Tad alabiliyor olman seni gurme yapmaz!
Özhan Özdemir

Yeterli eğitimi almadan bina yaparsan yaptığın bina ilk depremde yerle bir olur. Kaybolan canların sorumlusu deprem değil senin eğitimsizliğindir.
Eğer eğitim konusunda yetersizsen, siyaset yapmaman gerekir. Kişisel hırsınla aldığın yanlış bir karar bazen bir ülkeyi felakete sürükleyebilir. Alınan yanlış kararların bedelini bazen bir halk ödemek zorunda kalabilir.
Ya da bir antrenörsen! Yeterli eğitimi almadığın sürece takımını yönetemezsin. Belki bir süre yıldız sporcuların şahsi yetenekleriyle takımın bir yerlere gelebilir fakat sonun kaçınılmaz olur. Hatta bir futbolcuysan da durum aynıdır. Eğitimlere katılmayıp kendini geliştirmediğin sürece yerinde sayman büyük bir olasılıktır.
Tad alabiliyor olman seni gurme yapmaz.
En kaliteli ürünleri üretsen bile yeterli eğitimin yoksa onları pazarlayamazsın.
Eğitim almadıysan sadece dümen tutabiliyorsun diye bir tekneyi kullanamazsın.
Yüzme bilsen bile eğitimli değilsen yüzücü olamazsın.
Bacakların var diye dağa tırmanabilirsin ama eğitimin yoksa hayatta kalman mucizelere bağlıdır.
Dikiş dikmeyi bilsen bile eğitimin yoksa terzi olamazsın.
Sadece şarkı söyleyebiliyorsun diye ses sanatçısı olman imkansızdır.
Sadece yürüyebiliyorsun diye model olamazsın.
Sadece İngilizce bilmek seni İngilizce öğretmeni yapmaz.
Türkçe biliyor olmanın Türkçe öğretmeni yapmadığı gibi.
İşi ehline vermek deyimi eğitimli kişiye vurgu yapmaktadır. “Ehil” kelimesi Türkçe ‘de “yeterli bilgiye veya deneyime sahip olan” anlamında kullanılır. Deneyim bilgi ile kardeştir. Örneğin, “Ehliyet” kelimesi, bir kişinin belirli bir yetkiye veya kabiliyete sahip olduğunu gösteren bir belge olarak kullanılır.
Araç kullanmak bile sizin iyi bir şoför olduğunuzun ispatı değildir. Bu ve benzeri birçok eylem için eğitim gerekir.
Şüphesiz ki Eğitim önce insan içindir ve eğitim süreci yaşam boyu devam eder.

Çağımızın Üç Kritik Sorunu: Şifre Yükü, Yetersiz Piller ve Biyolojik Virüsler
Atıf Ünaldı

Teknolojiye olan bağlılığımız arttıkça, insanlık olarak karşılaştığımız üç temel sorun giderek daha belirgin hale geliyor: Şifre yükü, yetersiz pil depolama kapasitesi ve biyolojik virüs tehditleri. Bu sorunlar, hayatımızın hemen her alanını etkiliyor, ve çözümü de bir o kadar karmaşık. Ama belki de bu karmaşıklık, bir o kadar da sürükleyici.

Şifre Yükü: Beyinlerimiz Yoruldu

Artık neredeyse her dijital hizmet için farklı bir şifre, farklı bir otantikasyon süreci gerekli. Kimlik hırsızlığından korunma amacı güzel ama, durum, bir “şifre yükü” oluşturuyor ve hafıza sınırlarımızı zorluyor. Teknolojik çözümler, şifre yükü problemini nasıl ortadan kaldırabilir? Biyometrik veriler, tek kullanımlık şifreler veya blockchain tabanlı kimlik sistemleri belki de bizi bu yükten kurtarabilir.

Yetersiz Piller: Günlük Hayatın Kısıtlayıcısı

Akıllı telefonlarımızdan elektrikli otomobillere kadar, piller hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Ancak, mevcut pil teknolojisi enerji ihtiyacımıza yetişemiyor. Yetersiz depolama kapasitesi, sürdürülebilirlik sorunları ve çevresel etkiler, pillerde radikal bir inovasyonu zorunlu kılıyor. Belki de katı hal pilleri, süper kapasitörler veya enerjiyi daha verimli depolayabilen yeni malzemeler devreye girebilir.

Biyolojik Virüsler: Hayatı Durduran Tehditler

COVID-19 pandemisi, biyolojik virüslerin ne kadar büyük bir tehdit oluşturabileceğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Aşılar belirli bir ölçüde koruma sağlasa da, bu yeterli değil. Yeni virüs türleri, mutasyonlar ve küresel hareketlilik, tehlikeyi artırıyor. Gen terapileri, antiviral ilaçlar veya hatta yapay zeka destekli tıbbi araştırmalar, virüs tehdidini bertaraf edebilir mi?

Sonuç: İlerlemenin Bedeli mi, Fırsatı mı?

Bu üç temel sorun, modern yaşamın bedeli olabilir; ancak aynı zamanda bu sorunları çözmek için yeni yollar aramamızı, inovatif ve yaratıcı olmamızı da teşvik ediyor. Şifre yükünden kurtulabilir, enerji depolamada devrim yaratabilir ve biyolojik virüsleri kontrol altına alabiliriz. Yapmamız gereken tek şey, bu üç temel soruna kolektif bir çözüm üretmeye odaklanmak. Belki de bu zorluklar, aslında kapsamlı çözümler ve yaratıcı fikirler için birer ilham kaynağı olabilir.

Unutmayın, her büyük sorun aynı zamanda bir o kadar da sürükleyici bir çözümü beraberinde getirir. Tek yapmamız gereken, o çözümü bulmaya istekli olmak.

62,5 MİLYON SOSYAL MEDYA KULLANICISI RİSK ALTINDA
Alev Akkoyunlu

Dijitalleşmenin yayılmasıyla birlikte artan sosyal medya kullanımı, günümüzün önemli iletişim araçlarından biri haline geldi. Bu platformlar, kullanıcıların dijital kimlik oluşturmalarına ve sosyal iletişimlerini sürdürmelerine imkan sağlarken, birçok tehlikeyi de beraberinde getiriyor.

Dijital ortamın barındırdığı tehditler hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan ya da kendilerine fazla güvenen sosyal medya kullanıcıları kimlik hırsızlıkları, taklitçilik ve gizlilik sorunlarıyla karşılaşabiliyor.

Türkiye’de internet kullanımına yönelik yapılan bir araştırma, nüfusun %83’ünün internet kullanıcısı olduğunu, %73’ünün ise sosyal medya platformlarını aktif bir şekilde kullandığını gösteriyor.

Yine aynı araştırmaya göre 14 ila 64 yaş arası internet kullanıcıları günde ortalama 7 saat 24 dakika internette vakit geçiriyor. Dünya genelinde ise bu durum ortalama 6 saat 37 dakika olarak kaydediliyor.

Elde edilen sonuçlar, Türkiye’de sosyal medya kullanımının dünyaya kıyasla ne kadar yaygın olduğunu ve 62,5 milyon sosyal medya kullanıcısının mevcut risklerle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.

