Diş Ağrılarında Hemen Antibiyotik Kullanmayın

 

“Toplumumuzda maalesef ‘Apseli dişlerde antibiyotik kullanılmadan, dental hiçbir işlem yapılamaz’ gibi bir bilgi kirliliği var. Antibiyotikler; sanıldıkları gibi masum ilaçlar değildir, ağrıyı kesmezler ve dental enfeksiyon kaynağını ortadan kaldırmazlar” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hastanesi Endodonti Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Burçin Arıcan Öztürk, açıkladı.

 

Toplumumuzda maalesef ‘Apseli dişlerde, antibiyotik kullanılmadan dental hiçbir işlem yapılamaz’ gibi bir bilgi kirliliği var. Sağlık örgütleri, tüm Dünyada akılcı antibiyotik kullanımı ve uygulaması için önlemler almaya ve halkı bilinçlendirmeye çalışıyor. 2015 yılı Kasım ayından itibaren her yıl bu amaçla dünya genelinde kampanyalar düzenleniyor.

 

“Apseli Dişlerde Acil Müdahale Esastır”

 

Sanılanın aksine apseli yani enfekte dişlerde, acil müdahale esastır. Hastanın; işleme engel teşkil edecek genel bir sağlık problemi yoksa, ağız açıklığında azalma (trismus), 38 dereceyi geçen ateş, halsizlik, lenf bezlerinin şişmesi (lenfadenopati) gibi şikayet bulguları bulunmuyorsa antibiyotik kullanımı elzem değildir. Sanılanın aksine, yanlış ve acil müdahale yapılmadan kullanılan antibiyotikler neticesinde akışkan kıvamda olan iltihabi doku, tıkız bir hal alır ve dental işlemlerle problemin çözülmesi daha zor bir hale gelir. Hâlbuki acil yapılan dental müdahale sonrasında, akışkan kıvamdaki iltihabi dokunun hızlıca bölgeden uzaklaştırılması ile şikayetler hızla geriler, başarı şansı ve hasta konforu artar.

 

Antibiyotikler Masum Değiller!

 

Antibiyotikler, sanıldıkları gibi masum ilaçlar değildir. Bu ilaçlar; alerji geliştirebilir, kolit yapabilir, tedavi maliyetlerinin artmasına sebep verebilir, gastrointestinal hastalıklara sebep açabilir ve en önemlisi direnç geliştirebilir. Antibiyotikler; ağrıyı kesmezler, dental enfeksiyon kaynağını ortadan kaldırmazlar. Bu nedenle; hekim görüşü olmadan antibiyotik kullanımı, kesinlikle sakıncalıdır.

 

Dental Enfeksiyonlarda Antibiyotikler Neden Yetersizdir?

 

Antibiyotiklerin etki gösterebilmesi için, kan dolaşımı yoluyla enfekte bölgeye ulaşmaları gerekir. Ancak söz konusu ağız içi dokular olduğunda, enfekte bölgedeki kemik kaybından ve kanlanmanın azlığından dolayı antibiyotikler etki edemezler. Biz diş hekimleri; dental enfeksiyonlarda sadece çevre dokuyu ve hastanın sistemik şikâyetlerini kontrol altına almak için, gerekli gördüğümüz durumlarda antibiyotik reçete etmekteyiz.

 

Boyun Ağrılarına Kayropraktik Tedavi

Tüm gün bilgisayar karşısında çalışma ve günlük iş hayatındaki gerginlikler boyun ağrılarının artmasına neden oluyor. Masa başında çalışan insanların yaşamının bir bölümünde boyun ağrıları ile karşılaşabildiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı, Kayropraktist Prof. Dr. Semih Akı, “Günlük hayatta alınabilecek basit önlemlerle boyun ağrılarının oluşmasını önlemek mümkün. Ayrıca boyun ağrılarına kayropraktik yöntemlerle de çözüm bulabiliyoruz” şeklinde konuştu.

Boyun ağrılarının ağrı kesicilerin yanı sıra gün içinde uygulanan sıcak-soğuk kompresler ile de giderilebildiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı, Kayropraktist Prof. Dr. Semih Akı, “Bu yöntemler var olan ağrıların giderilmesi için kullanılır. Bunun yanı sıra kayropraktik tedavi yöntemleriyle de sonuca ulaşılabilir. Boyun, sırt ve bel ağrılarından cerrahi müdahale gerekmeden, omurgaya el ile yapılan uygulamalar içeren kayropraktik tedavi ile kurtulmak mümkün. Anadolu Sağlık Merkezi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon, Kayropraktik (Omurga Sağlığı) Ünitesi’nde el ile müdahale edilen omurganın sağlıklı pozisyonuna geri getirilmesi hedefleniyor ve sıkışmış sinirlerin üzerindeki baskının ortadan kalkması amaçlanıyor” dedi. Kayropraktik tedavi yönteminden yoğun olarak 18-65 yaş arasında, özellikle çalışma hayatındaki aktif yetişkinlerin yararlandığını belirten Prof. Dr. Semih Akı, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir araştırmaya göre kayropraksi uzmanlarının omurga rahatsızlıklarının yüzde 90’ını tedavi edebildiğini söyledi.

