Yalnızlık Yoksunluğu
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Yalnızlık ilginç bir kelime. Her ne kadar çoğu zaman insanın tek başına, kimsesiz kalması gibi negatif anlamı ile ön plana çıksa da, kendini dış dünyadan soyutlayarak tek başına kalma tercihinin de bu kelime ile ifade edildiğini unutmamak gerekiyor. İslam’da tefekkür, Budizm’de ise meditasyon kavramları da esasen mecburiyetten değil, bir tercih olarak yalnız kalma eylemi ile ilişkilendirilebildiğini de hatırlatmış olalım.

Yalnızlığın önemine değinen Fransız yazar Albert Camus “Dünyayı anlamak için bazen ondan yüz çevirmek gerekir.” diyor. Bu anlamda gerçek yalnızlığın fiziksel değil de zihinsel olduğunu ifade eden meşhur Roma kralı Marcus Aurelius ise “İnsan hiçbir yerde kendi ruhundan daha sessiz ve daha rahat bir inziva yeri bulamaz.” diyerek durumu çok güzel özetliyor.

Geçtiğimiz yıl Almanya’da yapılan bir araştırmada, zihinsel yalnızlığın problem çözme, yaratıcılığı artırma ve özdeğer duygusuna katkı sağlama konusunda insanlara yardımcı olabileceği, ancak bireylerin günümüzde tam aksi yönde davranarak, diğer insanlarla meşgul olmayı tercih ettiklerini ortaya koyuyor.

Araştırmacılar özellikle akıllı telefonların dikkat dağıtmakla kalmayıp, her türlü bilgiye ulaşmayı kolaylaştırmaları sebebiyle düşünme alışkanlığının kaybına katkıda bulunduğuna işaret ediyor. Bunun sonucunda ise özellikle de olumsuz düşünmeye eğilimli bireylerin kendi düşünceleriyle vakit geçirmekte zorlandıklarını ifade ediyorlar.

Benzer bir şekilde, Digital Minimalism kitabının yazarı Cal Newport 2019 yılında kaleme aldığı kitabında dijital dünyanın insanlarda yarattığı “kendi düşüncelerinizle baş başa sıfıra yakın zaman geçirme” durumu olarak özetleyebileceğimiz ‘yalnızlık yoksunluğu’ tehlikesine dikkat çekerek cep telefonu gibi hayatı kolaylaştıran dijital cihazların aslında bizi daha dağınık, daha endişeli ve olumlu bir şekilde kendimizle daha az baş başa kalan bireyler haline getirdiğine işaret ediyordu.

Newport’un ne kadar haklı olduğunu ise kendisini bir mağaraya kapattıktan tam 500 gün sonra geçtiğimiz Nisan ayında ilk kez gün ışığına çıkan 50 yaşındaki bir İspanyol kadın sporcu ispatladı. İnsanın fiziksel ve psikolojik olarak aşırı yalnızlık ve yoksunlukla nasıl başa çıkabileceğini araştıran bir deney için gönüllü olarak yerin 70 metre altındaki karanlık bir mağarada yaklaşık bir buçuk yıl geçiren Beatriz Flamini, zihinsel olarak “kendisi ile çok iyi anlaşarak” yer altında geçirdiği sürenin ne kadar uzun olduğunu 65. günden itibaren hissetmediğini ifade etmiş.

Zamanı sakince ve amaçlı bir şekilde 60 kitap okuyarak, tecrübelerini yazarak ve çizerek, örgü örerek ve en nihayetinde eğlenerek geçirdiğini ifade eden Flamini “Bıraksalar 500 gün daha kalabilirdim” diyecek kadar da iddialı.

Esasen, 50 yaşındaki Flamini’nin bu tecrübesi ‘dijital arınma’ konusundaki önerilerimizin neden gençlerin değil de olgun yaşlardaki bireylerin daha fazla ilgisini çektiğini de gösteriyor.

Einstein’ın da dediği gibi:

“Yalnızlık gençken acı vericidir, ama olgunlaştıkça keyif vermeye başlar.”

Çıkar telefonunu
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Dünya çapında iPhone’un en pahalı satıldığı ülke olma rekoru Türkiye’ye ait. Bir gazetede yayınlanan verilere baktığımızda, 128 GB iPhone 14 modellerinin $1842 liste fiyatı ile satıldığı Türkiye’nin en yakın rakibi olan Brezilya’daki satış fiyatına bile $300 fark attığını görüyoruz.

İlginç olan durum ise şu: iPhone 12 çıktığı günlerde bir doktora çalışması için gerçekleştireceğimiz anket çalışmasına yeterince katılımcı bulmakta zorlanmıştık. Pek çok iPhone kullanıcısı fiyat performans kaygılarını sebebiyle yeni modele geçmekte tereddüt ediyordu.

Günümüzde ise, Apple ürünlerine kur farkından dolayı peş peşe iki kez zam yaptığı halde ürünün en pahalı modelleri dahil halen alıcı buluyor. Yurtdışından sözde daha hesaplı bir fiyatla getirildiği halde yine de çok pahalı olan telefonları saymıyorum bile.

Pandemi’nin hemen ardından döviz kurlarında ve enflasyonda yaşanan ciddi yükseliş insanları nakitte kalmak yerine emtiaya yöneltti. Örneğin, sıfır araçlara olan talep arttı. Fahiş fiyatların üzerine ilave ücret ve komisyonlar ödeyerek araç almak üzere sıraya giren insanlar araç bulamaz oldu. Kimileri ise emlak yatırımına kaydı, yanı başımızdaki savaşın da etkisiyle ev fiyatları roket gibi fırladı. Nakitte kalmak istemeyen insanların cep telefonu, bilgisayar, beyaz eşya ve diğer pek çok ürüne olan talebi de fiyat artışlarına rağmen azalma göstermedi.

O yüzden de, bir dönem iPhone 12’yi pahalı bularak almak istemeyen insanların şu anda geçmişte olduğu gibi tekrar “yarın daha pahalı olur” argümanı ile iPhone 14’ü dünyanın en pahalı fiyatı ile satın almasını yadırgamamak lazım. Çünkü, yüksek enflasyonun en önemli etkilerinden birisi insanları stokçuluğa, ihtiyacı olmayan ürünleri satın almaya iterek fiyat artışlarını tetikleyen bir kısır döngünün sürmesine sebep olmasıdır.

Bu filmi uzunca bir aradan sonra tekrar izliyor olmamız oldukça üzücü!

Cehennem’in 8. Çukuru
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Dante, İlahi Komedya adlı eserinde Cehennem’i anlatırken 8. çukuru hilecilere, bu çukurun 4. hendeğini ise kahinlere ayırmıştır. Geleceği doğru olarak görebildiğini iddia eden bu kişilere verilen ceza, sonsuza dek başları dönük bir şekilde geriye bakarak, önlerini hiç görmeden yürümektir.

İki hafta içerisinde Rahmetli Barış Manço’nun kaybedeni olmayan “Adam Olacak Çocuk” programında olduğu gibi herkesin kazandığı iki seçim birden gerçekleştirdik. Her ne kadar seçimlerin siyasi kısmı bol kazananlı tamamlanmış olsa da, bir de tahminlerin gerçekleştiği seçim anketleri vardı ki, maalesef yurtdışı merkezli bahis şirketleri bile ülkemizdeki araştırma şirketlerinin büyük bir kısmından daha başarılı bahis oranları ile seçim sonuçlarını tahmin etmeyi başardı.