1.Mümkün olduğunca çevrimiçi geçirdiğiniz zamanı sınırlayın. Dijital dünyada çok fazla zaman geçirilmesi bilgisayar korsanlığına, sosyal mühendislik saldırılarına, tacize veya itibarı tehlikeye atan konuşmalara maruz kalmaya davetiye çıkarıyor. Türkiye’deki internet kullanımının sıklığı ele alındığında sosyal medya kullanımının azaltılması, kullanıcıları olası tehditlerden uzak tutuyor.

2.Kişisel bilgilerinizi paylaşmaktan kaçının. Çevrimiçi alışveriş, internet bankacılığı veya belirli hizmetlere kayıt yapılmadığı sürece, kişisel bilgiler paylaşılmamalı ve herkese açık hale getirilmemeli. E-posta adresi, telefon numarası, ev adresi ve diğer tanımlanabilir kişisel bilgilerin paylaşılması, kullanıcıları siber saldırganların hedefi haline getiriyor.

Çevrimiçi hesaplarınızı güçlü parolalar ile koruyun. Hesapların büyük ve küçük harfler içeren, en az 8 karakterden oluşan güçlü parolalar ile korunması, siber tehditlere karşı caydırıcı bir önlem oluşturuyor. Hesapların sık sık gözden geçirilerek, en son gizlilik ayarlarının ve özelliklerin güncel tutulması önem taşıyor. Aynı zamanda hesap girişlerinde 2FA ve MFA çözümlerinin kullanılması, parolaların açığa çıkma ihtimaline karşı ek güvenlik katmanı sağlıyor.

Gardınızı asla düşürmeyin. Sosyal medya veya diğer platformlar aracılığıyla yayılan dolandırıcılıklara ve diğer sosyal mühendislik planlarına karşı dikkatli olunmalı. Rahatsız eden konuşmalar detaylı bir şekilde incelenerek, şüpheli gönderilen bağlantılara tıklanmaması ve para vadeden kişilerle iletişime geçilmemesi önem taşıyor.

Paylaşım yaparken risk almayın. Kişiyi ve aile üyelerini savunmasız bırakabilecek, konum veya seyahat planları gibi video ve fotoğrafların paylaşılması, siber suçlulara davetiye çıkarıyor. Saldırganlar bu sayede itibarı zedeleyebilecek ve dijital veya fiziksel dünyada çeşitli zararlara maruz bırakabilecek hassas bilgileri kişiye karşı kullanabiliyor. Hesaplarınızın gizlilik ayarlarını kontrol ederek her şeyi herkesle paylaşmayın.

Temel görgü kurallarını kullanın ve sorumlu bir kullanıcı olun. Günlük hayatta uygulanan tüm iletişim kurallarının, çevrimiçi dünyada da geçerli olduğunun unutulmaması gerekiyor. Spam yapılmaması, sahte haber veya hassas medya içeriklerinin paylaşılmaması ve başkalarını rahatsız edebilecek davranışlardan kaçınılması ideal bir internet ortamının oluşmasında önemli etkenler arasına giriyor.

Emojilere anlam yüklemek
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Günümüzde emoji olarak adlandırılan minik ikonların, tıpkı eski Mısır hiyeroglif yazısı gibi, birbirinden kolaylıkla ayırt edilebilen çok sayıda sembolden oluşan, en basit ifadeyle “dijital çağın görsel alfabesi” olduğunu söyleyebiliriz.

Bazıları alfabe ifadesinin takılıp emojilerin harfler gibi sesleri sembolize eden karakterler olmaması sebebiyle alfabe olarak adlandırılamayacağını söylese de, gerçekte emojilerin Çin alfabesi ve türevlerindeki karakterlerden farklı bir yapıda olmadığını biliyoruz.

O yüzden de, gülen yüz emojisi, kalp emojisi ya da nazar boncuğu emojisi paylaşan bir kişinin vermek istediği mesajı rahatlıkla anlayabiliyoruz. Zaman zaman yanlış anlaşılmalara sebep olabilse de, genel itibariyle yazılı metinlerde cümlelerle ifade edilebilecek pek çok paylaşım, sadece bir ya da birkaç emoji ile kolaylıkla ifade edilebildiği için emojiler yıllardır dijital dünyada yaygın olarak kullanılıyor.

Tıpkı diğer dijital uygulamalarda olduğu gibi emojilerin de dini açıdan caiz olup olmadığına ilişkin fetva sitelerinde çok sayıda soru mevcut. Verilen cevaplar her ne kadar kendi aralarında ihtilaflı olsa da, genel kanı dini hassasiyet gerektiren durumlara dikkat edildiği sürece “emoji kullanımının dinen sakıncası olmadığı” yönünde.

Zaman zaman, nazar boncuğu gibi emojilerin caiz olup olmadığına ilişkin ilginç tartışmalara dahi şahit oluyoruz. Nazardan korunmak için nazar boncuğu takmanın caiz olmadığına dair fetvalar bulunması sebebiyle nazar boncuğu emojisi kullanımını dinen sakıncalı bulanlar olması şaşırtıcı değil. Ancak, nazar gibi soyut kavramlara ilişkin günlük dilde kullanılan dini terim, dua ya da deyişleri emoji olarak ifade etmenin zorluğu göz önüne alındığında, geleneksel bir motif olarak kullanılan nazar boncuğu sembolünün dijital dünyada kişileri nazardan koruyan bir tılsım değil, pratikte ‘maşallah’ gibi dua ve iyi niyet bildirimlerini sembolize etmek için kullanıldığı düşünülebilir.

Esasen, avuçların birbirine bakacak şekilde birleştirilmesi hareketini gösteren emoji de aslında Uzakdoğu toplumlarındaki dua ya da minnet duygularını ifade etmesine rağmen toplumumuzda yaygın olarak dua etmek ya da teşekkürlerini ifade etmek için kullanılıyor.

Hatta 2008 yılından itibaren avuç açarak dua etme emojisi de kullanıma açılmış olmasına rağmen diğeri kadar rağbet görmemesi, emoji kullanımında algısal tercihlerin zaman zaman dini referanslardan bağımsız hareket edebileceğini gösteriyor. Diğer bir ifade ile, günümüzde bireylerin emojilere yükledikleri anlamlar tasarımsal unsurların, ya da normsal hassasiyetin dışında şekillenebiliyor.

Pek farkında olmasak da son çeyrek yüzyıldır içinde bulunduğumuz analog evreni kuşatan ‘dijital nebula’nın oluşumuna şahitlik ediyoruz. Halen gelişimini sürdüren bu dinamik ekosistemin ne sınırlarını, ne de kurallarını koyabilecek güce sahibiz.

Elon Musk Perspektifinden Bakınca, İş Yapış Şeklimiz Acınası
Atıf Ünaldı

Başarılı bir iş kültürü yaratmak ve sürdürmek, sadece kar elde etmekle değil, aynı zamanda iş yapma şeklimizle de ilgilidir. Elon Musk, bu konuda bir örnek teşkil ediyor. Onun şirketlerinin başarısı, etkileyici iş yöntemlerine dayanıyor. İşte Musk’ın şirketlerini nasıl yönettiğine dair özgün yaklaşımı:

  1. Her Gereksinimi Sorgula
    Musk, her şeyi sorgulamakla işe başlar. Herhangi bir gerekliliği sorgulamadan önce, neden bu şekilde yapıldığını ve daha iyi bir yolunun olup olmadığını araştırır. Bu, inovasyonun temel taşıdır. Başkaları “Bunu hep böyle yaparız” dediğinde, Musk “Neden böyle yapmıyoruz?” diye sorar.
  2. Gereksiz Her Şeyi Sil
    İş dünyası genellikle karmaşıklaşır ve süreçler gereksiz detaylarla dolup taşar. Musk ise gereksiz her şeyi silmeyi savunur. Basitlik ve verimlilik, onun şirketlerinin anahtarlarıdır. İşte bu yüzden gereksiz karmaşıklığı temizler ve sadeleştirir.