Prof.Dr. Semih Akı, boyun ağrılarını önlemek için şu önerilerde bulundu:

  • Masa başı çalışanlar sık sık gerinmeli ve masa başında basit egzersizler yapmalı. Omuzlar yukarı doğru kulak hizasına kadar yükselttikten sonra düşürülebildiği kadar düşürülerek 5 kez tekrar edilmeli. Ayrıca kürek kemikleri birleştirilerek beş saniye durduktan sonra gevşeme egzersizi yapılmalı. Yan boyun kaslarını esnetmek için oturur pozisyonda sol elle koltuğun oturağına tutunarak gövde ve boyun zıt tarafa doğru eğilmeli ve bu hareket sağ elle de tekrar edilmeli.
  • Olabildiğince hareket edilmeli. Düzenli fiziksel aktivite yapan bireylerin tekrar eden boyun ağrısı geliştirme olasılığı daha azdır.
  • Çalışma masa ve koltuğu ekran göz hizasına gelecek şekilde düzenlenmeli.
  • Yüzüstü yatılmamalı. Yüzüstü yatmak boyna fazladan yük bindirir. Boynunuzun doğal kıvrımını destekleyecek bir yastık seçilmeli.
  • Zihinsel stres oranı düşürülmeli. Boyun bölgesindeki gerilmeler kas zorlanmalarına neden olabilir.
  • Araçtaki kafa desteği ayarlanmalı. Doğru ayar, başı ve boynu daha iyi destekler.
  • Telefonda konuşurken ahize kafa ve omuz arasında sıkıştırılmamalı. Telefonda çok konuşuluyorsa kulaklık-mikrofon kullanılmalı.
  • Dişler sıkılmamaya gayret edilmeli. Diş sıkmak boyun kaslarını gerebilir.
  • Uzun süreler araç kullanıyor veya bilgisayar başında çok zaman geçiriliyorsa sık sık mola verilmeli. Boyna fazladan yük bindirmemek için kafa omurgası düz tutulmaya özen gösterilmeli.

Gebelerde Mide Yanmasını Yatıştıracak 10 Öneri

Gebelikte mide yanmasının ana sorumlusu progesteron hormonudur. Bu hormonun kas gevşetici etkisi nedeniyle mide kapakçığı da gevşer ve asitli içerik yemek borusuna doğru ilerler. Ayrıca büyüyen rahimin etkisiyle mideye doğru basınç artacağından, kapakçıkların açılması daha da kolaylaşır. Ama bu durumu son verecek etkin ve güvenli çözümler de var.

Kadın Hastalıkları Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Betül Görgen, gebelerde mide yanmasını yatıştıracak 12 öneri hakkında şu bilgileri verdi:

AZ YİYİN

Eğer mide bulantılarınız varsa az miktarda yemek çok sorun olmayacaktır ama iştahınız yerindeyse emin olun bu çok kolay değildir. Mide yanmasından kurtulmak istiyorsanız, günde 3 öğün yerine 5-6 öğün yemeli ve miktarı azaltmalısınız.

YAVAŞ OLUN

Atıştırmak, üstelik bunu hızlı yapmak hem mide yanmasına hem de sindirim bozukluğuna yol açar. Gevşemeye ve yediğinizden zevk almaya çalışın. Bu aynı zamanda aşırı yemenizin de önüne geçer.

SIVIYI YUDUMLAYIN

Su ve süt gibi sıvıları öğün arasında tüketmeye çalışın. Yemek yerken sıvıları yudumlayarak tüketin.

ÖĞÜNLERDEN SONRA YATMAYIN

Yemeklerden sonra, hafif bir yürüyüş, ufak tefek ev işleri veya dik durarak kitap okumak iyi bir seçenektir. Kesinlikle yatmayın, uzanmayın.

KESİNLİKLE YATMADAN ÖNCE YEMEK YEMEYİN

Yatmadan hemen önce yenen kuvvetli bir öğün mide yanmasına davetiye çıkarır. Yatmadan 3 saat önce yemek yemenin sonlanması gerekir. Sıvı alımını da bir iki saat önce kesmek gerekir.

YATARKEN…

Gece başınız, göğsün üst bölümünden daha yukarda bir seviyede olsun. Takoz şeklindeki yastıklar vücudunuzun üst kısmını hafif yüksekte tutarak, mide asidinin yukarı çıkmasına engel olur.

TETİKLEYİCİLERİ TANIYIN

Kadından kadına değişmekle beraber limon, kahve, çikolata mide yanmasını davet eder. Baharatlı gıdalar da mide yanmasını tetikleyebilir.