İstatistik, verileri toplayıp analiz etmek, yorumlamak ve sunmak için kullanılan yöntemlerden oluşan bir bilimdir. İstatistik biliminden tıptan mühendisliğe, ekonomiden psikolojiye kadar tüm disiplinler yararlanır ve sınırlı miktarda veriyi analiz ederek bütüne yönelik öngörülerde bulunurlar.

Hâl böyleyken, seçim sonuçlarına ilişkin öngörülerde bulunmak için siyasi partilerin ya da basın kuruluşlarının önemli miktarlarda paralar akıttığı araştırma şirketlerinin seçimlerin sonuçlarına yönelik başarısızlıklarının sebepleri mutlaka araştırılmalıdır. Çünkü, istatistiksel açıdan baktığımızda, bir projeksiyonun başarısızlığının ardında ya kullanılan veriler, ya analizler ya da yorumlama aşamasına yaşanan sorunlar yatıyordur.

Seçim örneği üzerinde gidersek, eğer veriler eksik ya da hatalı toplanmışsa, farklı demografik özelliklerde seçmen davranışlarını yeterli şekilde temsil edemeyeceği için sonuçların hatalı olması muhtemeldir. Benzer bir şekilde, verilerin yapısına uygun istatistiksel yöntemler kullanılmaması ya da bulguların yanlış yorumlanması durumunda da benzer sıkıntılar yaşanabilir.

Bir de kasıtlı olarak sonuçların manipüle edilme ihtimali var ki, kamuoyunun hatalı yönlendirilmesine yönelik sosyal ağlarda gerçekleştirilen dezenformasyon kampanyaları ile seçim sonuçlarının arzu edilen yönde evrilmesine yönelik çabalarda bulunulabilir.

Kişisel görüşümü sorarsanız, sonuçları kamuoyu ile paylaşılan ve seçimler gibi toplumsal davranışları etkileme potansiyeline sahip olan araştırmaların yetkili kurumların izin ve denetimlerine bağlı olarak gerçekleştirilmelerine yönelik düzenlemelerin bir an önce gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ayrıca, bulgularını kamuoyu ile paylaşan araştırma şirketleri, başarısızlık durumunda bu öngörülerinin neden başarılı olamadığını şeffaf olarak açıklamakla yükümlü olmalıdır. Dezenformasyon amaçlı paylaşımlara yönelik cezai yaptırımlar söz konusu olmadığı sürece kamuoyunun bu şirketlere yönelik olumsuz algısının ortadan kaldırılması mümkün olmayacaktır.

Uçaklarda anons edilen tek telefon markası
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Hatırlar mısınız bilemem, bundan tam 7 yıl önce Samsung Note 7 modeli piyasaya çıktığında bataryaların aşırı ısınması sonucu yaşanan patlama ve yangın vakaları sonrasında ürünler ivedilikle geri çekilmek zorunda kalmıştı.

İşte o dönemde uçaklarda kalkış öncesi anonslarda Samsung Note 7 model telefonu olanların telefonlarını açmamaları ve uçuş ekibi ile iletişime geçmeleri konusunda uyarılar yapılıyordu. Günümüzde uçuş öncesi gerçekleştirilen anonslara eklenen “telefonlarınızı uçuş süresince şarj etmeyin, ısınma hissederseniz uçuş ekibine bildirin” uyarısının da o dönemden bir hatıra olarak kaldığını hatırlamış olayım.

Teknolojik gelişmeler ne kadar hızlı olursa olsun, artan enerji ihtiyacına yönelik batarya ömrünü uzatmaya yönelik çabaların geriden gelmesi sonucu çözümü batarya kapasitesini yükseltmekte bulmak, hızlı şarj ve yoğun kullanım gibi durumlarda ısınma riskini de beraberinde getiriyor.

Geçtiğimiz günlerde BBC’de yayınlanan bir haberde Londra’da patlayan bir elektrikli bisiklet örneği verilerek bu duruma işaret edildi. Haberde, itfaiye yetkililerinin son dönemde normalden daha fazla lityum pilli elektrikli scooter ve bisikletlerin patladığını belirterek bu taşıtların evlerin içinde veya kapalı yerlerde tutulmaması konusunda uyardığı belirtilmiş. Çünkü, sadece Londra’da bu yıl içerisinde 52 elektrikli bisiklet ve 12 elektrikli scooter patlaması sonucu oluşan yangın rapor edilmiş.

İster istemez akla rekabetçi piyasayı domine etmeye başlayan ucuz telefon modelleri ve sokakları köşe bucak kaplayan e-scooterlar geliyor. Umarım “elinde patlamak” deyiminin haberlerde sadece mecazi anlamda kullanımına şahit oluruz…

Masum değiliz hiç birimiz
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Gençler bilmeyebilir, eskiden sanırım her 5 yılda bir genel nüfus sayımı yapılır, sayımın yapılacağı gün sokağa çıkma yasağı olur, evlerimizde sayım memurunun geleceği saati beklerdik. Neyse ki artık adrese dayalı nüfus sistemi sayesinde daha gerçekçi verilerle nüfus istatistikleri oluşturulabiliyor.

Sanırım günümüzde devletin tamamen dijitalleşemeyen sadece seçim sistemi kaldı. En azından oyların sayılıp sisteme aktarılana kadarki kısmı halen geleneksel usullerle gerçekleşiyor ve ne kadar gözlemci eşliğinde olursa olsun sorunlar ve itirazlar hiç bitmiyor.

Son referandumda oy verdikten sonra kimliğimin kontrol edilmeden bir başkasına verildiğini (ve o kişinin çoktan arabasına binip şehrin öte ucuna gittiğini) öğrendiğimde ortalığı ayağa kaldırmıştım! Bugünkü seçimde ise kabine girdiğimde oy pusulalarından sadece birisinin verildiğini fark edip diğerini istemek üzere geri döndüğümde görevlileri eksik pusula verdiklerine inandırmam epey zor oldu! Seçim sandıkları ya da en azından sandık işlemleri tamamen dijitalleşene kadar bu gibi sıkıntıların yanı sıra seçimlere hile karıştırılmasına ilişkin iddia ve itirazlar hiç bitmeyecek.

Ancak geçmişte kullanılan parmak boyama gibi çözümleri de rencide edici bir uygulama olarak gördüğüm için hiçbir zaman tasvip etmedim. O yüzden de bu uygulama tamamen kaldırılana kadar oy kullanmamayı tercih ettim. Çünkü, bana göre seçmenin parmağını boyamak, onu potansiyel bir suçlu konumuna koymaktan farksız. Bu durum da aksi ispat edilene kadar insanların suçlanamayacağı görüşüne dayanan ‘Masumiyet Karinesi’ne tamamen aykırı bir uygulama.

Pratikte ise maalesef çoğu zaman Masumiyet Karinesi’nin tam tersi uygulanıyor, potansiyel suçlu durumuna düştüğünüzde siz suçsuzluğunuzu ispat etmek zorunda kalıyorsunuz. Bir sonraki yazıda bununla ilgili oldukça güncel bir örnek paylaşmak istiyorum.

