Loading...

Roger Paradoksu

‘Sapiens’ adlı popüler kitabında insanlık tarihini farklı bir perspektiften yorumlayan Y. Noah Hariri bundan 10 bin yıl önce yaşadığı düşünülen ‘tarım toplumu’na yönelik ilginç bir görüşe sahiptir:

“Tarım devrimi tarihin en büyük aldatmacasıdır.”

Hariri, bu fikrinin ardında yatan gerekçeleri şu cümlelerle açıklar:

“Tarım devrimi yeni ve kolay bir yaşam biçimi sağlamaktan ziyade çiftçilere genellikle avcı toplayıcılarınkinden daha zor ve daha az tatmin edici bir yaşam oluşturdu. Avcı toplayıcılar zamanlarının daha büyük bölümünü çeşitli ve insanı zihinsel olarak uyaran faaliyetlerle geçiriyorlardı. Ayrıca açlık ve hastalıklarla boğuşma ihtimalleri de daha düşüktü. Tarım devrimi insanlığın elindeki toplam gıda miktarını kesin olarak arttırdı. Ancak, daha iyi bir beslenme veya daha çok keyifli zaman yaratmadı. Daha ziyade nüfus patlamasına yol açarak şımarık seçkinler yarattı. Ortalama çiftçi, ortalama avcı-toplayıcıdan daha fazla çalışarak karşılığında daha kötü besinlere sahip oldu.”

Bırakın İnternet’i, üniversiteden mezun olana kadar bilgisayar ile dahi sınırlı temas imkânına sahip olan tipik bir X kuşağı olarak kendimi tarım toplumu içinde yaşayan bir avcı-toplayıcı birey olarak gördüğümü itiraf etmeliyim! Asla unutamam, ortaokul yıllarında bizlere verilen ödevleri yapabilmek için saatlerce şehir kütüphanesinin kapısında bekler, sıra bize geldiğinde kütüphanecinin de yardımıyla ödevimiz için ihtiyaç duyduğumuz kitapları bulur, fotokopi makinesi olmadığı için önce ilgili sayfaları tek tek deftere yazar, ardından eve gidince yazıcı diye bir teknolojiye sahip olmadığımız için çizgisiz kâğıda düzgün bir şekilde yazdığımız ödevleri tamamlayarak öğretmenlerimize teslim ederdik.

Günümüzde bir ilkokul öğrencisinin dahi oldukça kısa bir sürede tamamlayabildiği bu süreçleri o yıllarda meşakkatli bir şekilde gerçekleştirmemize rağmen, araştırma yapmak bizlere hiçbir zaman zor gelmezdi. Çünkü, alternatifimiz olmadığı için bizlere verilen görevleri bu şekilde yerine getirmemiz gerekiyordu.

Günümüzde ise bilgiye ve enformasyona ulaşmak giderek kolaylaştı, akabinde de bize hazır bir şekilde sunulan bilgilerin doğruluğunu dahi sorgulamadan onlarla yetinir hale geldik. Bunun sonucunda da yoğun bir şekilde dezenformasyona maruz kalmaya başladık. Diğer bir ifade ile tarih tekerrür ediyor ve yazının başında paylaştığım avcı-toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişte yaşanan sıkıntıların bir benzerini aslında şu anda tekrar yaşıyoruz.

Kevin N. Laland ‘Darwin’s Unfinished Symphony’ adlı kitabında bilgiye erişim konusunda insanları ‘kâşifler’ ve ‘taklitçiler’ olmak üzere iki grupta toplamıştır. Bu gruplandırmanın temelinde ise ‘Sosyal Öğrenme Teorisi’ yatar. Sosyal öğrenme teorisi, yeni davranışların başkalarını gözlemleyerek ve taklit ederek kazanılabileceğini öneren bir sosyal davranış teorisidir.

Laland’ın kitabında bahsettiği ‘kâşifler’, yazarın ‘asosyal öğrenme’ olarak adlandırdığı kendi çabalarıyla araştırarak, gözlemleyerek ya da deneme-yanılma gibi yollarla zahmetli bir şekilde bilgiye ulaşmaya çalışan grubu temsil eder. Bu grup, çakmak taşı ile ateş yakmayı keşfeden atalarımızdan, sosyal ağlarda kendisine sunulan enformasyonun doğruluğunu araştıran kullanıcılara kadar bilgiyi kendi çabalarıyla elde etmeye çalışan tüm bireyleri kapsıyor.