BOL KESİMLİ GİYSİLER GİYİN

Dar ve sizi sıkan giysiler, basınç artışıyla reflünüzü azdıracaktır. Üzerinize uygun ve rahat kesimli giysiler bu soruna neden olmaz.

 

ANTİASİDLERİ DÜŞÜNÜN

Yaşam tarzını değiştirmenize rağmen, yanmalar devam ediyorsa çözüm antiasitler olabilir.

Kalsiyum ya da mağnezyum içeren antiasidler gebelikte güvenle kullanılabilir.

Ama kabızlığa neden olabildiği için aliminyum içerenlerden kaçınmanız gerekir.

Soda tüketmek iyi bir seçenek olabilir ama şişkinlik yapabileceğini unutmamak gerekir.

H2 BLOKLAYICILAR

Eğer antiasitler (asit gidericiler) işe yaramıyorsa, daha ciddi alternatifleridüşünmek gerekir. İlk opsiyon bir H2 bloklayıcı olacaktır. (Zantac vb) Bu ilaçların da gebelikte kullanımı uygundur ama reçete ile ve doktorunuz önerirse kullanılabilirler.

Çocuğunuzda Olabilecek Hastalıkların Önlemini Önceden Alabilirsiniz

Büyüme bir çocuğun sağlıklı olduğunun en önemli göstergesi oluyor. Çocuğun sağlığını olumsuz etkileyen sorunlar geliştiğinde, bu ilk olarak büyümeyi etkiliyor ve çoğu kez büyüme eğrisindeki duraksama veya sapmalar bu sağlık sorunlarının ilk habercisi olabiliyor. Çocuklarda büyüme ve gelişme takibi birçok hastalığın erken teşhisi ve tedavisinde hayati önem taşıyor. Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Umut Mansuroğlu, “15 Nisan Büyümenin İzlenmesi Günü” kapsamında, çocuk sağlığı takibinin önemi ve yapılması gereken kontroller hakkında bilgi verdi.

4 yaşına kadar senede birkaç kere kontrol şart

Bir bebeğin sağlıklı olduğunun en önemli göstergesi; boy, kilo, baş çevresinin persentil denilen sağlıklı çocuklar ölçülerek hazırlanmış, standart büyüme eğrilerinde normal aralıkta olması ve takibinde büyüme hızına uygun olarak ilerlemesidir. Bebeklerin ilk 1 ay doğumdan sonraki ilk kontrolünden sonra duruma göre haftada bir ya da iki haftada bir kontrolleri yapılması gerekmektedir. Daha sonra 1. ve 6. ay arası en az ayda bir, 6. ve 24. ay arası en az 3 ayda bir, 2 yaş ve 4 yaş arası en az 6 ayda bir, 4 yaşından sonra da en az yılda bir büyüme ve gelişim takibi yapılması gerekmektedir.

Geç kapanan bıngıldak birçok hastalığın habercisi olabilir

Büyüme ve gelişme takibindeki rutin kontroller sırasında yapılan baş çevresi takibi beyin gelişiminin en önemli ölçütüdür. Baş çevresi büyümesinin aniden durması ya da normalden fazla artması beyin gelişimini etkileyen birçok kronik hastalığın habercisi olabilmektedir. Muayene sırasında bakılan bıngıldağın normalden geniş olması, erken ya da geç kapanması başta hipotiroidizm olmak üzere birçok metabolik hastalık ve vitamin eksikliğinin belirtisi olabilir. Bu hastalıkların erken teşhisi ve tedavisi bu ölçümler sayesinde mümkün olabilmektedir.

Bebeklikte yapılan kontroller ile ileri yaşlardaki obezite önlenebilir

Boy, kilo ve vücut kitle indeksi takibiyle boy kısalığı, malnütrisyon ve obezite gibi hastalıkların erken teşhisi sağlanabilmekte ve önüne geçilebilmektedir. Özellikle obezite son yılların ciddi bir problemi olmuştur. Obezitenin önüne geçilerek ilerde oluşabilecek şeker hastalığı, kalp ve damar hastalıkları, kemik ve eklem hastalıkları, uyku apnesi gibi hastalıkların önlenebilir. Büyüme takibi sırasında tam bir fizik muayene yapılmaktadır. Böylelikle konjenital kalp hastalıkları, inmemiş testis, şaşılık gibi rahatsızlıklar erken tespit edilebilir.

Otizmin belirtileri gözlemleniyor

Bebeklerin büyüme gelişme kontrolleri sırasında psikososyal gelişim takibi de yapılır. Özelikle son zamanlarda giderek artmakta olan otizmin belirtileri erken fark edilir ve gerekli bölümlere yönlendirilerek önüne geçilmesi sağlanabilir. Ayrıca kontroller sırasında yapılan hemoglobin taraması, idrar yolu enfeksiyon taraması, kalça ultrasonografisi, 3 yaşından sonra bakılan kan basıncı ölçümü ile kansızlık, kalça çıkığı, böbrek hastalıkları, kalp ve damar hastalıkları gibi pek çok hastalığın erken teşhisi sağlanır.