  3. Basitleştir ve Optimizasyon Yap
    Musk, süreçleri ve ürünleri sürekli olarak basitleştirir ve optimize eder. Sadeleştirmenin ve daha verimli hale getirmenin yollarını arar. Karmaşıklık yerine basitlik ve etkinlikle hareket eder.

  4. Döngü Zamanını Hızlandır
    Zaman, iş dünyasında en değerli varlıklardan biridir. Musk, döngü zamanını hızlandırmayı hedefler. Projeleri daha hızlı sonuçlandırır ve rekabetin önünde olur. Geleceği bugünden yaşamayı hedefler.

  5. Otomatize Et
    Musk, tekrarlayan işleri otomasyona tabi tutar. İnsan gücünü daha yaratıcı ve karmaşık görevlere yönlendirir. Otomasyon, şirketlerinin verimliliğini artırır ve insan hatalarını azaltır.

Tabii bunlar Elon Musk’ın buluşu değil. Bunlar Lao Tzu’nun Ka Ching’de tanımaldığı Taonun ana felsefelerinin yönetime uyarlanması.

Şimdi bu bilgiler doğrultusunda soruyorum:

  • Tim Cook’un Apple’da çıkardığı ürünlere neden kızdığımı anlıyor musunuz?
  • Yada Samsung’un bitmemiş ekran katlama teknolojisini satma ısrarına neden muhalefet ettiğimi?
  • Neredeyse bütün bankaların ChatGPT’nin binde biri zekaya sahip olmayan chatbotlarını anlamsız bulmamı?
  • Apple’ın çalışmayan Siri merakına itirazımı?

İnternetin dününe bakarsanız yapay zekânın yarınını görebilirsiniz
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Yaygın inanışa göre pazara ilk giren işletme hangisiyse genellikle pazarın hakimi de odur. Dijital dünyada ise durum biraz farklı. Teknolojik gelişmelerin dinamik yapısı göz önüne alındığında, pazara ilk girenin değil sonradan girenlerin daha kalıcı başarılar elde ettiğini görüyoruz. Çünkü, yeni bir pazara girdiğinde belirsizlikler çoktur, maliyetler yüksektir, talep belirsizdir ve hatta gelecekte regülasyonların neler getireceğini bilemezsiniz.
 
Patentler ve teknolojiniz sayesinde bir süre pazara hakimiyet kurabilirsiniz ancak bu durum sizde rehavet yaratır da potansiyel rakiplerinizin atacağı adımı öngöremezseniz er ya da geç pazarın beklentilerini karşılayamaz duruma düşer ve yok olmaya mahkûm olursunuz.
 
Örneğin cep telefonu pazarında Nokia ve Motorola’nın tahtına Apple ve Samsung’un yerleşmesi tesadüfen olmamıştı. İlk(el) arama motoru ve web dizini Yahoo ve benzerlerinin tahtlarını Google’a bırakmaları da çok uzun sürmemişti.
 
Netscape’i hatırlıyorsanız, İnternet’in günümüze kadarki yolculuğunun önemli bir kısmına zaten şahitlik etmişsinizdir. 1990’ların ortalarında Bill Gates İnternet ekosistemine agresif bir giriş planı yaparken hedef olarak Netscape’i gözüne ketirmesi sayesinde uzunca süre belleklere yer eden “İnternet’te her şeye bedava” algısı oluşmuştu.
 
Eğer Microsoft İnternet tarayıcısı (browser) monopolünü kırmak için öğrenci ve öğretmenler dışındakilerden kullanım bedeli olarak $50 talep eden Netscape’e alternatif olarak tamamen ücretsiz Internet Explorer’ı sunmasaydı, muhtemelen ilerleyen dönemlerde İnternet’te haber siteleri, e-posta hizmetleri, anlık iletişim uygulamaları ve hatta sosyal ağlar bile kulanım ücreti istiyor olabilirdi. O yılarda, yazılım, müzik, film ve kitapların yaygın bir şekilde korsan paylaşımı da aslında “bedava” algısının bir tezahürüydü diyebiliriz.
 
Bu gelişmelerin bir sonucu olarak, uzun yıllar boyunca pek çok çevrimiçi içerik üreticisi kullanıcılara hizmetlerini ücretsiz olarak sunarken, kendilerine gelir kaynakları oluşturmak için çevrimiçi reklam, satış, üyelik, sponsorluk ve ürün yönlendirme gibi alternatifler yaratmaya çalıştılar.
 
Kullanıcılar “bedava”nın maliyetinin aslında çok daha pahalı olduğunu kişisel verilerini teknoloji devlerine, İnternet korsanlarına, hükümetlere ve tabii ki de bundan nasiplenmek için bu verileri satın alan işletmelere kendi elleriyle teslim ettikten uzunca bir süre sonra anlamaya başladılar.
 
Günümüzde okuyucularına haber adı altında bolca reklam sunan haber siteleri ile bazı temel hizmetleri reklam karşılığında sunan sosyal ağlar dışında İnternet’te ücretsiz hizmet verenlerin kaldığını söyleyemeyiz. İnsanlar artık müzik dinlemek, dizi ve film izlemek için bir bedel ödemek ya da can sıkıcı reklamlara katlanmak zorunda. Bazı oyunları oynamak ücretsiz gibi görünse bile oynamaya devam edebilmek için ödeme yapılmak zorunda. Hatta, Elon Musk Twitter’ın (X?) bile ücretli olması için elinden geleni yapacağını söylemekte tereddüt etmiyor!
 
Buraya kadar yazdıklarım aslında İnternet’in tarihsel evrim sürecinin kısa bir özetinden başka bir şey değil. Buradan sonra yazacaklarım ise ‘Yapay Zekâ’nın İnternet’in tarihsel döngüsünü nasıl başa saracağına ilişkin gözlem ve öngörülerimden oluşuyor.
2020 yılının Eylül ayında, The Guardian gazetesinde yayınlanan “Bu makalenin tamamını bir robot yazdı: İnsanoğlu hala korkmadın mı?” başlıklı makaleyi belki duymamış ya da hatırlamıyor olabilirsiniz. O makale ChatGPT tarafından yazılmıştı ancak o günlerde hiçbirimiz bahsi geçen yapay zekâ uygulamasının 2 yıl içinde ilkokul öğrencileri tarafından bile yaygın bir şekilde kullanılmaya başlayacağını tahmin edemiyorduk. Tıpkı, iki Stanford öğrencisinin bir proje olarak hazırladıkları ve sonradan Google olarak adlandırılan arama motorunun zamanla dünyayı saran en büyük İnternet ekosistemlerinden birisi olacağını hiç kimsenin tahmin edemediği gibi!
 
