Karsinofobiye Karşı 7 Etkili Öneri

Yurtdışında yapılan çalışmalara göre kanser en çok korkulan hastalıkların başında yer alırken, kanser fobisi de günümüzde hızla yaygınlaşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi’nden Psikoonkolog Işıl Yıldız, “Birçok insan fobileriyle korku kaynağından uzak durarak baş eder fakat karsinofobi yaşayan insanlar bu korkudan sakınamazlar. Çünkü bu çoğunlukla kişinin içinde, düşüncelerindedir. Hastalık fobileri bu açıdan obsesif kompulsif bozukluğa yakındır, hastalıkla ilgili düşünceler obsesyon gibidir. Bu fobiye sıklıkla depresyon eşlik eder.” diyor. Buna karşın korkuyu kontrol altında tutmanın mümkün olduğunu vurgulayan Psikoonkolog Işıl Yıldız, karsinofobiye karşı 7 etkili önerisini sıraladı; önemli uyarılarda bulundu.

  • Korkunuzu dile getirin

Kanser olma ya da sevdiklerinizin kanser olabileceğine yönelik korkunuzu aileniz ve arkadaşlarınızla paylaşın zira yaşadığınız kaygının azalmasına yardım edebilirler. Korkunuzu bastırmaya çalışmayıp dile getirmeniz karsinofobiye karşı ilk basamağı oluşturuyor.

  • Kulaktan dolma bilgilere inanmayın

Kanser hakkında doğru kaynaklardan bilgi edinin. Kulaktan dolma bilgiler kişinin daha fazla korkmasına sebep olur. Kanser hakkında doğru kaynaklardan bilgi edinmek ve tedavi yollarını öğrenmek korkunun azalmasında yardımcı olabiliyor.

  • Vücudunuzu kanser belirtileri açısından sürekli takip etmeyin

Şüphesiz yılda bir ya da iki defa sağlık kontrolü için hekime başvurup gerekli tetkikleri yaptırmak önemli. Özellikle meme kanserinde kadınlar kendilerini elle muayene etmeyi de ihmal etmemeli. Ancak sadece korku nedeniyle çok fazla tetkik yaptırmak, sürekli ilginizi vücudunuzu dinlemeye yöneltmek de korkuyu azaltmak yerine artırıyor.

  • Kanseri atlatmış insanlarla konuşun

Kanseri yaşamış ve iyileşmiş kişilerle konuşmak kafanızda oluşan olumsuz algıyı değiştirmenize yardım edebilir.

  • Sağlıklı bir yaşam tarzı geliştirin

Psikoonkolog Işıl Yıldız “Yaşam tarzımızın sağlığımızı önemli ölçüde etkilediği bir gerçek. Sağlıklı beslenmek, egzersiz yapmak, stresle baş etme yollarını öğrenmek ve insanlarla doyum sağlayıcı ilişkiler kurmak beden ve ruh sağlığımızı korumamıza büyük katkı sağlar.” diyor.

  • Hayatınızı anlamlı kılacak şeylerle uğraşın

Belirli amaç ve hayallere sahip olmak ve bunları gerçekleştirmek için çaba sarfetmek, üretken olmak hayatı daha anlamlı ve yaşanır kılarken, korkuların azalmasına yardımcı oluyor.

  • Profesyonel destek alın

Eğer tüm bu öneriler kanser olma korkusunu azaltmada yeterli olmuyorsa ve bu korku hala günlük yaşantınızı olumsuz etkileyecek boyuttaysa bir uzman desteği alın.

İmmünoterapi: Savaşçı Hücrelerin Akıl Hocası

Vücudun kendi bağışıklık hücrelerinin kanser tedavisinde kullanılabilmesi, yani immünoterapi, onkolojik tedavilerde son yıllarda atılan en büyük adım olarak nitelendiriliyor. Bunun nedeni ise ‘immünoterapi’ denilen bağışıklık sistemindeki hücreleri uyararak savaş başlatan bir yöntem olması. Bu özelliğiyle tedavi edilemeyen bazı kanser türlerinde bile tam şifa sağlayabiliyor. Üstelik kemoterapide gelişen saç dökülmesi, mide bulantısı ve kusma gibi hastanın yaşam kalitesini oldukça düşüren ciddi yan etkiler oluşturmuyor. Kanser tedavisinde sağladığı bu önemli faydaları nedeniyle tıp dünyasında immünoterapi ile ilgili yapılan çalışmalar hız kesmeden devam ediyor. Uzmanlara göre bu yöntem gelecekte tüm onkolojik tedavilerin olmazsa olmazı olacak!