Yaza Hazır Mısınız?

Yaklaşan tatil planları ve deniz sezonun açılmasına az bir zaman kala kadınlar estetik operasyonlarını daha fazla yaptırmaya başlıyor. Bahar aylarında en çok yaptırılan operasyonların başında ise meme estetik cerrahisi ve vücut şekillendirme geliyor.

Yaz aylarına girerken özellikle kadınlar en çok meme büyütme ameliyatını tercih ediyor. Kadınlar estetik görünümünün yanı sıra sağlık amacıyla da meme küçültme ve dikleştirme işlemlerine de başvurabiliyor.

Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Zekeriya Kul: “Yaz aylarının yaklaşmasıyla birlikte estetik ameliyatlar için tarafımıza başvuran hastaların sayısı da gittikçe artıyor. Yaza istedikleri bir görünümle girmek isteyenlere meme büyütme & küçültme, meme dikleştirme ve liposuction işlemlerini daha fazla uyguluyoruz. Fit bir görünüm ile yaza girmek isteyenler liposuction ve karın germe ameliyatı da talep ediyor. Karın, sırt, kalça ve bel bölgelerinde yağ birikimi fazla olanların tercihi ise liposuction oluyor. Vücut şekillendirmede en fazla başvurulan bu yöntemde ise son dönemde High Definition Liposuction adı verilen cerrahi konsept dikkat çekiyor. Bu yöntemde hastalarımız hem yağlarından kurtuluyor hem de atletik bir karın görünümüne sahip oluyor. Hızlı kilo alıp vermeler sonrasında karın derisinde çatlak ve gevşeklik olanlara ise karın germe ameliyatı öneriliyor. Son dönem trendleri arasında yer alan karın germe ameliyatı ile liposuctionın birlikte kullanıldığı lipoabdominoplasti ameliyatı ise özellikle sigara içen hastalarda daha güvenli bir ameliyat imkanı sunuyor.” dedi.

Bebeklerde Büyüme Atakları Nedir?

“Anne karnındaki bebek; sıcak, güvenli, steril ama monoton bir ortamdan, rengarenk cıvıl cıvıl bir dünyaya gözlerini açacaktır. Ancak bebekler, doğum süreci başladığında strese girerler. Zira daha önce deneyimlemediği şeyleri yaşamaya, ortamını değiştirmeye rutinine veda etmeye başlamıştır” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Musa Bostancıoğlu, bebeklerde görülen büyüme ataklarını anlattı.

Büyüme Atağı Nedir?

Bebek, doğumundan itibaren de belirli haftalarda yoğun büyüme ve gelişme dönemleri yaşar. Bu haftalarda bebekler; normalden daha huysuz olabilir, daha fazla ağlayabilir, uyku problemleri yaşayabilir, iştahsız ama tam tersi bazen daha iştahlı olabilir. Bunun en önemli nedeni, bebeğin büyüyor olmasıdır. Bebekler belli aylarda, büyüme atağı yaşarlar. Bu şu demektir: Çevrenin farkına varırlar, ihtiyaçları değişir, beslenme ve güven ihtiyaçlarına yenileri eklenir. Bu ihtiyaçlar; renkleri keşfetmek, hareket eden nesneleri ayırt etmek, insan mimiklerini anlamlandırmak ve kendi bedeninin sınırlarını keşfetmesi olarak sıralanabilir. Çevrenin farkına varan bebek, bu çevreye katılmak ister; bu, gelişimi açısından çok olumlu bir şeydir. İşin en güzel yanı, bu büyüme atakları geçtiğinde arkasında çok tatlı yeni beceriler bırakır. Gülmek, oyuncağına vurarak çıkardığı sesi dinlemek, alkış yapmayı öğrenmek, ebeveynini tanıyıp izlemek, yüzüstü dönebilmek, oturmak, emeklemek yürümeye başlamak gibi.

Bu Dönemde Bebeğiniz ile Tensel Teması Arttırın

Bebeğin çevredeki uyaranlara ilgisinin artması, beslenmeye vakit ayırmak istememesine ve beslenmeyi reddetmesine neden olabilir. Annelerin bu dönemlerde bebeklerini iyi gözlemleyip, onların ihtiyaçlarını ve isteklerini doğru tekniklerle sabırla karşılamaları son derece önemlidir. Bu ona bol bol sarılarak tensel teması artırıp güvende olduğunu hissettirmekle daha fazla uykuyla, daha fazla kucakla, daha fazla emzirme ve beslemeyle olabilir.

Büyüme Atakları Ne Zaman Görülür?

Büyüme atağı beklenen haftalar, bebekten bebeğe küçük oynamalar olmakla birlikte; 5. hafta 8. hafta 12. hafta 19. hafta 26. hafta 36. hafta 42. hafta 55. hafta, 64 ve 76.haftalardır. 2 yaşa kadar toplamda 10 büyüme atağı gösterip en son 2. yaş sendromunu yaşarlar. Bebeklerde büyüme atakları 2-4 gün arasında sürer. Bebek büyüdükçe atak süreleri bir haftaya kadar uzayabilir.

