Loading...

Bakın siz şu Netflix’in yaptığına: Dilsizleşme surlarında delik açıyor

Istanbul’un Fatih tarafından alınışını anlatan altı bölümlük Netflix dizisi “Rise of Empires: Ottoman” adlı yapım 24 Ocak’ta 194 ülkede gösterime giriyor!

1970’li ve 80’li yıllarda üzerinde çalıştığım Dilsizleşme Kuramı’na layık olduğu ilgiyi gösterememek, yarım asırlık bir iletişimci olarak en büyük pişmanlıklarımdan biridir.
. Çalıştığım üniversitelerde çevremdekilerle zamanında paylaştığım halde, makale ve kitaplarla geliştirip iletişim literatürüne damgasını basamadım. İçimde ukde olarak kaldı.
Gerçi, 1992 yılında davetli olarak gittiğim Maryland Üniversitesi’nde (College Park) Kitle İletişim Kuramı yüksek lisans dersini “Theory of Speechlessness” (Dilsizleşme Kuramı) başlığı altında verdim; daha sonraki yıllarda bazı yazılarımda da şöyle bir değindim, ama biliyorum ki daha fazlasını yapmalıydım.
Aradan bu kadar zaman geçtikten ve internet devrimi yaşandıktan sonra da ona bir “açıklayıcı” olarak ihtiyaç duymam kavramın kalıcılığını gösteriyor.

DİLSİZLEŞME KURAMI

Dilsizleşme Kuramına esas olarak 1978-82 yılları arasında ABD’de Cleveland State ve Maryland Üniversitelerinde verdiğim Uluslararası İletişim derslerinde ihtiyaç duymuştum. Bu dönemde uluslararası iletişimin temel sorunlarından en önemlisi küresel iletişim akışının tek yönlü olmasıydı. Haberler ve programlar sürekli olarak gelişmiş ülkelerden azgelişmişlere doğru tek yönlü olarak akıyor, bir türlü iki yönlü hale getirilemiyordu. Örneğin, azgelişmiş ülkelerin televizyon izleyicileri sürekli olarak ABD’den gelen dizileri izlerken, Amerikan halkı tek bir yabancı dizi görmeden ömrünü tamamlıyordu. Bu dengesizlik, haberler ve sinema filmleri için de geçerliydi.
Dünya “sürekli konuşanlar” ile “sürekli izleyenler” arasında da ikiye bölünmüştü. Bu, kuşkusuz, son derece adaletsiz ve sağlıksız bir durumdu. Olguların vahametini araştırmalarla net olarak saptayan UNESCO’nun çabaları da yeterince etkili olamıyordu, çünkü dengesizliğin asıl nedeni konjonktürel değil, yapısaldı.
Ben Dilsizleşme Kuramı’nı onun üzerine kurdum ve şu soruları sordum:
Genel olarak iletişim sürecinde, “göndericiler” ile “alıcılar” arasında mesaj akışı ne zaman karşılıklı ve dengeli olur? Ne zaman tek taraflı ve dengesiz kalır? Bu değişebilir mi? Ne zaman ve nasıl?
Bu soruların yanıtı, “güç”, “iktidar” ya da “egemenlik” dağılımında yatıyordu. Eğer bu noktada büyük bir farklılık varsa, taraflardan birisi belirgin olarak başat ve egemense, mesaj akışı da onu yansıtıyordu. Nihai çözümlemede kimin ne zaman, ne kadar konuşacağına ve ne diyeceğine muktedir olan karar veriyor, içeriği o belirliyor, akışı o yönetiyordu.
Yani iletişim sürecinde üstlenilen rol seçimlik değil, yapısal idi. Güç dengesi ne kadar bozuksa, iletişim dengesi de o ölçüde bozuk oluyordu. Bunu ebeveyn-çocuk, öğretmen-öğrenci, ağa-maraba, reis-tayfa, senyör-serf, patron-işci, usta-çırak, gardiyan-mahkum, komutan-er gibi ilişkilerde de gözlemleyebiliyorduk. Tek tük istisnalar olsa bile, yaşlıları, çocukları, yoksulları, ezilmişleri konuşan değil, dinleyici rolünde görme olasılığımız çok daha yüksekti.
Uluslararası iletişim düzleminde de, bazı ülkelerin sürekli konuşmacı bazılarının ise dinleyici olmaları da aynı yapısal dengesizliği sonucu idi. Yapısal “izleyici”ler teknoloji üretimi, uzman eğitimi ve yaratıcı kaynakların geliştirilmesinde de zayıf ve bağımlıydılar.
Kurama göre, uzun süre edilgin ve suskun kalmanın iletişimsel sonuçlarından birisi dilsizleşmekti (speechlessness). Yani, iletişim becerisini geliştirememek, pepe ya da kekeme kalmaktı, söyleyebileceklerini söyleyememekti. O yüzden bu roldekiler kazara söz sırası alsalar bile başarılı olamıyor, meramlarını anlatamıyor, kendilerinden beklendiğini sandıkları şeyleri zor bela geveliyorlardı. Sonuçta iletişim olayı, gerçek mesajların aktarılmadığı ritüel bir iletişimsizlikle sonuçlanıyordu.
Dilsizleşme bir kısır döngü idi:
Konuşturulmuyorsun, o yüzden iyi konuşmayı öğrenemiyorsun, o zaman konuşmanı kimse beğenmiyor, kimse yeniden konuşmanı istemiyor. Öyleyse, ne zahmet, bırak başkaları, yani konuşmasını bilenler, senin adına konuşsun. Sen ille konuşmak istiyorsan onlar gib konuşmaya gayret et, onların söylemeni istediklerini söyle, yoksa kimse beğenmez, çünkü “ilkel” kalırsın.
Neyin ilkel neyin çağdaş olacağına dair yargı ölçütlerini de onların belirlediği de bir gerçek.
Dilsizleşme bu kendisini doğrulayan kehanetler zincirinin ve kısır döngünün görünümü idi ve biz Türkiye’de yaşadıklarımızla bunu en iyi anlayacak ve anlatabilecek konumdaydık!