“Asosyal öğrenme maliyetli olabilir, ancak alternatifi durumundaki sosyal öğrenme stratejisinin aksine doğru, bu gruptakiler daha güvenilir ve güncel bilgiler toplama şansına sahiptir. Sosyal öğrenme ise bilgi taramadır. Gözlem yoluyla, bireyler başkalarından ucuza bilgi edinirler.” diyor Laland ve ekliyor:

“Sosyal öğrenenler, özellikle değişken bir ortamda kopyaladıkları bilgilerin eski ya da günceliğini yitirmiş olma durumuna karşı oldukça savunmasızdır. Güvenilir bilgi elde etmek için bireylerin, çevreyle doğrudan etkileşime giren bireyleri kopyalaması gerekir. Sonuç olarak, teorik çalışmalar popülasyonda sosyal ve asosyal öğrenmenin bir karışımını öngörmektedir.”

Yazarın özetle söylemek istediği şey aslında şu; bir toplumda enformasyona ulaşmak için bazıları araştırır, bazıları ise kolay yola kaçarak diğerlerinin elde ettiği bilgiler ile yetinir. Toplumlarda bu iki kesimin varlığı belirli bir dengede bulunduğu sürece enformasyonun yayılması açısından bir sıkıntı yaratmayacağı gibi hayatı kolaylaştırma gibi faydaları bile söz konusudur. Nihayetinde herkesten COVID-19 tedavisi konusunda çözümler geliştirmesi beklenemeyeceği gibi, halıya dökülen çay lekesinin nasıl çıkarılacağını önceden keşfeden birileri de mutlaka vardır! O halde, özellikle eğitimle edineceklerimiz başta olmak üzere pek çok bilgiye erişebilmek için başkalarının tecrübelerinden yararlanmak hiç de yanlış bir davranış olarak düşünülemez.

Antropolog Alan Rogers’a göre asıl sıkıntı, bir toplulukta sosyal öğrenicilerin sayısının asosyal öğrenicilerden daha fazla olması ile başlar. Eğer bir toplulukta bireylerin çoğunluğu sosyal öğrenmenin yani taklitçiliğin rehavetine kapılırsa, o toplulukta keşfedenlerin sayısı aynı oranda azalacağından, yeni ve güncel bilgiler üretilmemeye başlar ve taklitçi öğreniciler eksik ya da hatalı bilgiler ile yetinmek zorunda kalır!

Hariri’nin kitabına dönersek, yazar ‘Sapiens’ adlı eserinde ilk çağlardan günümüze kadar teknolojinin insanları nasıl lüks tuzağına düşürdüğünü anlatırken mektup ve e-posta kullanımına ilişkin güzel bir örnek verir. Hariri’ye göre insanlar tarihin her döneminde konfora öylesine hızlı alışmıştır ki, teknolojik yeniliklerle gelen kolaylıkların benimsenmesi hiç de zor olmamıştır. Örneğin, geçmişte sadece önemli yazışmalar için her satırı itinayla yazılan mektuplar zamanla yerini e-postaya bırakınca, daha sıradan ve özensiz bir şekilde mesajlaşmalar başlamıştır. Zamanla daha fazla mesajlaşma ihtiyacı ortaya çıkmaya başlaması ile de e-postanın sağladığı konfor ortadan kalkarak yerini hızlı bir şekilde cevaplanması gereken çok sayıda mesajın doğurduğu strese bırakmıştır. Diğer bir ifade ile, e-posta kullanımı başlangıçta mektup yazmaya göre daha kolay ve iletişim açısından daha kullanışlı görülse de, zamanla hayatın hızını artırarak insanları daha yorucu bir tempo içinde sürüklemiştir.

Benzer bir durumu ev telefonundan cep telefonuna geçişte ve yazının başında örneğini verdiğim gibi bilgiye ulaşmak için sosyal medyayı kutsal bilgi kaynağı olarak görmeye başladığımızda da yaşandığımızı söylememiz yanlış olmaz. Daha çok bilgiye daha çabuk erişmek isteyen insanlar doğru bilgiyi keşfetmeyi bırakıp sosyal öğrenici olmanın dayanılmaz cazibesine kapılmaları sonucunda arama motorları ve sosyal medyada kendilerine sunulanlarla yetinmeye başladılar.

Özetlemek gerekirse, günümüzde sosyal medya kullanıcılarının önemli bir kısmının sosyal öğreniciliğin dayanılmaz cazibesine kolaylıkla kapılması sebebiyle ‘Roger Paradoksu’ olarak adlandırılan bir sorunla karşı karşıyayız. Toplumlarda asosyal öğrenici olarak adlandırılan ve kendisine her sunulan bilgiye inanmayıp doğru bilgiye kendi çabaları ile uğraşmaya çalışan kesim giderek azalıyor. Bunun sonucunda da sosyal ağlarda dezenformasyonun hızla yayılmasının önüne geçmek giderek daha da zor bir hâl alıyor!

Netizenlist.com

İnternet vatandaşlarının buluşma noktası