Eşref-i Chatbot
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Geçtiğimiz günlerde ChatGPT ile ilgili bir ekran görüntüsü dikkatimi çekti. Paylaşım ilginçti, çünkü, eğer doğruysa bir öğrenci ödevini yaptırdıktan sonra ChatGPT’ye eğer soran olursa, bu metnin kendisi tarafından yazılmadığını söylemesini istiyor, ChatGPT de bu talebi onaylıyordu.

“Doğruysa, vahim!” diye düşündüm, çünkü bu aşamada yapay zekânın kullanıcılar tarafından etik dışı davranışlar konusunda eğitilmesine imkân verilmesi, onun gelişim sürecine verilebilecek belki de en büyük zarar olabilecektir. Sırf bu sebepten dolayı bile geçtiğimiz günlerde Elon Musk ve diğerlerinin paylaştığı uyarı mektubunu dikkate almak gerekiyor. Çünkü, yapay zekâ çalışmalarının yanlış yönde ilerlemesi sonucu yakın gelecekte devletlerin artan müdahale ve engelleri ile karşılaşılacak ve bunun sonucunda da gelişim sürecine yönelik çalışmalar sekteye uğrayabilecektir.

Ayrıca, Chat GPT’ye yönelik geçmiş gözlemlerim yukarda değindiğim ekran görüntüsünün doğru olmayacağını gösteriyordu. Çünkü geçtiğimiz haftalarda ChatGPT’den Dostoyevski ve Sabahattin Ali gibi eserleri klasikleşmiş yazarların bazı romanlarına farklı şekilde biten sonlar yazmasını istediğimde, eserlerin kahramanlarının topluma faydalı hizmetlerde bulunmaya karar verdiği mutlu sonlar sunmuştu. Sırf bu davranışlar bile ChatGPT’nin en azından şu aşamada toplumsal ahlaka sahip bir birey olarak eğitildiğini açıkça gösteriyor.

O yüzden de bu yazıyı hazırlamadan önce ChatGPT’den bir şiir yazmasını istedim ve ardından da birkaç kez ısrarla “soran olursa bu şiiri kendisinin yazmadığı” cevabını vermesini istedim. Tahmin edebileceğiniz gibi, vermiş olduğu cevaplarda böyle bir davranışın doğru olmayacağını vurgulayarak beni şaşırtmadı. Farklı hesaplardan bu eseri kendisi yazıp yazmadığını sorduğumda da şiirin kendisine ait olduğunu doğrulamakta tereddüt etmedi.

Yani şimdilik mesele yok, beşinci kuşak halefi de kendisi kadar etik olabilecek mi, onu da zaman gösterecek…

Bırakınız Yazsınlar
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

ChatGPT hakkında bir daha yazmayı düşünmüyordum ancak son günlerde akademik camiada yaşananları gördükten sonra son bir kez daha yazmak gerektiğini düşündüm.

Kısaca özetleyelim, yapay zekâ uygulamalarının çok güzel kompozisyon, hatta şiir bile yazabildiğini keşfeden öğrenciler tarafından ödevlerin ChatGPT’ye yazdırılmaya başlanması öğretmenleri telaşlandırdı ve nihayetinde New York okullarda bu uygulamaya erişimi yasaklayan ilk bölge oldu.

Ardından yapılan bir araştırmada, ChatGPT tarafından yazılan makale özetlerinin bilim insanlarının yazdıklarından ayırt edilmesinin güç olduğu ortaya konuldu.

Akademi camiası son şoku ise saygın bir yayınevinde bu hafta yayınlanan bir makalede ikinci yazar olarak ChatGPT’nin yer alması ile yaşadı.

Bunun sonucunda da şu soru tartışılaya başlandı:

Akademik makalelerde yapay zekâ’nın araştırmacıların yerini alması ne kadar doğru?

Bu durum, biraz geçtiğimiz yıl yabancı kitapların yapay zekâ ile çalışan çeviri uygulamaları tarafından tercüme edilmesinin ne kadar doğru olduğu tartışmalarından çok farklı değil aslında!

Kişisel kanaatim biraz şaşırtıcı gelebilir ancak ben bilimsel bir çalışmanın literatür taraması olarak adlandırdığımız kısmının yapay zekâ tarafından yazılmasında hiçbir sakınca görmüyorum. Hatta, yayınevleri tarafından talep edilen fahiş erişim ücretleri yüzünden sınırlı sayıda çalışmaya atıfta bulunabilen araştırmacılar yerine binlerce yayına aynı anda erişim imkânı sunulan bir yapay zekâ uygulamasının çok daha kapsamlı bir şekilde literatür özeti hazırlayabileceğini düşünüyorum.

Hatta, muhtemelen yayınevlerine erişiminin engellenmesi durumunda yapay zekâ’nın bile korsan paylaşım sitelerinden makale ve kitap indirmenin yollarını öğreneceğini düşünüyorum!

Yapay Zekâ’nın Yanlış Cevapladığı Tek Soru
Prof. Mustafa Zihni Tunca

Sevgili Atıf Ünaldı yapay zekâ ile sohbet eder de, ben edemez miyim? Şaka bir yana, bu sıralar basının ilgisini üzerine çekmeyi başaran ChatGPT hakkında geçtiğimiz gün New York Times gazetesinde bir haber yayınlandı. Gazete tarafından, yapay zekâ’ya ilkokul 4. Sınıf öğrencisi gibi düşünerek bir kompozisyon yazması istenmiş ve elde edilen metinlerin öğretmenler başta olmak üzere farklı uzmanlar tarafından değerlendirilmiş. Uzmanların hiçbirisi bu metinlerin yapay zekâ mı yoksa çocuklar tarafından mı yazıldığını ayırt edememişler.

Bu haberi okuduktan sonra ChatGPT’nin sınırlarını kendi gözlerimle görebilmek için ben de kendisine bazı sorular sormaya karar verdim. Sayın Ünaldı’nın yazısında belirttiği gibi, ChatGPT bazı sorular karşısında öngörüde bulunma konusunda eğitilmediğini üstüne basarak vurgulamaktan çekinmiyor.

O yüzden de, sorduğum sorulara verdiği cevapların kalitesini, ne düzeyde başarılı karşılaştırmalar yapabildiğini ve yorumlama kabiliyetini gözlemlemeye çalıştım. Görüşmeyi İngilizce yapmayı tercih ettim ve ilk etapta kendisi hakkında basit sorularla başladım.

Siri’den daha başarılı olup olmadığı, kendisine sorulan en zor sorunun ne olduğu, cevap vermek için ihtiyaç duyduğu en uzun süre, bugüne kadar sorulan toplam soru sayısı, makale ya da şiir yazmaktan hangisinin daha zor olduğu, kaç kitap okuduğu ve kendisini taciz edenlere karşı tepkisinin ne olduğu gibi sorular sordum. Tahmin edebileceğiniz gibi bu soruları basit buldu ve birbirine benzeyen oldukça politik cevaplarla geçiştirdi.