ChatGPT şu anda sadece kısıtlı özellikleri olan eski versiyonunun sınırlı kullanımını ücretsiz olarak sunuyor. Sosyal ağlarda son aylarda popüler olan diğer yapay zekâ uygulamalarının pazarlama modellerine baktığımızda da benzer bir sistemin işlediğini görüyoruz. Örneğin, yapay zekâ tarafından fotoğrafınızın bir görsele dönüştürülmesini istiyorsanız bunun bedelini ödemeniz gerekiyor. Tıpkı İnternet’in ilk günlerinde Netscape’i kullanmaya devam etmek istiyorsanız ücret ödemeniz gerektiği günlerde olduğu gibi, yapay zekâ pazarına hızlı giriş yapan bu işletmeler haklı olarak sundukları hizmetin karşılığını da almak istiyorlar.
 
Ancak döngü yine aynı şekilde işliyor. Internet Explorer ile Netscape’i pazardan silen (daha sonra Netscape’in küllerinden doğan Mozilla ve Chrome’a tekrar tahtı devrettiğini de unutmadığımız) Microsoft (normalde ücretli olarak sunulan) ChatGPT4’ü ücretsiz olarak Bing uygulamasına entegre ederek yapay zekâ pazarına konumlanmak için ciddi bir adım attı. Benzer bir şekilde Google Bard ile Meta Connect ve Llama ile, Apple ve diğerleri de benzer uygulamalarla ciddi bir şekilde yapay zekâ’yı kendi ekosistemlerine entegre etmek suretiyle hizmetlerini yapay zekâ temelli ücretsiz alternatiflerle çeşitlendirmeye başladılar.
 
Yapay zekânın artan oranda geleceğe yön vereceğini fark etmeyen işletmeleri gelecekte zor günler beklediğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Bireyler açısından da tıpkı, su, hava, elektrik ve İnternet gibi yapay zekâ da yakın gelecekte hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirilecek. Eğer bu süreç İnternet’in yukarıda bahsettiğim kısa tarihi gibi şekillenirse ilginç günler göreceğimizi söylemek yanlış olmaz…

SÜMER TABLETLERİ DER Kİ; OĞLUM ÖNCEKİ KUŞAKLARA BAK!
Özhan Özdemir

Büyüklerin gençlerle ilgili yakınmaları günümüze has bir durum değil. Bugünün yetişkinleri bir zamanlar gençti ve aynı yakınmalar onlar içinde yapılıyordu. Gençlere yönelik eleştirilerin nesilden nesile süregeldiğinin en önemli kanıtları tarihte gizli ve en önemli örneği ise Sümer tabletleri. Çivi yazılı tablette on yedi kil tabletten oluşan bir yazıda bir babanın oğlu hakkındaki düşüncelerini paylaşmadan önce günümüzden binlerce yıl önce dönemin, asi, söz dinlemez gençleri için söylenen sözlere bir bakalım.
– Bugünlerde gençler kontrolden çıkmış durumda. Kaba bir şekilde yemek yiyorlar. Yetişkinlere karşı saygısızlar. Ebeveynlerine karşı çıkıyorlar ve öğretmenleri sinirlendiriyorlar.”
(Aristo M.Ö 350)
– Günümüzün çocukları lüksü seviyor, kötü davranışları var, otoriteye baş kaldırıyorlar, yaşlılara saygıları yok, çalışmak yerine lak lak etmeyi seviyorlar. Çocuklar artık evlerinin hizmetçisi değil, tiranı… anne babaları odaya girince ayağa kalkmıyorlar, onlara itiraz ediyorlar, destek olmak yerine laklak yapıyorlar, şapır şupur yiyorlar, bacak bacak üstüne atıyorlar, öğretmenlerine zulmediyorlar.” (Sokrates M.Ö 399)
Yazımın başında bahsettiğim Sümer tabletinde ise bir babanın haylaz oğluna nasihatleri, uyarıları, eleştirileri açık bir şekilde ifade ediliyor. Yazıyı sonuna kadar okuduğunuzda günümüzdeki söylemlerden çok da farklı olmadığını göreceksiniz. Tabletteki yazı şu şekilde;
– “Nereye gittin?”
– “Eğer bir yere gitmediysen, niye avarelik ediyorsun? Okula git, okul-Baba’sının önünde dur, ödevini ezberle, okul çantanı aç, Ağabey’in senin için yeni tablet yazarken kendi tabletini yaz. Ödevini bitirip gözetmenine gösterdikten sonra yollarda oyalanmadan doğruca bana gel. Şimdi ne olduğunu anladın mı?”
– “Bana bak, adam ol. Meydanlarda başıboş dolaşma, caddelerde sürtme. Sokakta yürürken çevrene bakınıp durma. Alçakgönüllü ol, gözetmenine ondan çekindiğini göster. Korktuğunu belli edersen senden hoşnut kalır.”
– “Meydanlarda başıboş dolaşan sen mi başarılı olacaksın? Öyleyse önceki kuşaklara bak. Okula git yararını görürsün. Oğlum, önceki kuşaklara bak, araştır onları.”
– “Şimdi sana söyleyeceklerim, aptalı bilge bir adama çevirir, yılanı büyülenmiş gibi durdurur, seni asılsız sözlere kanmaktan alıkoyar. Yüreğim senin yüzünden bezginlikle dolduğundan, senden uzaklaştım, korkularına ve homurdanmalarına aldırmadım – evet korkularına ve homurdanmalarına aldırmadım. Bağırıp çağırmaların yüzünden sana dargındım – evet sana dargındım. Sen insanlıktan çıktığından, yüreğimi şeytani bir rüzgâr ele geçirmişti. Homurdanmaların beni yedi bitirdi, ölüm döşeğine düşürdü.”
– “Ömrümde sana sazlıktan kamış getirtmedim. Yeni yetmelerin ve küçüklerin taşıdığı sazları sen hayatında taşımadın. Sana asla ‘kervanlarımla git’ demedim. Seni asla çalışmaya, tarlamda saban sürmeye göndermedim. Seni asla tarlamı bellemeye göndermedim. Seni asla işçi olarak çalışmaya göndermedim. Ömrümde sana ‘git çalış, beni geçindir’ demedim.”
– “Senin gibiler çalışıp anne babalarının geçimini sağlıyorlar. Arkadaşlarınla konuşup, söylediklerine değer verseydin, onları örnek alırdın. Her biri 10 gur (72 kile) arpa getiriyor – küçükler bile babalarına 10 gır arpa getiriyor. Babalarını arpaya boğuyorlar, onu arpa, yağ, yün içinde yüzdürüyorlar. Ama sen haylazlıkta üstüne yok, onlarla karşılaştırınca adam bile değilsin. Elbette sen onlar gibi çalışmazsın – onlar çocuklarını çalıştıran babaların oğulları, ama ben – ben seni onlar gibi çalıştırmadım.”
– Yoldaşın, okul arkadaşın – onun değerini bilmiyorsun, niye onu örnek almıyorsun? Ağabeyini örnek al.
Örneklerden de anlaşılıyor ki, gençlik hataları binlerce yıldır değişmeden devam ediyor. Hal böyle olunca o hatalara karşı yetişkinlerin uyarıları, nasihatleri, eleştirileri de aynı kalıyor. İnsanlar değişiyor ama olaylar ve olaylara karşı takınılan tavır ve tutumlar aynı kalmış gibi görünüyor. Gençliğin nereye gittiği kadar yetişkinlerin nerede durduğunun da cevaplanması gereken bir soru olduğunu düşünüyorum.
Sağlıklı günler dilerim.