“Ataklar Bebeğin Sosyal Gelişimine de Katkı Sağlar”

Bebekler bu dönemlerde motor ve zihinsel gelişimlerinin yanı sıra sosyal gelişim anlamında da ciddi ilerlemeler gösterirler. Bebeğin sinir sisteminin olgunlaşması, beyninin süratle gelişmesi ve bunlara bağlı olarak duygularının çeşitlenmesi her büyüme atağı sonrasında onun dünyaya daha fazla adapte olmasını sağlar. Büyüme atağından farklı olarak 3. hafta ile 3 ay arasında gaz sancıları olabilir. Üç saatten uzun süren, haftada en az üç kez yineleyen nedeni bilinmeyen ağlamalara “Kolik” denir. Bu ağlamalar, genellikle günün belli saatlerinde özellikle de akşamları olmaktadır, bebeği kucağa alıp sallamakla, saç kurutma makinası veya elektrik süpürgesinin çıkardığı gibi “şşşıııııttt” tarzı sesleri dinletmekle geçer. 2-4 ay arasında tükürük bezleri gelişirken damaklarda kaşınma, salya akması gibi belirtiler görülür. 6-7. Ayda diş çıkarırken 38 dereceye kadar; hafif ateş, salya akması, ishal olmaksızın dışkıda yumuşama ve huzursuzluk görülebilir. Ancak; ateş, ishal, kusma halsizlik, kendini salma gibi semptomlar kesinlikle büyüme atağı kaynaklı değildir. Bu bulgular varsa doktora götürülmelidir. Komşu, akraba eş dost tavsiyesiyle bebeğe doktorun önermediği herhangi bir ilaç verilmemelidir.

Bu Dönemde Ebeveynler Ne Yapmalı?

Çok huzursuz olduğunda, uyumakta zorlandığında ılık bir banyo ve sonrasında masajla rahatlatabilir. Bu dönemlerde bebek sık sık emmek hatta sürekli memede kalmak istediğinden anneler sütünün yetmediğinden korkar. Büyüyen bebeğin anne sütü ihtiyacı da artmıştır ve bebeğin daha sık emzirilmesiyle bu ihtiyaca karşılık verilmiş olur hemen mamaya başlanmamalıdır. Büyüme atağı veya başka bir huysuzluk döneminde uyku eğitimi, tuvalet eğitimi, ek gıdaya başlama ve sünnet gibi radikal değişimler yapılmamalıdır. Zira bebek zaten kendini rahatsız eden bir dönüşüm sürecindedir, rutinlerinin değişimi atak yaşatmaktadır, bir de bunun üstüne başka rutin değişimleri eklenmemelidir.

Bu Öneriler Kalp Hastalığı Riskini Düşürüyor!

Dolaşım sistemi hastalıkları yüzde 40’lık bir oranla ülkemizde en sık rastlanan ölüm nedeni. Bu hastalıkların yine yüzde 40’ını ise kalp damar hastalıkları oluşturuyor. “Özellikle yüksek gelir düzeyindeki ülkelerde bu hastalıklara bağlı ölüm oranları son 20 yıl içerisinde azalma gösterdi. Bu azalışta risk faktörlerinin kontrolünün payı yüzde 58” diyen Acıbadem International Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Güliz Erdem, tütün kullanımından vazgeçilmesi, fiziksel aktivitenin artırılması ve sağlıklı beslenmenin en başta gelen kontrol edilebilir risk faktörleri olduğuna dikkat çekiyor.

Değiştirilemeyen faktörlerin farkında olun!

Koroner kalp hastalıklarında yaş, cinsiyet ve genetik etkiler, değiştirilemeyen faktörler olarak tanımlanıyor. Özellikle 65 yaşından sonra damarların hasar görme ve daralma riski artıyor. Erkeklerde koroner kalp hastalığı genelde daha yüksek olmakla birlikte kadınlarda da menopoz sonrası risk artıyor; 70 yaşından sonra ise her iki cinste de risk eşitleniyor. Ailesinde, özellikle birinci derece akrabalarda kadınlarda 55, erkeklerde 65 yaş öncesi kalp damar hastalığı varsa risk anlamlı ölçüde artıyor.

Kontrol edilebilir riskleri yaşam tarzınızı değiştirerek yönetin

Değiştirilemeyen faktörlerin dışında yaşam tarzında farklılıklar yaratarak hastalık riski kayda değer ölçüde azaltılabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Güliz Erdem, kontrol altına alınabilecek risk faktörlerini şöyle sıralıyor:

* Sigara kullanımı: Başta akciğer kanseri olmak üzere birçok hastalığın bir numaralı nedeni olan sigara ve tütün kullanımı kalp damar hastalıklarında da ilk sırada yer alıyor. Kalp hastalıklarında en başta gelen önlenebilir risk faktörü olan sigara kullanımı, dumansız tütün ürünleri ya da elektronik sigara tercih edilse dahi ciddi hasar yaratıyor. Riski kontrol etmenin tek şartı sigaraya elveda demek. Sigara bırakıldıktan sonra, kalp hızı ve kan basıncı normale dönüyor; bir yıl sonra koroner damar hastalıkları riski, içmeyen birinin riskinin yarısına kadar iniyor; 15 yıl sonra ise eşitleniyor.