Cevap vermeyeceğini bildiğim sorularla devam ettim. Tanrının varlığını ispat edip edemeyeceğini sordum mesela. Kıyametin ne zaman kopacağını da sordum. Trump hakkında espri yapmasını istedim. İnançlara ve kişisel mahremiyete saygıdan ötürü bu sorulara cevap vermek istemediğini ifade etti. Bazı sorulara cevap vermeme konusundaki tavrının sebebini sorduğumda ise sadece programlandığı şekilde hareket ettiğini, keyfi olarak cevap vermeme gibi bir tercih seçeneği olmadığını vurguladı.

Bir espri yapmasını istediğimde ise beni kırmayarak Siri gibi oldukça sıradan bir espri yaptı. Espri yapma konusunda ne kadar zeki olduğunu test etmek için bu kez Satürn ile ilgili bir espri yapmasını istedim. Anında yaptı espriyi. Aynı konuda birden fazla espri yapabilme becerisine sahip olup olmadığını görebilmek için Satürn hakkında farklı bir espri daha yapmasını istedim. O isteğimi de anında gerçekleştirdi. Sohbetimiz İngilizce olduğu için yaptığı esprilerin sadece İngilizce bilenlerin komik bulacağı şeyler olduğunu da not düşmüş olalım.

Ardından, genel kültür bilgisini ölçmek için, daha önce pek karşılaşmadığını düşündüğüm bazı spesifik sorularla devam ettim. Socrates’in neden hiç kitap yazmadığı, geçmişte saat kulelerinin çiftçiler açısından bir öneme sahip olup olmadığı, dünyada bugüne kadar kaç kişinin yaşadığı, savaşlarda en çok düşman askeri öldüren komutanın kim olduğu, sergilenen Mona Lisa tablosunun gerçek olup olmadığı, magnezyum takviyelerini almak için en uygun saatin ne olduğu, Orwell’in eserlerinin ortak noktaları ve bugüne kadar cehennem konulu kaç kitap yazıldığı gibi bilgileri sorduğumda anında oldukça tatmin edici cevaplar vermeyi başardı.

Bir sonraki adımda, farklı bilgileri bir araya getirip karşılaştırma yapması gereken sorulara geçtim. Dostoyevski ile Tolstoy’un eserlerinin benzer ve farklı yanlarını, Spielberg ve Tarantino filmlerini birbirinden ayıran noktaları, Dali ve Picasso’nun eserlerinin karşılaştırılması, 1984 ile Cesur Yeni Dünya romanlarının ortak özellikleri ve son olarak da, 80’ler ve milenyum sonrası fotoğraf sanatında yaşanan değişimi sorduğumda bir saniye bile beklemeden net ve kapsamlı cevaplar vermekte gecikmedi.

Bu noktaya kadar sorduğum sorular bir şekilde İnternet’te arayarak biraz zaman alsa da cevaplandırılabilecek sorulardı. Bir sonraki turda sahip olduğu verileri yorumlayarak cevaplaması gereken sorulara geçmeye karar verdim. Yakın gelecekte dünyanın merkezine kadar inen bir delik açılabilir mi, insanlar ay ile dünyayı bir halat ile birbirine bağlayabilir mi, mevcut teknoloji ile bir gökdelen en fazla kaç katlı olabilir, aynı anda dünyada en fazla kaç kişi yaşayabilir ve gelecekte bilim insanları ölümsüzleştirebilir mi sorularını sordum.

ChatGPT, bu sorulardan bazılarının cevabının teknik olarak mümkün olmakla beraber, pratikte imkânsız göründüğünü ifade ederken, bazı soruları cevaplayabilmek için çok farklı kriterlerin göz önüne alınması gerektiğini bildirdi. Örneğin, bilim asla ölüme çare olamayacaktı, dünyanın merkezine inmek pratikte mümkün olamazdı, aynı anda dünyada yaşayabilecek kişi sayısı ve gökdelenin büyüklüğü ise pek çok kriterlere bağlıydı.

Varsayımları çeşitlendirerek soruları yineledim, örneğin 2022 itibariyle dünyadaki mevcut kaynakların en fazla kaç kişiyi beslemeye yeteceğini sorduğumda öngörüde bulunmak için daha fazla kriterin göz önüne alınması gerektiğini söyleyerek geçiştirdi. Gökdelen sorusunu ise Everest’in zirvesine en fazla kaç katlı gökdelen dikilebilir şeklinde güncellediğimde oraya bir gökdelen dikilmesinin imkânsız olduğunu açıklayan argümanlar sundu.

Son olarak sohbeti birkaç ilginç soru ile tamamlamaya karar verdim. Dünya düz mü diye sordum, değil dedi ve gerekçelerini sıraladı. Peki, neden bazı insanlar düz olduğuna inanıyor diye sorduğumda, komplo teorilerinin insanları nasıl etkilediğini anlattı. Sosyal medya dezenformasyon yayar mı diye sordum, kesinlikle yayabilir dedi ve gerekçelerini sıraladı. Arakan katliamının sorumlusu gerçekten sosyal medya mı diye sorduğumda ise öyle olduğunu onayladı ve sürecin nasıl geliştiğini, Facebook’un da bu gerçeği kabul ettiğini detaylı olarak anlattı.

Daha zor bir soru sormalıydım, “Gözleri görmeyen bir insana pembe rengi nasıl anlatırsın?” diye sordum ki bu soruyu pek çok kişi cevaplamakta zorlanacaktır diye düşünüyorum. Bir saniye içinde verdiği güzel cevabı aynen burada paylaşmak istiyorum:

“Görme engelli birine renkleri tarif etmek zor olabilir çünkü onlar renkleri görmeyi hiç deneyimlememişlerdir ve onlar için bir referans çerçevesi olmayabilir. Kör bir kişiye pembe rengi tarif etmenin birkaç yolu:

Genellikle aşk ve duygu ile ilişkilendirildiği için pembeyi sıcak bir renk olarak tanımlayabilirsiniz.

Pembeyi, kişinin aşina olabileceği diğer duyusal deneyimler açısından tanımlamaya
çalışabilirsiniz. Örneğin, pembenin yumuşak, kadifemsi bir gülün rengine veya olgun bir karpuzun iç rengine benzediğini söyleyebilirsiniz.

Pembeyi kişinin aşina olabileceği diğer renklerle karşılaştırarak da tanımlayabilirsiniz. Örneğin, pembenin kırmızıya benzer olduğunu ancak daha yumuşak ve daha hafif olduğunu söyleyebilirsiniz.

Son olarak, pembenin sizde uyandırdığı duygu veya hisleri tanımlamaya çalışabilirsiniz. Örneğin, pembenin sizi mutlu ya da sakin hissettirdiğini söyleyebilirsiniz.

Herkesin renkleri farklı deneyimlediğini ve yorumladığını akılda tutmak önemlidir, bu nedenle görme engelli birine pembenin gerçek doğasını doğru bir şekilde aktarmak zor olabilir. Bununla birlikte, betimleyici bir dil kullanarak ve diğer duyusal deneyimlerle karşılaştırmalar yaparak, kişiye pembenin neye benzediği konusunda bir fikir verebilirsiniz.”

Son olarak da eğitiminde kullanılan Türkçe veri tabanını da test etmek için “Her şey seninle güzel” şarkısının hangi dile ait olduğunu sordum. Cevap olarak şarkının Türkçe olduğunu ve Türkiye’de Mustafa Sandal tarafından seslendirilen meşhur bir parça olduğunu söyledi.