Kaş yaparken göz çıkarmak…
Selin Ünaldı

Bu hafta sadece, ailelerin, bir kazanım elde etmek uğruna dozunu ayarlayamayıp farklı durumlara sebep olma örneklerini yazmak istedim.

  • Sorumluluk alsın isteyip, yalnızlaştırıyoruz. Sorumluluk, yaşının gerektirdiği kadar verilmeli, tecrübe ile geliştirilmeli.
  • Olumlu davranışı pekiştirmek isteyip, ödül- ceza sistemine alıştırıyoruz. Bu da doyumsuzluğun başlangıcı oluyor.
  • Yapması normal olan ve rutindeki her iş ya da davranış için teşekkür ediyoruz. Her güzel davranış sonunda takdir bekliyor ve edilmediğinde sevilmediği düşüncesine bürünüyor.
  • Şımarmasın diye yeterince sevgi ve şefkat göstermiyor, çocuğun gösterdiği sevgi ve şefkati bir sebeple görmüyoruz. Koşullu sevgiye (beğenilen davranış sonunda gösterilen ya da kabul edilen sevgi) alışan çocuk, yetersizlik ve kabul görmeme duygusu ile tanışıyor.
  • Biz ya da çocuğumuz hastayken, yorgunken, zaman yokken, çok mutluyken, tatildeyken vs. bir sebeple izin veriyor, rutin günlerde vermiyoruz. Tutarsızlaşan çocukta öfke nöbetleri ve iletişim kopuklukları, yalan söyleme, gizleme davranışı gelişiyor.
  • Kriz anında fazla ya da eksik açıklama yapıyoruz. İki taraflı yaşanılan duygunun o anda ihmal edilmesi ya da görülmemesi, o anda anlık çözümler üretiyor fakat sorunu ve hatayı çözmüyor.
  • Çocuğumuzla olan tüm sohbetlerimizi,bir şeyler öğretmek adına yapıyoruz. Bazen sadece dinlemek, onaylamak ve kabul etmek yeterli olduğunu unutuyoruz. Her şeyi bilen anne ve baba imacı ön ergenlik döneminde tepkiye ve direnişe dönüşüyor.
  • Deneyimlemesine izin vermek, çocuğu tehlikeye atmak demek değil. Güvenli alanında ayrışma, özgürleşme de mümkün. Fırsat vermek onun öz güven gelişimi için çok kıymetli.
  • Çocuğumuzun günde en az 5 konuya karar vermesi gerekliliğini ihmal ediyoruz. Onun adına her şeyi düşünüyor ve uyguluyoruz. 6 aylık olduğunda, oyuncakçıda 2 oyuncak sunun, yöneldiğini, seçtiğini alın. ilk kararını verdi bile. Zamanla, büyüdükçe giyeceği kıyafeti, parkta kullanacağı oyuncağı, akşam yatarken okuyacağı kitabı, 2 seçenek arasından akşam yemeğini, odasının duvar rengini, defter kabını kendisi seçebilir. Karakterinin oluşması ve oturması için bu gereklidir.

Işık olması dileğimle…

e-Devlet diye birşey yok. ( Ülkenin delisi bitmiyor )
Atıf Ünaldı

Hani derler ya: “bir deli bir kuyuya bir taş atmış 40 akıllı çıkaramamış.” İşte bizimki de o hesap. Delisi çok ülkemde önce biri “sanal alem” dedi, yıllarca uğraştık. Allahtan kamu kurumları “siber”i sahiplendi de, tam web3 ile sanal dünya gelmeden önce bu işi toparladık.
Hala basında sanal nedir siber nedir karıştıranlar var ama çoğunluğu toparladık.
Bakın biri e-devlet demiş. Kimin işi bilmiyorum. Gelin de toparlayın. e-government neden e-devlet biri bana anlatsın.
Bakın diğer ülkelerdeki karşılıkları ne?

  1. İngiltere – E-government
  2. Fransa – E-administration
  3. İtalya – E-governo
  4. Almanya – E-Government
  5. İspanya – E-administración
  6. Hollanda – E-overheid
  7. Avusturya – E-Government
  8. Kanada – E-government
  9. Brezilya – E-governo
  10. Rusya – E-правительство
  11. Hindistan – E-सरकार
  12. Japonya – 電子政府
  13. Çin – 电子政务
  14. Güney Kore – 전자 정부
  15. Türkiye – E-devlet
  16. Meksika – E-gobierno
  17. Avustralya – E-government
  18. İsveç – E-förvaltning
  19. İsviçre – E-Government
  20. Norveç – E-forvaltning

Eğitim 3
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Geçtiğimiz hafta bu köşede, eğitim sisteminin sorunlarını anlamadan çözüm üretilemeyeceğine değinerek bir sistemi “neden değiştirmeliyiz” sorusuna cevap bulmadan önce “nasıl değiştirmeliyiz” sorusunu cevaplamamızın mümkün olmadığını kısaca ifade etmeye çalışmıştım.
 
Bir sistemi “neden değiştirmeliyiz” sorusunu cevaplayabilmek için ise sorunları ve o sorunların nedenlerini anlamamız gerekiyor. Örneğin, yine geçtiğimiz hafta sorduğum sorulardan birisini daha açık hale getirerek tekrar sorayım:
 
“Eğitim sistemimizde dershanelere neden gereksinim duyuluyor?”
 
“Neden ilkokul öğrencileri orta seviyeli okullara, ortaokul öğrencileri liselere, lise öğrencileri ise üniversitelere girebilmek için dershanelere gitme ihtiyacı duyuyor?”
 
Nihayetinde yerleştirme sınavları bakanlık tarafından belirlenen müfredatlara göre yapıldığına göre, okullarda verilen eğitimler bu sınavlarda başarı için yeterli değil mi, değilse nedenleri araştırıldı mı?
 
Dershane örneği ile ilgili cevaplanması gereken soruları arttırabilirim ancak amacım geçen haftalarda da belirttiğim gibi (en azından şu aşamada) eğitim sisteminin yanlış bulduğum noktalarını eleştirmek değil. Şu aşamada halen mevcut eğitim sisteminin yenilenmesi ya da revize edilmesi gerekiyorsa bu süreci doğru bir şekilde gerçekleştirebilmek için atılması gereken adımları doğru sıraya göre belirlemenin önemini ifade etmeye çalışıyorum.
 
Daha önce de belirttiğim gibi, mevcut bir sistem ancak bir ihtiyaç hissedildiğinde ve bu ihtiyacın sebepleri açık bir şekilde belirlenip alternatifler arasından en uygunu belirlendikten sonra iyileştirilmeli, yenilenmeli ya da değiştirilmelidir.
 
O yüzden de, yukarıda örnek olarak verdiğim ve geçtiğimiz hafta sorduğum benzer soruların cevaplarına ulaştığımızda mevcut sistemde var olan sorunlara ve bu sorunların sebeplerine ulaşabilme şansına sahip olabiliriz.
 