Kanser dünyada ve ülkemizde en sık görülen hastalıklar sıralamasında 3. ve ölüm nedenleri arasında 2. sırada yer alıyor. Dünyada her yıl 14 milyon insan kanser tanısı alıyor, ülkemizde de her yıl yaklaşık 150 bin yeni kanser olgusu teşhis ediliyor. Yüreklere su serpen haber ise kanser tedavisinde atılan dev adımlar sayesinde vücuda yayılmış ileri evre kanserlerde dahi, henüz birkaç yıl öncesine dek hayal bile edilemeyen başarılı sonuçlara ulaşılması ve hastaların yaşam konforunu bozmadan sağ kalım sürelerinin uzatılabilmesi. Kanser tedavisinde tıp dünyasının bakış açısını kökten değiştiren ve son yıllara damgasını vuran en önemli gelişme ise ‘sihirli mermiler’ olarak adlandırılan ‘immunoterapi’ tedavisi.

Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir kemoterapiden farklı olarak tümörü değil bağışıklık sistemini hedef alan immünoterapide oldukça başarılı sonuçlar alındığına dikkat çekerek, “İmmünoterapinin onkoloji alanına sağladığı en önemli katkı, tedavi edilemeyen bazı kanser türlerinde bile tam şifa sağlayabilmesi. Örneğin metastatik akciğer, kolon ve mide kanserleri tam tedavi edilemez hastalıklardı. Elbette ki tümü değil ama bu kanser türlerinde belli genetik bozukluğu olan hastalarda mucizevi sonuçlar görmek bizi çok heyecanlandırıyor. Yakın bir gelecekte immünoterapinin de tüm onkolojik tedavilerin olmazsa olmazı olarak yerini alacağını düşünüyoruz” diyor.

Kanserde en ağır tedavi yöntemi olan kemoterapinin pek çok kanser türünde tek tedavi seçeneği olduğu çağın artık kapandığını söyleyen Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir,günümüzde hedefe yönelik tedaviler, biyolojik tedaviler ve immünoterapiler gibi yöntemler sayesinde tedavisi mümkün olmayan kanserlerin bile yıllarca kontrol altında tutulabildiğine dikkat çekiyor.

Vücudun bağışıklık sistemini uyarıyor

Bağışıklık sisteminin temel görevi, kendinden olan ve kendinden olmayanı ayırt ederek, yabancı ve zararlı etkenleri yok etmek. Bağışıklık sistemi çoğu zaman kanserli hücreleri belirleyip, saldırı mekanizmasıyla bu hücrelerin gelişimini engelliyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir bazı durumlarda çeşitli kanser türlerinin vücudun savunma mekanizmasını devre dışı bıraktığını belirterek, “Böylece hiçbir savunma mekanizmasıyla karşılaşmayan kanserli hücreler kontrolsüzce çoğalıyor ve daha büyük bir alana yayılıyorlar” diyor. Onkolojik tedavilerde son yıllarda atılan en büyük adım olarak nitelendirilen immünoterapi yöntemi vücudun bağışıklık sistemini kanserli hücrelere karşı daha etkili ve daha güçlü saldırılar yapacak şekilde güçlendirerek bu hücrelerin büyümesini ve yayılmasını durdurmayı veya hücrelerin tamamen ortadan kaldırılmasını hedefliyor.

Kanserle savaşta dönüm noktası oldu

İmmünoterapi aslında tıp dünyasının 70’li yıllardan bu yana bildiği bir tedavi yaklaşımı. İlk olarak geliştirilen sitokinler ile interferonlar gibi bağışıklık sistemini uyaran ajanlar tıp dünyasında büyük heyecan yaratmıştı. Ancak bu ajanlarla bağışıklık sistemi uyarılmasına ve aktive edilmesine rağmen kanser hücrelerini düşman gibi görmüyor, bu nedenle yeterli mücadeleyi veremiyordu. Dolayısıyla bu ilaçların kullanımları malign melanom ve böbrek hücreli karsinom gibi bazı kanser türleri ile sınırlı kaldı. Ancak tıp dünyası pes etmedi ve kanserin bağışıklık sistemini nasıl atlatmayı başardığını anlamak için çalışmalara devam etti. Bu çalışmalarda, vücudun kendisine hasar vermeden kanser hücrelerini ortadan kaldırma sürecinde, bağışıklık sistemi elemanları arasında çok karmaşık bir etkileşim olduğu; bu etkileşimin pek çok düzeyde farklı şekillerde denetlendiği anlaşıldı. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir bu çalışmalarda elde edilen bilgilerin kanser tedavisinde çığır açtığını belirterek sözlerine şöyle devam etti:

“Bugün artık biliyoruz ki kansere karşı saldırıda etkin olan T lenfositlerin, kanserli hücreyi yok edip etmeyeceği, “immun kontrol noktaları” olarak adlandırılan hücre yüzeyi moleküllerinin etkileşimlerine göre belirleniyor. CTLA-4, PD-1, PD-L1 başta olmak üzere onlarca immün kontrol noktası molekülü tanımlandı. Bu moleküllerden bazıları “kanserli hücreyi öldür”, bazıları “saldırıyı frenle ve durdur” mesajı iletiyor. T hücresi aktive olmuş dahi olsa, kanserli hücreden saldırısını frenleme yönünde bir sinyal alırsa, kanserli hücreyi öldürmüyor ve geri çekiliyor. İşte bu mekanizmanın anlaşılması kanser tedavisinde çığır açan bir gelişme oldu. Bu bilgi sayesinde frenlenmeyi ortadan kaldıran ve “immun kontrol noktası inhibitörleri” olarak isimlendirilen ilaçların geliştirilmesinin önü açıldı. İlaçlar birbiri ardına farklı kanserlerde, önce ileri evre daha sonra erken evre kanserlerin tedavisinde üstün sonuçlara ulaşılmasını sağladı. Bu ilaçların kullanılmaya başlanması kanserle savaşta bir dönüm noktası oldu.

Bazı kanser türlerinde tam şifa sağlıyor

Üretilen yeni kuşak immunoterapi ilaçları ile günümüzde küçük hücreli ve küçük hücre dışı akciğer, baş-boyun, melanom, böbrek, mesane kanserlerinde, meme ile kolon kanserlerinin bazı alt gruplarında önemli başarılar sağlanıyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir bugün özellikle melanom ve akciğer kanserlerinin bazı türlerinde kemoterapi kullanmadan, sadece bağışıklık sistemini uyaran immünoterapilerle ileri evre hastalıkta bile tam şifa sağlanabildiğine işaret ediyor.

Yan etkilerde immünoterapi avantajı

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir yeni kuşak immünoterapi ilaçlarının yan etkilerinin geleneksel kemoterapilere göre çok daha az ve yönetilebilir olduğunu vurgulayarak şu bilgileri veriyor: “Bu yöntemde kemoterapide gelişen saç dökülmesi, mide bulantısı ve kusma gibi yaşam kalitesini ciddi şekilde düşüren sorunlar yaşanmıyor. İmmunoterapi ile en sık halsizlik, ishal ve ateş gibi yan etkiler görülüyor. Tiroit, hepatit, pankreatit, konjunktivit (gözdeki konjonktiva tabakasının iltihaplanması), hipofizit (hipofiz bezinin iltihaplanması) ve artrit gibi otoimmun reaksiyonlar olabiliyor, ancak bunlar oldukça nadir görülüyor. Tüm bu etkiler de ilaç tedavileriyle çoğunlukla kontrol altına alınabiliyor.”

Ateşlendiğinde Kaçınmanız Gereken 5 Önemli Hata!