DİLSİZ TÜRKİYE
Ve dilsizleşmenin çok acısını çekmiştik.
Örneğin, Türkiye’ye ve Türklere en ağır ırkçı hakaretleri yağdıran Midnight Express filminden şikayet ettiğimizde bize, durumun gerçekte böyle olmadığını anlatan bir “karşı-film” yapmamızı önerenler olmuştu: Hollywood dışından böyle bir şey yapılamayacağını, yapılsa bile müşteri bulamayacağını ve Hollywood’un bizim adımıza böyle bir film yapmayacağını bilmiyormuşcasına söylemişlerdi bunu!
Örneğin, ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu Atatürk’le ilgili bir Hollywood filmi yapmaya kalkışıldığında, filmin mali yapısının temel direğini oluşturan Antonio Banderas’ı, malum lobiler tehdit yapmuruna tutmuş, onu korkutarak filmin yapılmasını engellemişlerdi. Kendi kahramanlarını anlatmak üzere söz sırası alamamak dilsizleşmenin sonuçlarından biriydi. Meğer ki, o kahraman karşıtlarının istediği gibi anlatılsın ya da karikatürize edilsin…
Gelişmişlerin kültürel hegemonyası ve onun sonuucu olan kültürel ambargo günümüzde biraz hafiflemiş olsa da de hala sürüyor. Televizyon dizileri konusunda dengesizliğe en büyük darbeyi vuranın Türk dizileri olması ilginç ve önemli. Uzun yıllar önce TRT’de ilk Türk dizilerinin yapılmasına önayak olmuş ve Aşk-ı Memnu (1975) gibi bir başyapıtı üretmiş ekibin bir üyesi olarak bundan kıvanç duyuyorum. Çünkü dünyanın dörtbir yanında gösterilen o diziler, beğenelim beğenmeyelim, şu mesajı veriyorlar: Bizim de hikayelerimiz var ve onları günün sinematografik dilinde anlatabiliriz!
NETFLIX DARBESİ
İşte Netflix’te gösterime girecek olan dizinin önemi burada belirginleşiyor.
Bu dizi çağdaş teknik ve yöntemlerle, dünya seyircisi hedeflenerek çekilmiş, yönetmeni, senaristi, oyuncuları, teknik ekibi ile Türkiye’den!
İnsanlık tarihinin en önemli ve tartışması hiç bitmemiş, belki de hiç bitmeyecek olaylarından birisini anlatıyor: İstanbul’un “fethi” ya da “düşmesi”!
Ve yeni uluslararası iletişim düzeninin baş oyuncusu Netflix bu projeyi 194 ülkedeki milyarlarca izleyicisine övünerek sunuyor! 24 Ocak’ta bütün dünya orada olacak!
Dilsizlik surlarında kocaman bir delik açılıyor.
İngilizce çekilmiş olan ama Türkçe altyazılı ve dublajlı versiyonları da bulunan bu diziyi Dilsizleşme Kuramı üzerinde çok kafa yormuş biri olarak kıvanç duyarak izleyeceğim..


Hamiş: Bu altı bölümlük dizinin yönetmeni Emre Şahin’in oğlum olması kıvancımı daha da arttırıyor!

Netizenlist.com

İnternet vatandaşlarının buluşma noktası