Değişim ihtiyacı olduğuna inandığımız mevcut sistemde var olan tüm sorunları ana sorunlar ve bunlara bağlı tali sorunlar olarak gruplandırıp ilgili sorunların sebepleri, kaynakları ve neden oldukları sıkıntılar temelinde ele almadan buzdağının görünmeyen kısmının ne kadar büyük olduğunu belirleyebilmemiz mümkün olamaz.
 

ChatGPT söyle bana!
Özhan Özdemir

Pamuk prenses ve yedi cüceler masalını birçoğumuz biliriz. Prensesin annesi ölünce, prensesin babası yani kral, başka biriyle evlenir. Kralın evlendiği kraliçe kötü kalpli biridir ve zamanla küçük prensesi kıskanmaya başlar. Her defasında tılsımlı aynaya, ‘’ayna ayna söyle bana benden güzeli var mı dünya da’’ diye sorar. Ayna bir olur iki olur artık dayanamaz ve ona ‘’var kraliçem’’ der. ‘’Pamuk prenses sizden daha güzel.’’ Kraliçe aynanın bu cüretkârlığı karşısında şoka uğrar ve kralın sarayda olmadığı bir gün bir adamıyla pamuk prensesi ormanda ortadan kaldırmak üzere anlaşır. Fakat adam bunu yapamaz ve pamuk prenses kendisini bu iş için görevlendiren kişinin kraliçe olduğunu anlatır. Prenses ormanda bir kulübeye sığınır ve orada yedi cücelerle tanışır. Ve masal uzayıp gider.
Prensesin öldüğünü sanan kraliçe aynaya yine aynı soruyu sorar.
‘’Ayna ayna söyle bana benden güzeli var mı dünyada?’’
Ayna, ‘’evet var kraliçem! pamuk prenses. Pamuk prenses ölmedi hala yaşıyor.’’
Geçmişin dillere pelesenk olmuş bu sevimli masalından alınan bir soruyu bugün yapay zekaya sorduğumda aldığım cevap şöyle oldu.
Ghatgpt ghatgpt söyle bana benden güzeli var mı dünya da?
Ghatgpt: Güzellik, kişisel tercihlere göre değişen bir konsepttir. Her bireyin güzellik algısı farklıdır ve herkesin kendine özgü bir çekiciliği vardır. Bu nedenle, güzellik kişiseldir ve herkes kendi gözünden bakarak değerlendirir. Unutmayın ki her bireyin benzersiz bir değeri ve çekiciliği vardır. Herkes kendi şekliyle güzel ve değerlidir.
Peki bir yapay zeka modülü olan ghatgpt bu cevabı kötü kalpli kraliçeye verseydi masal nasıl ilerlerdi?
Muhtemelen kötü kalpli kraliçe ya aydınlanır kötülükten vazgeçerdi ya da aynayı kırar ve bir daha ona böyle bir soru sormaktan vazgeçerdi. Çünkü istemediği bir cevap almış olurdu.
Bazı cevapları duymak istemeyiz. Bazen duymak istemediğimiz cevapları alacağız diye sormaktan bile vazgeçeriz. İşte bu tutum birçok alanda gelişimimizi engeller. Sonuç ne olursa olsun araştırmaktan, sormaktan ve sorgulamaktan vazgeçmeyelim. Bazen gerçekler canımızı acıtabilir, alışkanlıklarımız sarsılabilir ve kendimizi sınırlarımız dışına atılmış hissedebiliriz. Ama ne olursa olsun bu his bile gelişimimizin sağlaması niteliğindedir.
Düşüncemizin bile bir konfor alanı vardır ve bazen o alanı terk etmek, onun gelişimi açısından gereklidir.
Sorular değişmese bile, cevaplar zamana ve içerisinde yaşadığımız döneme göre değişiklik gösterebilir. Ne sormaktan vazgeçeceğimiz ne de cevapları duymaktan çekineceğimiz bir yaşam dilerim.

Konu Yapay Zeka olduğunda daha büyük, daha iyi demek anlamına gelmiyor
Jan Wildeboer

Görüldüğü üzere yapay zeka her yerde ve git gide daha kalıcı hale geliyor. Bu süreç ChatGPT ile başlamadı ancak geçen sene kasım ayında erişime açıldığında beklentileri epey yukarıya taşıdı. Teknoloji dünyasında blokzincirden beri yarattığı heyecanı ve kullanımı bu kadar hızlı artan bir şey görmemiştik. IDC’nin bu yılın başlarında yayınladığı bir rapora göre yapay zeka için yapılan harcamalar 2026’ya kadar tüm dünyada 301 milyar dolar seviyesine ulaşacak ve bu dönemde yapılan harcamaları ikiye katlayacak.

Söylenene göre çalışan verimliliğinden müşteri memnuniyeti ve risk azaltmaya kadar her alan bu teknolojiden faydalanabiliyor. Oluşan heyecanı takip eden pek çok çalışan da yapay zeka öncüsü olmak ve yeni yollarla rekabet avantajı oluşturmak için ilk kullananlar arasında yer almak istiyor. Ancak bu şekilde de şirketlerini bazı risklere açık hale getiriyor.

Kontrol meselesi

Veri değerli olduğu ve ne kadar çok olursa o kadar değerli olduğu için veriye önem veriliyor ancak bu argüman her zaman geçerli olmayabiliyor. Çünkü girilen veri seti arttıkça veri kaynağını ve doğruluğunu denetlemek de o kadar zorlaşıyor. Yapay zekanın istemeden ortaya çıkarabileceği olası telif hakkı ihlalleri de bu konunun farklı bir boyutu.

Yapay zekanın popülerliğini bir kere daha tepelere çıkartan ChatGPT’ye bakalım. OpenAI’ın web sitesinde yazan bilgiye göre ChatGPT’nin “yanlış bilgi oluşturma ihtimali bulunuyor” ve bunu destekleyen pek çok örnek de var. Eğer nasıl kek yapabileceğinizi öğrenmek istiyorsanız bu büyük bir sorun değil ancak içtihat hukuku için kullanırsanız durum ciddileşiyor.

Bu riski kurumsal ortamda düşünün. Bir yapay zeka aracı otomatik olarak stok seviyelerini ayarlıyor, performansa göre maaşları belirliyor, çeyrek boyunca oluşacak nakit akışını tahmin ediyor, döviz alım satımını iyileştiriyor veya bunun gibi şirketin karlılığı üzerinde önemli etkiye sahip olacak pek çok temel kararları veriyor. Bu durum, çalışanlar kendi ‘gölge’ yapay zeka araçlarını kullanmaya başlayana kadar kolaylıkla olgun bir veri yönetimi ve yerinde bir yapay zeka stratejisi olarak algılanabilir. Varlığını bilmediğiniz şeyi kontrol edemezsiniz.

Dolayısıyla burada iki tane sorun var. Birincisi bildiğiniz yapay zeka araçlarının sağlamlığından nasıl emin olabilirsiniz ve ikincisi de çalışanlarınızın işlerini desteklemesi için yetkilendirilmemiş ve izin verilmemiş yapay zeka araçlarını kullanmasını nasıl engelleyebilirsiniz?