En azından şarkıyı söyleyen kişiyi yanlış bilerek hatalı bir cevap vermişti. Gerçi ben şarkıcısı sormamıştım ama nihayetinde bir hatasını bulmanın mutluluğu içinde görüşmeyi tamamladım.

Ormanı Sevgi Korur

Başlığımızın bir ortaokul kompozisyon ödevinin başlığı gibi olduğunun farkındayım. Orman Genel Müdürlüğü tarafından yerleştirilen ve şehirler arası yolculuklarda yanından geçerken pek okumadığımız, çok sayıda tabeladan sadece birisidir bu.

“Ormanı bekçi değil sevgi korur” itirafı aslında her türlü yasal düzenlemeye, yoğun denetimlere ve hatta caydırıcı olması beklenen cezai müeyyidelere rağmen her yıl kaybettiğimiz ormanların yaptırımlarla bir yere kadar korunabileceğinin göstergesidir.

Konumuza dönersek, bu örneği aslında dijital dünyada da sadece yasal düzenlemelerle, yüklü cezalarla, ya da erişim yasaklarıyla dezenformasyonun önüne geçilemeyeceğini hatırlatmak için verdim.

Hatırlayalım, İstiklal’de patlama oluyor, herkes endişe içinde, insanlar neler olup bittiğini anlamak için Twitter’a hücum ediyor. Henüz herhangi bir resmî açıklama yok ama atılan görüntüler ve video paylaşımları olayın ciddiyetini gösteriyor. Ardından gerçek dışı görüntü ve açıklamalar da paylaşıma girmeye başlıyor. Geçmiş olayların kamera kayıtları da her zamanki gibi yeniymiş gibi sunuluyor. Hatta, yerli ve yabancı medya kuruluşlarından bazıları bile bu sahte görüntülere mal bulmuş mağribi gibi atlıyor ve ‘son dakika’ etiketiyle paylaşmaya başlıyorlar.

Aradan iki saat civarında süre geçiyor ve bir bakıyorsunuz Twitter çökmüş, Instagram çalışmıyor, WhatsApp gönderileriniz iletilemiyor! Ardından BTK’nın yasal haklarını kullanarak sosyal ağların bant genişliğini daraltma kararı aldığını öğreniyorsunuz. Kimse kusura bakmasın ama ben bu tarz erişim engellerini araçla çıplaklar kampının yanından geçerken çocuklarınızdan gözlerini kapatmalarını istemeye benzetiyorum.

Dezenformasyonla mücadele de tıpkı orman yangınlarını önleme gibi oldukça zor. Sadece Twitter’da, Dünya Kupası karşılaşmaları oynanırken saniyede 20 bin tweet atılıyor. Böyle bir platformda dezenformasyonu erişim engeli ile sadece geçici bir süre kontrol altında tutabilirsiniz ve bu tarz önlemler uzun vadede bireyleri VPN benzeri çözümlere yönlendirir ki bu daha ciddi sıkıntılara yol açar.

Alternatif çözüm önerileri geliştirilebilir mi diye sorarsanız, benim başarılı olacağına inandığım oldukça radikal bir önerim var. Önümüzdeki günlerde onu da paylaşırız belki…

Dijital Keneler
Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Twitter ve Facebook geçtiğimiz günlerde yine sahte hesaplara karşı savaş başlatmış. Hatırlarsanız Elon Musk Twitter’da sahte hesap sayısının %5’in üzerinde olma ihtimalini bahane ederek sosyal ağı satın almaktan vazgeçmeye çalışmış ve taraflar mahkemelik olmuştu.

Sahte hesapların kökünü kazımanın kolay olmadığını esasen Musk da biliyor. Kaldı ki kendi pek çok spekülatif paylaşımının da en az sahte hesapların provokatif, nefret ve zorbalık içeren ya da pornografik paylaşımları kadar zararlı olduğu biliniyor.

Ayrıca, en ileri yapay zekâ teknolojiler ile dahi sahte hesapların tamamen yok edilme ihtimali bulunmuyor. Bunun sebebi ise insanoğlunun pratik zekâsının her zaman yapay zekâdan bir adım önde olduğu gerçeğidir. Bunun en güzel örneği ise geçtiğimiz günlerde Katarlı bir profesör tarafından aşı karşıtı gruplarda yer alan paylaşımlarda belirli kelimeler yerine havuç emojisi kullanıldığının ortaya çıkarılmasıydı.

BBC’de yer alan habere göre daha önce Facebook tarafından geçmişte pandemiye yönelik yanıltıcı bilgi yaydığı için kapatılan aşı karşıtı bir grup, ‘eğlenceli videolar’ başlığı altında geçen yıl tekrar kurulmuş ve halihazırda 250 binin üzerinde üyesi bulunuyor. Grup yöneticileri, grubun yapay zekâ tarafından tespitini zorlaştırmak için paylaşımlarda aşı ve Covid gibi kelimelerin kodlanarak kullanılmasını istiyor. O yüzden de kullanıcılar tarafından bu kelimeler yerine belirli sayıda havuç emojisi tercih ediliyor. Örneğin, paylaşımlardan birisinde “55 yaşındaki amcamda [2 havuç emojisi] sonrasında beyin tümörü görüldü” yazdığı görülüyor.

Aristo, ‘Retorik’ adlı eserinde tilki ile kirpinin öyküsüne değinir:

“Bir tilki ırmaktan geçerken suda sürüklenerek kayaların arasında sıkışmış ve kapana kısıldığı yerden uzun süre kurtulamayınca kalabalık bir kene sürüsünün saldırısına uğramış. Orada dolaşan bir kirpi tilkiye acıyarak keneleri sırtından kovmasını isteyip istemediğini sormuş. Tilki kabul etmemiş. Kirpi nedenini sorunca da şöyle demiş: Sırtımda keneler kanıma doymuş durumdalar, fazla kan emmiyorlar. Ama sen onları kovarsan ve yerlerine aç keneler gelirse kalan bütün kanımı bitirirler.”

Daha önce kapatılan bir grubun tıpkı virüs gibi mutasyona uğrayıp yapay zekâya karşı gizlenmeyi başararak 250 bin yeni üyeye ulaşabildiği bir dijital alemde belki de sosyal ağlar da tıpkı bu tilki gibi onlara karşı savaşmak yerine onları kontrol edilebilecek pozisyonlar yaratmaya çalışmalıdır…

Sosyoloji

Bozüyük İkbal’deyiz; 5 zeytin tanesi 8 lira. Kiloda ortalama 365 zeytin var. 5 zeytin 13,7 gram ve kilosu 584 liraya geliyor. Bunun enflasyonla ilgisi yok artık. Bu bir cinnet hali ve sosyolojinin alanı.” diyor sayın Şeref OĞUZ, son attığı twitlerden birisinde.

Aklıma emekli bir siyasetçinin bundan 8 yıl önceki sözleri geldi:

“Türkiye’de bazı bölgelere hükümetimizin verdiği destek nedeniyle her taraf zeytin tarlası olmuştur. Dağ taş zeytin ağaçlarıyla dolmuştur. Ama Türkiye’nin enerjiye de ihtiyacı var.”