Özellikle kış aylarında okul gibi kalabalık ortamlarda bulunmaları, alışveriş merkezleri gibi kapalı ortamlarda daha çok zaman geçirmeleri, bakteri ve virüslerin soğuk havada daha fazla güçlenmeleri çocukların kış aylarında pek çok mikropla karşılaşmalarına neden oluyor. Bağışıklık sisteminin ilk koruması yeterli olmayınca vücut bu mikropları yok etmek için sıcaklığını yükseltmeye başlıyor. Çocuklarda yüksek ateş hiç kuşkusuz her ebeveynin kabusu. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz,aslında vücuttaki ateş ölçülü olduğu sürece endişelenmeye gerek olmadığına dikkat çekerek, “Çünkü ateş bağışıklık sistemini uyarıyor ve enfeksiyonlara karşı vücudun savaşını daha da artırıyor. Toplumdaki yaygın inanışın aksine yüksek ateşin beyne zarar vermesi için 41,5 derecenin üzerine çıkması gerekiyor. Bu tablo da genelde enfeksiyonlarda çok çok nadir olan bir şeydir. Yani ateş beyne zarar vermez, felce neden olmaz, kendi başına ölüme yol açmaz. Yüksek ateş havale yapabilir ama bu korkulacak bir hastalık değildir ve çocuğunuzun beyninde kalıcı bir hasra bırakmaz” diyor.

Ancak çocukların ateşi yükseldiğinde ebeveynlerin yine de bazı hatalı davranışlardan kaçınmaları gerekiyor. Gereksiz yere ve hızlı ateş düşürmek vücudun mikroplarla savaşma gücünü azaltıyor. Bunun yanı sıra vücudun hızlı düşen ısıya adaptasyonu zor olacağı için

ateşli nöbet riskini artırıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz yüksek ateşte ebeveynlerin kaçınmaları gereken hataları anlattı, önemli uyarılarda bulundu!

Sirke, alkol ve soğuk su kullanmayın!

Pansuman veya banyo için alkol, sirke veya soğuk su kullanmayın. Çünkü çok soğuk su ile sirke damarlarda büzüşmeye ve mikropları öldürecek olan makrofajların enfeksiyon bölgesine iletilmesinde zorluğa veya titreme sonucu ısı üretiminin artışına yol açıp ateşli havale riskini artırıyor. Alkol de deriden emilerek zehirlenmeye yol açabiliyor. Ilık suyla ıslatmış olduğunuz bir bezle boyun, yüz, el bilekleri, diz, koltuk altı, kasık kıvrımları ve karın üzerine pansuman yapın. Pansuman yerine çocuğunuza ılık suyla duş da aldırabilirsiniz.

Titriyor diye üzerini sıkıca giydirmeyin

Çocuğunuza ince ve gevşek giysiler giydirin. “Titriyor diye üşüdüğünü düşünerek üzerini sıkıca giydirmeyin ve sakın sıkıca sarmayın” uyarısında bulunan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz, “Çünkü sıcaklık yüksek ateşin artmasına yol açıyor ve bunun sonucunda ateşli havale riskini yükseltiyor. Üşüyor veya titriyorsa üzerine ince bir örtü örtmeniz yeterli gelecektir.”

Oda ısısını yükseltmeyin

Çocuğunuz yüksek ateş nedeniyle titriyorsa ortam ısısını kesinlikle yükseltmeyin. Bunun nedeni ise vücut ısısının yükselmesi sonucu ateşli havale riskini artırması. Oda ısısını 21-22 derece arasında tutmaya çalışın.

Vücudunun susuz kalmasını engelleyin

Vücudumuzun yüzde 80’den fazlası sudan ibaret ve ateş yükseldiğinde vücuttan ısı kaybederiz. Bu yüzden sıvı alımını artırarak vücudun kaybettiği sıvıyı yerine koyup ateşin düşmesini ve toksinlerin atılmasını sağlarız. Sıvı kaybını karşılamak için çocuğunuza bol sıvı verin.

Yağlı ve zor sindirilen gıdalarla beslemeyin

Ateş sırasında vücut mikroplarla savaşırken zor sindirilen ağır besinleri parçalamakta zorlanıyor ve bunu yaparken metabolizmayı hızlandırdığı için ateşi artırıyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

• Üç-dört aylıktan daha küçükse,

• Ateşle birlikte kasılma, şuurda bir değişiklik olduysa, dalgınlık varsa,

• Yediği her besini kusuyorsa,

• Yoğun bir solunum sıkıntısı varsa, yani sık nefes alıyorsa ya da nefes almada zorluk çekiyorsa,

• Vücutta döküntü varsa,

• Daha önce ateşli havale geçirdiyse ya da diğer çocuklarınızda ateşli havale hikayesi varsa,

• Burun akıntısı ve hapşırık gibi yakınmaların yanı sıra 38 derece civarında seyreden ateşi 3 günü geçtiğinde zaman kaybetmeden doktora başvurmanız çok önemli.

Exit mobile version