Cevap net olmaktan ziyade daha çok kavramsal. Yapay zekanın geleceği günümüzde haber başlıklarını ele geçiren Kapsamlı Dil Modelleri (Large Language Models, LLM) ve pek çok kullanıcıya hizmet eden sıradan çözümlerde olmayacak. Bunun yerine şirketler, kullanacakları yapay zeka aracının kendi sektörlerine, müşterilerine ve işlerine özel imkanlar sunmasını isteyecek.

Daha iyi ve daha alakalı veri

​​
İnsanların yaptığı işleri yapan ama insanı taklit etmeye odaklanmayan yapay zekanın (domain-specific AI) yeni çağı, benzersiz ve farklılaştırılmış hizmetler oluşturma becerisiyle birlikte gelecek. Bunun için de özel veriyle eğitilmiş ve belirli şirket veya sektörün standartlarına ve çalışma şekline göre özelleştirilmiş temel modeller gerekiyor. İyi organize edilmiş, odaklanmış ve doğrulanmış veriyle beslenen temel yapay zeka, güvenebileceğiniz uzman birisiyle çalışıyormuş hissini verebilir çünkü farklı kaynaklardan bir araya toplanmış rastgele veri kümeleriyle oluşturulmuyor. Oluşturduğu kararlar da daha alakalı ve etkili oluyor. Bunun sonucunda çalışanlar da kendi gizli çözümlerini aramak ihtiyacını hissetmiyor. Hatta oluşturma projesine dahil edildiklerine sahiplik hissi de geliştirebiliyorlar ve aracı kullanma ihtimalleri artıyor.

Konuya dair detaylı bilgi sahibi olanlar yapay zeka ile ilgili gerçekten ilgi çekici inovasyonların bu alanda yapıldığını biliyor. Domain-specific olarak adlandırılan yapay zeka için araç setleri şu anda geliştiriliyor ve yapay zeka alanındaki büyük oyuncuların inovasyon gücünü geçti bile. Bazen ne kadar küçükse o kadar iyi oluyor.

Tabii şeffaflık ve dürüstlük çok önemli. Bu da yapay zeka geliştirmelerini yasal ve uyumluluk ekiplerinin sorumluluk alanında bulunuyor. Veri bilimciler ve DevOps ekipleriyle birlikte çalışmak, etkili bir yapay zeka stratejisinin önemli bir özelliği olacak.

Bu ekiplerin yapay zekanın nasıl ve ne zaman kullanılacağına dair bir rehber oluşturması ve onu uygulaması, düzenleyici yapıların verinin kaynağına dair soracağı soruları önceden cevaplayabilir olması gerekiyor. AB Yapay Zeka Yasası, ABD Yapay Zeka İnsan Hakları Beyannamesi ve Çin’in Algoritmik Öneri Yönetim Hükümleri de dünyanın farklı bölgelerinde hükümetlerin yaklaşımlarını geliştirdiğini gösteriyor.

Özetle, yapay zeka heyecanına dikkatle yaklaşmakta fayda var. Genel kullanım için uygun olan yapay zekadan belirli bir alana özel yapay zekaya geçiş yapan şirketler kendilerini daha etkili imkanlarla ve (doğru yapıldığında) daha eğitimli ve uyumlu çalışanlarla güçlendirebiliyor. Bu adımı atmak için de güçlü bir liderlik gerekiyor. Yapay zekaya yönelik haberler, yapay zekanın acele bir şekilde kullanılmasına neden oldu. Buradaki mantıklı yaklaşım ise bekleyip, değerlendirip sistemlere, insanlara ve şirket kültürüne yapacağınız yapay zeka yatırımlarının risklerinin ve fırsatlarının detaylıca incelendiğinden emin olmanızdan geçiyor.

Böyle böyle alışacak mı?
Selin Ünaldı>

Kreş ve anaokulu serüvenine, bu yıl başlayan anneler burada mı?

Çocuklarımızla birlikte bizim de duygusal anlamda zorlandığımız bir başlangıç oluyor bu okula başlama / alışma evresi. Hislerimizi arkadaşlarımızla, büyüklerimizle paylaşıyoruz, aldığımız cevap çoğunlukla aynı: Böyle böyle alışacak…

Peki bu ‘’böyle böyle alışma’’ evresi bize ve çocuğumuza nasıl etki ediyor?

Önce çocuğunuzun yaşadığı bu zorluklar ve ağlama krizlerine bir ışık tutalım. Sebebi, sizinle güvende hissettiği bir yaşam tarzından, güvenli alanından, çoğunlukla bakımvereni ile birebir, talep ve anında karşılık alma ilişkisinin kurulu olduğu ilişkiden, otoritenin öğretmende olduğu, yalnız değil sınıf arkadaşları ile kurallar ve komutlara uyması, zamansal rutine uyumlanması gerektiği bir ortama başlaması. Daha net olmak gerekirse, uyku saatinin, beslenme saatinin ve tarzının, tuvalet ihtiyacını giderme ve bunu yeni ilişki kurduğu insanlar ile sağlamak durumunda kalması, hem akranları hem de öğretmeni ile ilişki kurma ve problem çözme tarzının değişmesi / evrilmesi, birincil bakımverenin koşulsuz ve anında sevgisini, günün büyük çoğunluğunda hissedememesi vs. oluyor çoğunlukla sebep. Öncelikle biz ebeveynler olarak aynı duruma maruz kaldığımızda, daha da basiti, işimizi, evimizi, aracımızı değiştirdiğimizde, ne hissettiğimizi bir düşünelim…

Bundan çok daha fazlası…

Peki ne yapabiliriz ? Sorumuzu tekrar hatırlayalım ‘Böyle böyle alışacak mı?’ Madde madde belirtmek isterim.

  • Süreci ona eğlenceli bir şekilde okula giderken değil, akşam uyumadan önce anlatın. Bir sonraki günü, öğretmeni ile istişare ederek öğrenip anlatabilirsiniz. Neler yaşayacağını bilen çocuk, kendini güvende hisseder.
  • Sorgulamayın. Bugün günün nasıl geçti sorusunun cevabını hiçbir zaman alamazsınız ama, bugün en çok neye güldün sorusunun cevabı mutlaka vardır.
  • İlk günlerde bağ kurabileceği materyal ya da oyun eşyası ile okula gitmesine izin verin.
  • Okulun kapısında kısa ve öz, dramatize etmeden vedalaşın. Okuldan geldiğinde sakin karşılayın.
  • Öğretmenine, seçtiğiniz okula, en önemlisi de çocuğunuza güvenin.
  • Oryantasyon sürecinde ağlarken terketmeyin. Terkedilmişlik hissi, kaygıyı besler, kaygı yükselirse okulu ve okulla ilgili olan herşeyi reddediş ve öfke başlar. Bu duygu sistematik olarak pekiştirilirse travma oluşabilir.
  • Rutinlere sadık kalın. Okulda verilen sorumlulukları birlikte yerine getirin. Alışverişlerinizi birlikte yapın. Etiketleme vs. gibi işlerde katkıda bulunmasına izin verin.
  • Okul günlerinde okulda olması gerektiğini bilin ve buna göre konuşun ve davranın. Okulun tercihen gidilebilecek bir yer olmadığı, bunun da bir sorumluluk olduğunu anlatın.

Mutlu, huzurlu, sağlıklı okul yıllarınız olsun.