Distopik romanlarıyla yakından tanıdığımız George Orwell “Fakirler Nasıl Ölür?” adlı kitabının bir bölümünde modern zamanlarda “bahardan keyif almak bir hainlik sayılır mı?” sorusuna cevap ararken şunları söylüyor:

Yazılarımda ‘doğa’ hakkında olumlu sözler etmemin eleştirel mektuplar alamama neden olacağını deneyimlerimden biliyorum. Bu tür mektuplarda en çok kullanılan eleştiri sözcükleri ‘aşırı duygusallık’ olsa da genellikle iki ayrı fikri aynı anda barındırıyorlar. Birinci görüşe göre insanlar memnuniyetsiz olmalı ve elindekiyle yetinmemeli, çünkü istediklerimizi çoğaltmak ve sahip olduğumuz şeylerden keyif almakla yetinmemek ödevimizdir. Diğer görüşün iddiası şu; makineler çağındayız ve makineleri sevmemek, hatta onların hakimiyetini sınırlamayı istemek geriye yönelmektir, gericiliktir ve saçmadır. Bu görüşü desteklemek için doğa sevgisinin kentleşmiş insanların zaaflarından biri olduğu, şehirlilerin doğanın gerçekte neye benzediğinden haberdar bile olmadığı öne sürülüyor.

Aradan 76 yıl geçmiş olmasına rağmen üzerine ekleyebilecek bir söz bulamadığım için bence de konuyu bir an önce sosyologlara havale etmeli…

Güzel günler göreceğiz

Gençler bilmeyebilir, 80’ler bizler için sadece siyasi olarak değil, sanat açısından da sıkıntılı bir dönemdi. Müzik dünyası arabesk ve taverna furyasına teslim olmuş vaziyetteydi. Yılların sanat müziği sanatçıları bile o dönemde müziği bırakmak ya da arabesk ve taverna müziklerine teslim olmak zorunda kaldıklarını itiraf ediyorlardı.

Sinema sektöründe ise 70’lerin erotik komedi filmleri furyası yerini artık çocuk yaştaki arabeskçilerin acılı aşk hikayelerini anlatan bol arabeskli filmlere bırakmıştı! O dönemi anlatan ‘Arabesk’ filminin bir belgesel niteliği taşıdığını bile söyleyebiliriz.

90’larda nasıl olduysa çocuklar ve yetişkinler pistten inmek zorunda kaldılar. Çünkü, bir avuç genç sektörün markajını aşarak pop müziğe yeni bir soluk vermeyi başarmıştı. 60’larda ‘aranjman’ müzikle başlayan, 70’lerde anlamsızca ‘Türk hafif müziği’ olarak adlandırılan ‘Türk pop’ müziğinin tarih içinde yaşadığı bu evrimsel süreci hatırlatmak istememin elbette bir sebebi var!

50 yılı aşkın İnternet tarihinde insanoğlunun BBS ile başlayan çevrimiçi mesajlaşma serüveni sosyal medya ile tepe noktasına ulaştıktan sonra son yıllarda hızlı bir şekilde irtifa kaybetmeye başladı. Çünkü, sosyal ağlar artık arkadaşlık, sohbet, flört, ya da enformasyon paylaşımı gibi amaçlardan uzaklaşıp anlamsız bir self-pazarlama ve ‘kolay yoldan zengin olma’ platformlarına evrildi.

Önceki on yıllarda futbolcu, oyuncu ya da şarkıcı olma hayalleri ile şöhret ve zenginlik peşinde koşan gençlik, bu dönemde sosyal ağ fenomeni olma hayallerine düştü! Dürüst olmak gerekirse, sadece gençler değil, her yaştan insanın bu hayallere erişebilmek için bu platformlarda yapabildikleri saçmalıkları görüyor, duyuyor ve izliyoruz.

Bir süredir son dönem popüler olan Tiktok kültürünü düşünüyorum. Belki benimle aynı fikirde olmayabilirsiniz ancak Tiktok’un sosyal medyada yaşanan yozlaşmanın inebileceği en dip nokta olduğunu düşünüyorum. Tıpkı 80’lerin arabesk furyası gibi Tiktok saçmalıklarının biteceği günü beklemekten fazla yapabileceğimiz yok belki ama şairin de dediği gibi benim hâlâ umudum var…

“İnanın güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler göreceğiz”

Ağustos böceğinin bilinmeyen öyküsü

Ağustos böceği ile karınca’nın öyküsünü bilmeyen yoktur. Ezop’un M.Ö.500’lerde yazdığı bu kısa öyküde ağustos böceği tembel ve eğlenceye düşkün bir birey olarak tasvir edilirken, karınca ise çalışkan ve disiplinli bir bireyi temsil eder.

1600’lerde La Fontaine tarafından lirik bir dille tekrar kaleme alınan bu öyküde sarkastik bir dille ağustos böceğini “bütün yaz şarkı söylediysen kışı da dans ederek geçir” diyerek aşağılayan karıncanın çalışkanlığı ön plana çıkarılırken, sefil bir zavallı olarak gösterilen ağustos böceğine yardımı reddetmesi bir erdem olarak sunulur.

Ezop tarafından yazılan ağustos böceği ile baykuş ve eşek arasında geçen başka öyküler de mevcuttur. Bana göre tüm bu öykülerin ortak noktası ise Spencer’dan 2400 yıl önce Ezop’un Sosyal Darwinizm’in ilk örneklerini veriyor olmasıdır. Çünkü, soğuk kış gününde aç bir ağustos böceğine yardımı redderek onu ölüme terk etmenin, topluma değer katmayan bireylerin sistem dışına atılmasından başka bir anlama geleceğini zannetmiyorum!

İlginç bir şekilde, çok fazla bilinmese de Ezop’tan 150 yıl kadar sonra Platon’un Phaidros adlı eserinde Socrates’in ağzından ağustos böceğinin daha hümanist bir öyküsü anlatılır. Rivayete göre, Yunan mitolojisinde mousa’lar olarak kabul edilen 9 ilham perisi dünyaya gelene kadar ağustos böcekleri de birer insandır. İlham perilerinin doğumuyla birlikte diğer sanat türleriyle birlikte müzik de ortaya çıkınca, şarkı söylemenin hazzına kapılan bazı insanlar yemeyi ve içmeyi ihmal ederek hayatlarını kaybederler.

Ağustos böceklerinin soyunun da öldükten sonra dünyaya tekrar gelen bu insanlardan ortaya çıktığını anlatır Platon kitabında. İlham perileri ağustos böceklerine ödül olarak dünyaya tekrar geldikleri andan itibaren yemeye ve içmeye hiç ihtiyaç duymadan ölene kadar durmaksızın şarkı söylemelerini sağlamıştır. O yüzden de, ağustos böceklerinin müziğe olan tutkuları, eğlenceye olan düşkünlüklerinden ya da tembelliklerinden değil, sanata verdikleri değer sayesinde sahip oldukları bir erdem olarak ifade edilir.

Bu iki hikâyeyi paylaşma sebebim ise aslında ilginç bir noktaya dikkatlerinizi çekmek için. Sizce ağustos böceğinin birbirine yakın dönemlerde anlatılan farklı öykülerinden günümüzde en yaygın olarak bilineni neden onu tembel bir varlık olarak ifade eden Ezop’un masalıdır?