* Kontrolsüz Diyabet: Diyabeti olan hastalarda en sık ölüm nedeni yüzde 60 ile kalp ve damar hastalıkları. Her iki diyabet türünde de kalp damar hastalıkları riski 2-3 kat artmış oluyor ve hastalığın seyri de daha kötü hale geliyor. Bu risk özellikle diyabetin kontrolsüz olması halinde artıyor. Diyabetin sadece kendisi değil, eşlik ettiği kan basıncı yüksekliği ve iyi huylu kolesterolün düşük olması da riskin artmasında rol oynuyor.

* Hipertansiyon: Tuz tüketiminin yoğun olduğu ülkemizde 2010 yılı verilerine göre her 100 kişiden 24’ü hipertansiyon hastası. Tuzun azaltılması ve antihipertansif ilaçların düzenli kullanılması kalp damar hastalıkları riskinin azaltılmasında önemli. Özellikle mevsim değişikliklerinde ve kan basıncı düzeylerinde değişiklik olduğunda, tedavinin düzenlenmesi için takip eden doktorla sürekli bağlantıda olmak öneriliyor çünkü tansiyon ilacını almak ancak kan basıncını takip etmemek, kan basıncının kontrol altında olduğu anlamına gelmiyor.

* Obezite: Obezitenin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artışta olduğu bir gerçek. Özellikle santral obezite olarak tanımlanan bel çevresinin, kadında 88 cm’den, erkekte ise 102 cm’den fazla olduğu duruma, Türkiye Diyabet, Obezite ve Hipertansiyon Çalışması (TURDEP) verilerine göre her 100 kadından 48’inde, erkeklerde ise her 100 erkekten 17’sinde rastlanıyor. Obeziteye bağlı hastalık risklerinden korunmak için ideal vücut kitle indeksinin (kilogram olarak vücut ağırlığının, metre olarak boy uzunluğunun karesine bölünmesi) 20-25 kg/m2; bel çevresinin erkeklerde 94 cm’den, kadınlarda ise 80 cm’den küçük olması gerekiyor. Bu hedeflerin sağlanması için fiziksel aktivite ile birlikte sağlıklı beslenme büyük önem taşıyor. Doymuş yağlardan fakir, tam tahıllı ürünlerle beraber balık, sebze ve meyveden zengin beslenme şeklinin benimsenmesi şart.

* Kolesterol yüksekliği: Kolesterol ile ilgili bilgi karışıklığı ne yazık ki hastaların gerekli tedaviyi almamalarına veya özellikle kalp hastalığı olan hastaların çok önemli statin tedavisini bırakmasına sebep olabiliyor. Bu sebeple doğru bilgi sahibi olmak hayati önemde. Kötü huylu kolesterol (LDL) değerindeki her 10 mg/dl lik artış kalp krizi riskini yüzde 20 arttırırken; iyi huylu kolesterol (HDL) değerindeki her 1 mg/dl’lik artış ise kalp hastalığı riskini yüzde 2 ila 3 oranında azaltıyor.

* Psikososyal faktörler: İşyerinde devamlı stres altında olmak, sürekli artan çalışma saatleri kalp hastalıklarının daha erken ortaya çıkmasına neden oluyor. Depresyon ise hem koroner kalp hastalığı oluşumu hem de sonuçlarının daha kötü seyretmesini beraberinde getiriyor.

* Az hareket: Her gün 30 dakika, haftada 5 gün orta şiddette egzersiz yapılması kalp damar hastalıklarından korunmak için de bir gereklilik. Hastaların sıklıkla sorduğu günlük aktivitelerde hareketli olunması durumu (örneğin: sürekli ev işi yapıyorum, gibi) ise istenilen hedefi karşılamıyor. Özellikle tempolu yürüyüş veya yürümekle ilgili sorunu olanların fırsatı olması halinde yüzmesi öneriliyor.

Karsinofobiye Karşı 7 Etkili Öneri

Yurtdışında yapılan çalışmalara göre kanser en çok korkulan hastalıkların başında yer alırken, kanser fobisi de günümüzde hızla yaygınlaşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi’nden Psikoonkolog Işıl Yıldız, “Birçok insan fobileriyle korku kaynağından uzak durarak baş eder fakat karsinofobi yaşayan insanlar bu korkudan sakınamazlar. Çünkü bu çoğunlukla kişinin içinde, düşüncelerindedir. Hastalık fobileri bu açıdan obsesif kompulsif bozukluğa yakındır, hastalıkla ilgili düşünceler obsesyon gibidir. Bu fobiye sıklıkla depresyon eşlik eder.” diyor. Buna karşın korkuyu kontrol altında tutmanın mümkün olduğunu vurgulayan Psikoonkolog Işıl Yıldız, karsinofobiye karşı 7 etkili önerisini sıraladı; önemli uyarılarda bulundu.