Eğitim 2
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Mevcut bir sistem; değişime yönelik ihtiyaç hissedildiğinde ve bu ihtiyacın sebepleri açık bir şekilde belirlendikten sonra alternatifler arasından en uygun olanı belirlenerek iyileştirilir, yenilenir ya da değiştirilir.

Peki eğitim sistemimiz bir iyileştirmeye, yenilemeye ya da değişime ihtiyacı olup olmadığına neye göre karar vereceğiz? Geçmişte değişim kararı alınırken hangi kriterler göz önüne alınıyordu?

İki güncel örnek üzerinden durumu inceleyelim:

3 Mayıs 2023 tarihli gazetelerde dönemin Milli Eğitim Bakanı tarafından 12. Sınıf öğrencilerinin YKS’ye rahatça hazırlanabilmeleri için devamsızlıktan muaf tutulacakları müjdesinin “Bakanlık her yıl sınavdan sonra bu müjdeyi veriyordu” sözleriyle duyurulduğu ifade ediliyor.

16 Ağustos 2023 tarihli gazetelerde yer alan haberlerde ise yeni Milli Eğitim Bakanı’nın devamsızlığa yönelik görüşlerini “Devamsızlıkla ilgili … önümüzdeki eğitim öğretim yılı sonunda çocuklarımız af ya da benzeri beklenti içinde olmasınlar. Devamsızlık ve sınıf tekrarı konusunda çok ciddiyiz.” sözleriyle ifade ettiği duyuruldu.

Bu örneğe baktığımızda esasen sorulması gereken sorular şunlar:

  • Önceki yıllardaki bakanlar hangi kriterlere göre devamsızlığı affetti?
  • Devamsızlık yapan öğrencilerin üniversite sınavlarındaki başarı durumu devam edenlerle karşılaştırıldığında nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

İkinci örnekle devam ediyorum. Sayın bakan sadece devamsızlık değil, Açık Lise’ye de geçişler konusunda da benzer bir şekilde tedbirler uygulayacaklarını ifade ederek “Açık liseye kaymalarla ilgili de bir dizi tedbiri önümüzdeki günlerde mevzuat değişiklikleriyle almış olacağız.” ifadesini kullanmıştı. Takip eden günlerde de mevzuat değişikliğine gidilerek devamsızlık ve Açık Lise’ye geçişler konusunda gerçekten de ciddi önlemler alındığına şahit olduk.

Bu bağlamda öğrencilerin okul tercihleri hususunda da bazı sorularım var:

  • Açık Lise’ye geçen öğrencilerin üniversiteye giriş sınavlarındaki başarı düzeyleri ayrıldıkları okullarındaki akranlarının başarı düzeyleri ile karşılaştırılıyor mu?
  • Özel ve kamu liselerinde öğrencilerin lise not ortalamaları ile üniversiteye giriş sınavlarındaki başarı düzeyleri arasındaki ilişkiler karşılaştırmalı olarak inceleniyor mu, ciddi bir farklılık varsa bu farklılıkların sebepleri inceleniyor mu?
  • Benzer bir şekilde, kırsal ve kentsel alanlardaki kamu liselerindeki öğrencilerin lise not ortalamaları ile üniversiteye giriş sınavlarındaki başarı düzeyleri arasındaki ilişkiler karşılaştırmalı olarak inceleniyor mu?
  • Dershanelere giden ve gitmeyen öğrenciler için benzer karşılaştırmalar yapılıyor mu?

Esasen bu sorulara verilen cevaplarla, öğrencilerin gittiği okulun tipi, o okullarda elde ettikleri mezuniyet ortalaması, dershaneye gitme durumları ve üniversiteye giriş sınavında elde ettikleri yüzdelik dereceler arasındaki ilişki detaylı olarak incelenirse çok ilginç sonuçların ortaya çıkacağına inanıyorum.

Hatta, şeytanın sor dediği bir soru daha var aklımda:

  • Her yıl haberlerde rastladığımız “üniversite sınavından sıfır çeken” öğrencilerin lise mezuniyet ortalamaları hiç incelendi mi?

Bu sorular, temel düzeyde durum tespiti için önem arz etmenin yanı sıra, elde edeceğimiz cevaplar bize bir sonraki adımda soracağımız “NEDEN?” sorusu için ciddi anlamda yol gösterici olacaktır.

Haftaya kaldığımız yerden devam edelim…

Doğa gibi “ol”mak!
Özhan Özdemir

Bir çiçeğin EGO’su yoktur. En renkli olma, en geniş yapraklı olma, en güzel kokma kaygısı yoktur çiçeğin.”EN” yoktur doğada.
Doğada sadece olan olur. Bir ağaç, bir başka ağacın meyvesinden sebeplensin diye onunla arkadaşlık kurmaz, açmadığı dalın nimetinden medet ummaz. İşi hallolsun diye dost olmaz bir kirpi, bir kaplumbağa ile !
– Doğada menfaat yoktur-
Ya da kısa diye boyu,diğer fidandan, psikolojisi bozulmaz hiçbir Filiz’in. Olduğu halini kabul eder,diğerinin. Bir maymunun ağaca tırmanma yeteneğine imrenmez bir su yılanı.
-Doğada kıyas yoktur-
Yaşam yaşamla beslenir doğada. Doğadakiler bilir ki herşey bir dir, herşey birbirine muhtaçtır ve görünmez halkalarla herşey birbirine bağlıdır. Bir aslanın bile saygısı vardır avladığı geyiğe.
Mutlu bir çift güvercinin huzurunu bozmak isteyen kokoş, dişi bir antilop yoktur doğada.
Aynı dalda hiçbir yaprak, yerinden rahatsız değildir ve saygı duyar tutunduğu dala.
-Doğada yerini yadırgama yoktur-
Toprak, türlü türlü sebzeyi verirken, o ya da bu faydalansın diye ayrım yapmaz.
Güneş, ışığını kişiye göre esirgemez.
-Doğada bencillik yoktur-
Bir kartal yavrusu yuvadan uçtuğunda,
nasıl yuva kuracağını öğrenerek ayrılmıştır yuvasından. Yavrusu olunca doğuştan kodlanmış öğretileriyle besler ve büyütür yavrularını.
-Doğada ihanet yoktur-

Eğer sağlık açısından bir kusuru yoksa doğada şişman bir kuş görmek zordur ya da olması gerekenden çok ağır bir geyik!
-Doğada ihtiyacından fazlasını istemek yoktur-
Gelgelelim, doğanın bir parçası olduğu,
Varsayılan bizler, yani insan, doğadan uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz insanlıktan. Bastığımız toprağa yabancılaştıkça yabancılaşıyoruz birbirimize.

-Doğada kavga vardır elbette ama savaş yoktur-
Doğudaki kargaların, Batı’dakilere savaş ilan ettiğini göremezsin.
Miş gibi Muş gibi yapmak yoktur doğada. Öfkeliyse öfke vardır, mutluysa sevinç.. Coşkuluysa bir tavuskuşu, üzgünmüş gibi davranmaz.
Gibi gibi davranmak, Miş gibi olmak… Maske takmak… Yoktur doğada!
Bir tırtılı göremezsin, kelebek taklidi yaparken…
Doğa gibi “OL” mak lazım!
Ve tabiat gibi,
Güzel,sonsuz ve kutsal..

Exit mobile version