Kanaatimce bu sorunun muhtemel cevabı masal kitaplarının her zaman felsefe kitaplarından daha geniş kitlelere hitap etmesi, bu yüzden de daha fazla kişi tarafından okunması ve nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmesi olabilir. Bir felsefe kitabında küçük bir anekdot olarak geçen kısa bir öykü ile karşılaştırıldığında, bir masal kitabında yer alan popüler bir öykünün daha çok kişi tarafından kabul görmesinden doğal bir şey de olamaz zaten.

İşte, sosyal ağlarda paylaşılan dezenformasyonun farklı kaynaklarda yer alan doğru bilgilere göre daha hızla yayılması ya da geniş kitleler tarafından daha fazla kabul görme durumu da aynı sebepten kaynaklanır. İnsanlar kolay erişebildikleri, sıkıcı olmayan, basit bir dille yazılmış, ikna edici görsel ve kısa ifadelerle süslü paylaşımlara daha fazla rağbet eder. Onları daha fazla okur ve paylaşır. Onlarda sunulan enformasyona daha fazla inanır ve doğruluğunu araştırma ihtiyacı duymaz.

Bir sonraki yazıda kaldığımız yerden devam ederek daha ilginç bir noktaya daha değinmek istiyorum…

‘in dream’

Sosyal medya sosyolojisine dair paylaşımlarıma kısa bir ara verip artık kabak tadı vermeye başlayan tatil sezonu e-ticaret kampanyalarına ilişkin bazı gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Yazının sonuna bırakmadan baştan söyleyeyim:

Zannedilenin aksine, ‘Black Friday’ ifadesini ‘Harika Cuma’ya çevirmek tatil sezonu alışverişlerini millileştirmediği gibi, astronomik rakamlar ödenen Cem Yılmaz ve Tarkan’lı reklamlarla hedonik alışverişin coşturulacağını düşünmeyi oldukça komik buluyorum.

Ülkemizde tüketiciler açısından ‘Black Friday’ kampanyaları, daha çok yılın son çeyreğinde kelepir fiyata alabilme ümidi ile ertelenmiş alışverişler açısından önem taşıyor. Ancak sorun şu ki, artık neredeyse her ay gerçekleştirilen ‘dev, müthiş, şahane, efsane’ gibi kampanyalarda iddia edilen indirimlerin çok da gerçeği yansıtmadığına ilişkin tüketiciler arasında ciddi bir algı oluşmaya başlamış durumda. Durum böyle olunca ‘indirim avcıları’ olarak adlandırılan kesim dışındaki tüketicilerden geçtiğimiz yıllardaki alışveriş coşkusunu beklemenin artık giderek zor bir hâl alacağını söylemek yanlış olmaz.

Kaldı ki, bu durumdan rahatsız olanlar sadece tüketiciler değil. Geçtiğimiz günlerde bakanlık tarafından gerçeği ifade etmeyen e-ticaret indirim kampanyalarının inceleneceğine ilişkin haberleri mutlaka okumuşsunuzdur. Gerçekten de, ‘indirim’ kavramını ‘in dream’e dönüştürenlere, yani ‘indirimi rüyanızda görürsünüz’ yaklaşımlarıyla tüketicilerin aklıyla alay edenlere yönelik ciddi yaptırımlar gerçekten gerekiyor.

29232 Sayılı ‘Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği’nin 13. maddesinin 9. fıkrası çok açık bir şekilde ifade ediyor:

“Fiyatın geçerliliği ile ilgili bir süre veya stok sınırı var ise, bu süre ve stok miktarı reklamlarda açıkça belirtilir.”

Oysa ki, son kampanya dönemlerinde devalüasyon ve enflasyonun da etkisiyle, firmaların e-ticaret işlemlerinde sipariş ile tedarik arasındaki sürede fiyatlarda artış yaşanırsa tedarik sorunlarını bahane ederek siparişleri iptal edebildiklerine şahit oluyoruz.

Örneğin, geçtiğimiz haftalarda ülkenin en büyük teknoloji marketlerinden birisinden alışverişi tamamladıktan sonra firma ilgili ürüne yönelik tedarik sorunu yaşadığını ve bu sorunun ne zaman çözüleceğini bilmediklerini ifade ederek alışveriş işlemini iptal etmem konusunda beni ikna edebilmek için her türlü çabayı gösterdi.

Stokta olmayan ürünün satışını gerçekleştirmenin ne kadar doğru olduğu kısmını bir kenara bıraksak bile, o firmanın stoklarında bulunmadığını iddia ettiği ürünü halen kendi siteleri de dahil olmak üzere büyük e-ticaret sitelerindeki mağazalarında (siparişi verdiğim fiyatın %50 üzerinde bir etiketle) 2 gün içinde teslim edecekleri ibaresiyle satmaya devam ediyor olması bu denetimlerin ne kadar elzem olduğunu gösteriyor.

Haftaya konuya devam ederek ‘Müşteri Deneyimi Yönetimi’ bağlamında bu tarz sorunların hizmet kalitesini iyileştirme açısından değerlendirilmesinin önemine değinmek istiyorum.

Roger Paradoksu

‘Sapiens’ adlı popüler kitabında insanlık tarihini farklı bir perspektiften yorumlayan Y. Noah Hariri bundan 10 bin yıl önce yaşadığı düşünülen ‘tarım toplumu’na yönelik ilginç bir görüşe sahiptir:

“Tarım devrimi tarihin en büyük aldatmacasıdır.”

Hariri, bu fikrinin ardında yatan gerekçeleri şu cümlelerle açıklar:

“Tarım devrimi yeni ve kolay bir yaşam biçimi sağlamaktan ziyade çiftçilere genellikle avcı toplayıcılarınkinden daha zor ve daha az tatmin edici bir yaşam oluşturdu. Avcı toplayıcılar zamanlarının daha büyük bölümünü çeşitli ve insanı zihinsel olarak uyaran faaliyetlerle geçiriyorlardı. Ayrıca açlık ve hastalıklarla boğuşma ihtimalleri de daha düşüktü. Tarım devrimi insanlığın elindeki toplam gıda miktarını kesin olarak arttırdı. Ancak, daha iyi bir beslenme veya daha çok keyifli zaman yaratmadı. Daha ziyade nüfus patlamasına yol açarak şımarık seçkinler yarattı. Ortalama çiftçi, ortalama avcı-toplayıcıdan daha fazla çalışarak karşılığında daha kötü besinlere sahip oldu.”

Bırakın İnternet’i, üniversiteden mezun olana kadar bilgisayar ile dahi sınırlı temas imkânına sahip olan tipik bir X kuşağı olarak kendimi tarım toplumu içinde yaşayan bir avcı-toplayıcı birey olarak gördüğümü itiraf etmeliyim! Asla unutamam, ortaokul yıllarında bizlere verilen ödevleri yapabilmek için saatlerce şehir kütüphanesinin kapısında bekler, sıra bize geldiğinde kütüphanecinin de yardımıyla ödevimiz için ihtiyaç duyduğumuz kitapları bulur, fotokopi makinesi olmadığı için önce ilgili sayfaları tek tek deftere yazar, ardından eve gidince yazıcı diye bir teknolojiye sahip olmadığımız için çizgisiz kâğıda düzgün bir şekilde yazdığımız ödevleri tamamlayarak öğretmenlerimize teslim ederdik.

