Loading...

Ne topçu, ne popçu, Tiktokçu…

Bir konuda söz söyleyebilmek için öncelikle o kavramı doğru bir şekilde kavrayabilmek gerekiyor. O yüzden de, sosyal medya kavramını ontolojik olarak değerlendirebilmek için öncelikle “sosyal medya nedir?” sorusuna cevap verebilmemiz lazım.

Şaşırtıcı gelebilir ancak ne akademi dünyasında, ne popüler sözlük ve ansiklopedik kaynaklarda, ne de İnternet’teki kutsal bilgi kaynaklarımızda “sosyal medya şudur” diyebileceğimiz ortak bir tanım mevcut değil. Örneğin, 1994 ve 2019 yılları arasında yayınlanan yaklaşık 60 bin çalışmanın incelendiği güncel bir akademik araştırmada, yaygın olarak atıfta bulunulan 21 farklı sosyal medya tanımına ulaşılmış.

Oxford, Merriam-Webster ve Collins gibi sözlükler ile Brittanica gibi ansiklopedilerin yanı sıra Wikipedia gibi sitelerde dahi kavram birbirlerinden oldukça farklı şekillerde tanımlanıyor. Sosyal medya, kimi kaynakta bir teknoloji, platform ya da iletişim enstrümanı olarak tanımlanırken, kimilerinde ise en basit hali ile ele alınıp web siteleri veya bilgisayar programları gibi dar kapsamda tanımlanmış.

İlginç bir şekilde, kaynaklar sosyal medyanın gelişim süreci konusunda da hemfikir değil. Tarihsel perspektifte incelendiğinde bazı kaynaklar sosyal medyanın başlangıcını 70’li yıllardaki BBS uygulamalarına dayandırırken, diğer bazıları ise 80’lerdeki haber ve tartışma gruplarına ya da 90’lardaki sohbet uygulamalarına dayandırıyor. Yaygın kanı ise sosyal medyanın başlangıcının Web 2.0 olarak bilinen interaktif web uygulamalarının yaygınlaşıp sosyal ağların ortaya çıkmaya başladığı 2000’lerin ilk yılları olduğu yönünde.

Sosyal medya kavramı, çocuğundan yaşlısına kadar farklı yaş grubundaki İnternet kullanıcıları için ise en yalın haliyle kullanmakta oldukları sosyal ağları ifade ediyor. O yüzden de, sosyal medyanın toplumsal hayattaki rolünü anlayabilmek için çıkış noktası olarak bireylerin sosyal medyadan ne beklediklerini almamız uygun olacaktır.

Bu ön bilgiler ışığında sosyal medyanın toplumsal hayattaki konumunu değerlendirmeye çalışabiliriz. Sosyolojinin kurucularından kabul edilen Émile Durkheim öncülüğünde ortaya çıkan ‘işlevselci’ yaklaşıma göre; aile, ekonomi, eğitim ve siyasi sistemler gibi ‘toplumsal kurumlar’ bireylerin rollerini ve ilişkileri düzenleyen sosyal yapının temel enstrümanları olarak kabul edilir. Bu bağlamda, sosyal medyayı da ‘dijital dünyadaki ihtiyaçları tesis eden’ en önemli toplumsal kurumlardan birisi olarak düşünebiliriz.

Nedir bu ihtiyaçlar?” diye sorarsanız, ‘iletişim, paylaşım ve etkileşim başta olmak üzere simetrik veya asimetrik her türlü enformasyon transferi’ olarak özetleyebiliriz.

Facebook giriş sayfasında “Facebook, hayatınızdaki insanlarla bağlantı kurmanıza ve paylaşmanıza yardımcı olur.” ifadesi yer alır. Gerçekten de, çocukluk, okul ve askerlik yıllarını bir arada geçirmelerine rağmen zamanla iletişimi kaybettikleri geçmiş günlerdeki pek çok eski arkadaşına kavuşan X kuşağı Facebook’a şükran borçludur. Özellikle cep telefonu, e-posta ve hatta standart 7 rakamlı ev telefonlarına sahip olmadığımız 80’li ve 90’lı yıllarda gençliğini yaşayan bu kesim, 2000’li yıllarda Facebook sayesinde zamanla izini kaybettiği eski dostlarına kavuşurken, Y kuşağı ise eskiden sadece yaz aylarında kavuşabildikleri gurbetteki yakınları ile sosyalleşebilme imkânına kavuşmuştur.

Başlangıçta eski okul arkadaşlarına kavuşma gibi ulviamaçlara hizmet eden bu ‘dijital kurum’, zamanla kullanıcılariçin self-pazarlama platformuna dönüşmüştür. Araştırmalar ortalama bir bireyin sosyal ağlarda gerçek anlamda etkileşimde bulunabileceği bağlantı sayısının en fazla 150 kişi olabileceğini ortaya koyarken, zamanla takipçi pazarları ve “takip edeni takip ederim”cilerin türemesi bir tesadüf olabilir mi? Şöhret sahibi isimleri bir kenara koyarsak, sıradan bir insan neden 10 binlerce kişi ile takipleşmek ister? Bu konuya daha sonra gireceğiz. Ancak bu soruya sosyoloji disiplini perspektifinden bir cevap vermek istersek, kısaca şunu söyleyebiliriz:

Sosyal medyanın başlangıçtaki işlevselci yapısı zamanla yerinitemellerini Marx’ın attığı toplumsal çatışma paradigmasına bırakmıştır! Çatışma deyince yanlış anlaşılmasın, sosyal ağtrollerinin yarattığı çatışma ortamından bahsetmiyorum (ilerleyen haftalarda onlara da değiniriz elbet). Daha açık bir ifade ile, sosyal medya 10 yıllık bir süre içinde dijital toplulukların kimlik ve amaçlarını belirleyen bir kurum olmaktan çıkarak, farklı toplulukların kendi amaçlarını gerçekleştirmek üzere tesis etmeye çalıştığı bir arenaya dönmüştür.

Bu aşamada ön plana çıkan iki önemli unsur ise ‘enformasyon asimetrisi’ ve yukarıda belirttiğim ‘self-pazarlama çabaları’dır. Her iki kavram da detaylı olarak incelenmesi gereken konular olduğu için değelendirmelere şimdilik bu noktada ara verelim.

Bu bağlamda haftaya Roger Paradoksu’ndan bahsetmeyi planlıyorum. Takip eden haftalarda ise kolay yoldan zengin olmak isteyen gençlerin nasıl evrim geçirip topçuluktan e-sporculuğa, popçuluktan tiktokçuluğa yöneldiğini konuşacağız.

Elbette, dijital dünyanın kanaat önderleri konumundaki influencer’lara ilişkin de bir çift kelamımız olacak…

Netizenlist.com

İnternet vatandaşlarının buluşma noktası