’nün verilerine göre, bunun yüzde 35’i Ivory Adası’ndan sağlanıyor. Bitteri, sütlüsü, beyazıyla tüm çikolata türleri göz önünde bulundurulduğunda, dünyanın en çok çikolata tüketen ülkesi İsviçre. Kişi başına 8,7 kg çikolata tüketen İsviçre’yi 7,9 kg kişi başı tüketimle Almanya ve Avusturya izliyor. Türkiye’deki kişi başı çikolata tüketimi de 3,1 kilogramı buluyor.

 

Exit mobile version