  • Korkunuzu dile getirin

Kanser olma ya da sevdiklerinizin kanser olabileceğine yönelik korkunuzu aileniz ve arkadaşlarınızla paylaşın zira yaşadığınız kaygının azalmasına yardım edebilirler. Korkunuzu bastırmaya çalışmayıp dile getirmeniz karsinofobiye karşı ilk basamağı oluşturuyor.

  • Kulaktan dolma bilgilere inanmayın

Kanser hakkında doğru kaynaklardan bilgi edinin. Kulaktan dolma bilgiler kişinin daha fazla korkmasına sebep olur. Kanser hakkında doğru kaynaklardan bilgi edinmek ve tedavi yollarını öğrenmek korkunun azalmasında yardımcı olabiliyor.

  • Vücudunuzu kanser belirtileri açısından sürekli takip etmeyin

Şüphesiz yılda bir ya da iki defa sağlık kontrolü için hekime başvurup gerekli tetkikleri yaptırmak önemli. Özellikle meme kanserinde kadınlar kendilerini elle muayene etmeyi de ihmal etmemeli. Ancak sadece korku nedeniyle çok fazla tetkik yaptırmak, sürekli ilginizi vücudunuzu dinlemeye yöneltmek de korkuyu azaltmak yerine artırıyor.

  • Kanseri atlatmış insanlarla konuşun

Kanseri yaşamış ve iyileşmiş kişilerle konuşmak kafanızda oluşan olumsuz algıyı değiştirmenize yardım edebilir.

  • Sağlıklı bir yaşam tarzı geliştirin

Psikoonkolog Işıl Yıldız “Yaşam tarzımızın sağlığımızı önemli ölçüde etkilediği bir gerçek. Sağlıklı beslenmek, egzersiz yapmak, stresle baş etme yollarını öğrenmek ve insanlarla doyum sağlayıcı ilişkiler kurmak beden ve ruh sağlığımızı korumamıza büyük katkı sağlar.” diyor.

  • Hayatınızı anlamlı kılacak şeylerle uğraşın

Belirli amaç ve hayallere sahip olmak ve bunları gerçekleştirmek için çaba sarfetmek, üretken olmak hayatı daha anlamlı ve yaşanır kılarken, korkuların azalmasına yardımcı oluyor.

  • Profesyonel destek alın

Eğer tüm bu öneriler kanser olma korkusunu azaltmada yeterli olmuyorsa ve bu korku hala günlük yaşantınızı olumsuz etkileyecek boyuttaysa bir uzman desteği alın.

Kadınlara Özel Sağlık Önerileri

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi özel bir kadın sağlığı söyleşi programına ev sahipliği yaptı. Blogger ve yazar Ece Kumkale’nin modere ettiği ve “A’dan Z’ye Kadın Sağlığı” söyleşisine Endokrinoloji Uzmanı Doç. Dr. Yasemin Tütüncü, Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca, Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Nur Ecem Baydı Ozman katıldı.

Hormonlar sayesinde 3 ayda bir sihirli dönüşüm

Gebelikte fiziksel ve duygusal değişiklikler hakkında bilgi veren Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Ağca, hamilelik sırasında ortaya çıkan bu değişimlerin birçoğunun hormonal olduğuna dikkat çekerek gebeliğin 3’er aylık dönemlerinde değişimlerin de farklılık gösterdiğine vurgu yaptı. Her gebeliğin birbirinden ayrı vakalar olsa da birçok ortak noktası olduğunu da söyleyen Dr. Jale Ağca, bu dönemlerde yaşanabilecek değişimleri bilmenin anne adayının özgüvenini artırdığına dikkat çekti.

Bu dönemde östrojen, progesteron, oksitosin ve tiroid hormonlarının etkisinin arttığını belirten Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Endokrinoloji Uzmanı Doç. Dr. Yasemin Tütüncü de bu hormonlarının her birinin işlevleri hakkında bilgi verdi. Rahat bir hamilelik dönemi geçirilmesi için tüm bu hormonların yeterli düzeyde salgılanması gerektiğini söyleyen Doç. Dr. Yasemin Tütüncü, özellikle oksitosinin ağrı eşiğini yükselterek kadınların doğum sancılarına dayanmasındaki rolünün altını çizdi.