Günümüzde bir ilkokul öğrencisinin dahi oldukça kısa bir sürede tamamlayabildiği bu süreçleri o yıllarda meşakkatli bir şekilde gerçekleştirmemize rağmen, araştırma yapmak bizlere hiçbir zaman zor gelmezdi. Çünkü, alternatifimiz olmadığı için bizlere verilen görevleri bu şekilde yerine getirmemiz gerekiyordu.

Günümüzde ise bilgiye ve enformasyona ulaşmak giderek kolaylaştı, akabinde de bize hazır bir şekilde sunulan bilgilerin doğruluğunu dahi sorgulamadan onlarla yetinir hale geldik. Bunun sonucunda da yoğun bir şekilde dezenformasyona maruz kalmaya başladık. Diğer bir ifade ile tarih tekerrür ediyor ve yazının başında paylaştığım avcı-toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişte yaşanan sıkıntıların bir benzerini aslında şu anda tekrar yaşıyoruz.

Kevin N. Laland ‘Darwin’s Unfinished Symphony’ adlı kitabında bilgiye erişim konusunda insanları ‘kâşifler’ ve ‘taklitçiler’ olmak üzere iki grupta toplamıştır. Bu gruplandırmanın temelinde ise ‘Sosyal Öğrenme Teorisi’ yatar. Sosyal öğrenme teorisi, yeni davranışların başkalarını gözlemleyerek ve taklit ederek kazanılabileceğini öneren bir sosyal davranış teorisidir.

Laland’ın kitabında bahsettiği ‘kâşifler’, yazarın ‘asosyal öğrenme’ olarak adlandırdığı kendi çabalarıyla araştırarak, gözlemleyerek ya da deneme-yanılma gibi yollarla zahmetli bir şekilde bilgiye ulaşmaya çalışan grubu temsil eder. Bu grup, çakmak taşı ile ateş yakmayı keşfeden atalarımızdan, sosyal ağlarda kendisine sunulan enformasyonun doğruluğunu araştıran kullanıcılara kadar bilgiyi kendi çabalarıyla elde etmeye çalışan tüm bireyleri kapsıyor.

“Asosyal öğrenme maliyetli olabilir, ancak alternatifi durumundaki sosyal öğrenme stratejisinin aksine doğru, bu gruptakiler daha güvenilir ve güncel bilgiler toplama şansına sahiptir. Sosyal öğrenme ise bilgi taramadır. Gözlem yoluyla, bireyler başkalarından ucuza bilgi edinirler.” diyor Laland ve ekliyor:

“Sosyal öğrenenler, özellikle değişken bir ortamda kopyaladıkları bilgilerin eski ya da günceliğini yitirmiş olma durumuna karşı oldukça savunmasızdır. Güvenilir bilgi elde etmek için bireylerin, çevreyle doğrudan etkileşime giren bireyleri kopyalaması gerekir. Sonuç olarak, teorik çalışmalar popülasyonda sosyal ve asosyal öğrenmenin bir karışımını öngörmektedir.”

Yazarın özetle söylemek istediği şey aslında şu; bir toplumda enformasyona ulaşmak için bazıları araştırır, bazıları ise kolay yola kaçarak diğerlerinin elde ettiği bilgiler ile yetinir. Toplumlarda bu iki kesimin varlığı belirli bir dengede bulunduğu sürece enformasyonun yayılması açısından bir sıkıntı yaratmayacağı gibi hayatı kolaylaştırma gibi faydaları bile söz konusudur. Nihayetinde herkesten COVID-19 tedavisi konusunda çözümler geliştirmesi beklenemeyeceği gibi, halıya dökülen çay lekesinin nasıl çıkarılacağını önceden keşfeden birileri de mutlaka vardır! O halde, özellikle eğitimle edineceklerimiz başta olmak üzere pek çok bilgiye erişebilmek için başkalarının tecrübelerinden yararlanmak hiç de yanlış bir davranış olarak düşünülemez.

Antropolog Alan Rogers’a göre asıl sıkıntı, bir toplulukta sosyal öğrenicilerin sayısının asosyal öğrenicilerden daha fazla olması ile başlar. Eğer bir toplulukta bireylerin çoğunluğu sosyal öğrenmenin yani taklitçiliğin rehavetine kapılırsa, o toplulukta keşfedenlerin sayısı aynı oranda azalacağından, yeni ve güncel bilgiler üretilmemeye başlar ve taklitçi öğreniciler eksik ya da hatalı bilgiler ile yetinmek zorunda kalır!

Hariri’nin kitabına dönersek, yazar ‘Sapiens’ adlı eserinde ilk çağlardan günümüze kadar teknolojinin insanları nasıl lüks tuzağına düşürdüğünü anlatırken mektup ve e-posta kullanımına ilişkin güzel bir örnek verir. Hariri’ye göre insanlar tarihin her döneminde konfora öylesine hızlı alışmıştır ki, teknolojik yeniliklerle gelen kolaylıkların benimsenmesi hiç de zor olmamıştır. Örneğin, geçmişte sadece önemli yazışmalar için her satırı itinayla yazılan mektuplar zamanla yerini e-postaya bırakınca, daha sıradan ve özensiz bir şekilde mesajlaşmalar başlamıştır. Zamanla daha fazla mesajlaşma ihtiyacı ortaya çıkmaya başlaması ile de e-postanın sağladığı konfor ortadan kalkarak yerini hızlı bir şekilde cevaplanması gereken çok sayıda mesajın doğurduğu strese bırakmıştır. Diğer bir ifade ile, e-posta kullanımı başlangıçta mektup yazmaya göre daha kolay ve iletişim açısından daha kullanışlı görülse de, zamanla hayatın hızını artırarak insanları daha yorucu bir tempo içinde sürüklemiştir.

Benzer bir durumu ev telefonundan cep telefonuna geçişte ve yazının başında örneğini verdiğim gibi bilgiye ulaşmak için sosyal medyayı kutsal bilgi kaynağı olarak görmeye başladığımızda da yaşandığımızı söylememiz yanlış olmaz. Daha çok bilgiye daha çabuk erişmek isteyen insanlar doğru bilgiyi keşfetmeyi bırakıp sosyal öğrenici olmanın dayanılmaz cazibesine kapılmaları sonucunda arama motorları ve sosyal medyada kendilerine sunulanlarla yetinmeye başladılar.

Özetlemek gerekirse, günümüzde sosyal medya kullanıcılarının önemli bir kısmının sosyal öğreniciliğin dayanılmaz cazibesine kolaylıkla kapılması sebebiyle ‘Roger Paradoksu’ olarak adlandırılan bir sorunla karşı karşıyayız. Toplumlarda asosyal öğrenici olarak adlandırılan ve kendisine her sunulan bilgiye inanmayıp doğru bilgiye kendi çabaları ile uğraşmaya çalışan kesim giderek azalıyor. Bunun sonucunda da sosyal ağlarda dezenformasyonun hızla yayılmasının önüne geçmek giderek daha da zor bir hâl alıyor!

Exit mobile version