Süper kadınlar için süper besinler

Kadınların aile üyelerinin sağlıklı bir şekilde beslenmesini sağlamak için koştururken bazen kendi beslenmelerini ihmal ettiklerini söyleyen Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Nur Ecem Baydı Ozman ise “Süper güçlere sahip süper kadınların bu güçlerini korumak ve kendilerine iyi bakmak için faydalanabilecekleri bazı süper besinler var” dedi. Nur Ecem Baydı Ozman bu besinler hakkında şu bilgileri verdi:

  • Karbonhidratlar: Enerjinizi yüksek tutmanızı sağlar. Meyveler, tam tahıllı ürünler ve baklagiller bu besin grubunda yer alıyor.
  • Cilt sağlığı için bol yeşil sebze ve meyve: Hücre yenilenmesine katkı sağlayarak cildin daha parlak görünüme kavuşmasına yardımcı olurlar.
  • Bağışıklık için probiyotik: Yoğun tempoda bağırsak sağlığı için şart. Kefir, probiyotik yoğurt ya da diğer probiyotik ürünler tercih edilmeli.
  • Kemik sağlığı için süt, yoğurt veya kefir: Kemik erimesi riskinden korunmak ve yeterli kalsiyum almak için günde 2 bardak kadar tüketilmeli.
  • Su: Vücudumuzdaki bütün sistemlerin suya bağımlı olması nedeniyle her yaşta yeterli düzeyde tüketilmesi önemli. Suyu çay veya kahve gibi içeceklerle değil doğrudan tüketmek de bir diğer kritik konu.

Göz Tansiyonu Nedir, Nasıl Tedavi Edilir?

Göz tansiyonu (glokom), genellikle belirti vermeyen ve göz içi basıncının görme sinirini tahrip edecek kadar yükselmesi nedeniyle görme kaybına yol açabilen bir hastalıktır

Göz tansiyonu ile ilgili soruları Batıgöz Sağlık Grubu’ndan Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tayfun Bavbek yanıtladı:

Göz tansiyonu nedir?

Glokom olarak da bilinen veya Karasu hastalığı olarak adlandırılan göz tansiyonu rahatsızlığı sinsi bir hastalıktır çünkü ilk evrelerinde neredeyse hiç belirti göstermez. Tamamen tedavi edilememekle birlikte genel olarak kontrol altında tutulabilir. Fakat tedavi edilmezse görme kaybına ve ilerleyen zamanda da körlüğe kadar gidebilir.

BASINÇ ARTAR TANSİYON YÜKSELİR

Göz tansiyonu neden olur?

Gözün içinde ön tarafta, dokuları beslemek için dolaşan bir sıvı bulunur. Bu sıvı göz içinde üretilir. Başka bir grup kanaldan da göz dışına atılır. Kimi gözlerde bu sıvı kanallardaki tıkanıklık nedeniyle dışarı atılamaz ve göz içi basıncı artar. Bunun sonucunda da göz tansiyonu yükselir.

Göz tansiyonu (glokom) türleri nelerdir?

1) Açık (geniş) açılı glokom: Genellikle 40 yaş üstünde görülür, göz içi sıvısının dışa akım kısmında yapısal direnç görülür. En yaygın olan glokom türüdür ve belirtileri bakımından sinsidir. Ancak hekim muayenesinde, testler sırasında anlaşılabilir.

2) Kapalı (dar) açılı glokom: Göz içi sıvısı gözün iris dediğimiz renkli kısmının arkasına hapsolmuştur. Dışa akım aralıklı veya tamamen engellenir. Ani glokom atakları gerçekleşir.

BULANIK GÖRME VARSA EN KISA ZAMANDA DOKTORA GİDİN

Göz tansiyonu belirtileri nelerdir?

Göz tansiyonu genelde belirti vermez. Bu yüzden hastanın kendisinin anlaması neredeyse imkansızdır. Ancak bazı göz tansiyonu tiplerinde, göz veya baş bölgesinde ağrı, bulanık görme, ışıklar etrafında hareler ve mide bulantısı olabilir. Bu belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden bir göz doktoruna başvurulmalıdır. Aile hikayesinde yani anne, baba ya da kardeşinde göz tansiyonu olanlarda görülme olasılığı yüksektir. Özellikle 35 yaşından sonra her sene göz tansiyonuna bakılmalıdır.

Göz tansiyonu nasıl ölçülür?

Göz tansiyonu teşhisindeki en önemli etken göz tansiyonunun ölçülmesidir. Bunu yapan alete ‘tonometre’ denir ve iki yöntemle göz tansiyonunu ölçebilir. İlkinde göze hava üfleyerek bir karşı basınç oluşturur ve öylelikle ölçülür ya da göze anestezi bir damla damlatılır ve gözle temas sağlanarak ölçüm yapılır.

DAMARLAR, SİNİRLER VE RETİNA İNCELENİR

Göz tansiyonu değerleri kaç olmalıdır?

Göz tansiyonu değerleri de kan basıncı değerleri gibi kişiye göre farklılık gösterir. Kimisine göre 17 mmHg basınç yüksek bulunurken kimisine göre 22 mmHg basınç normal bulunabilir. Göz doktorlarının yaptığı muayeneler sonucunda göz içindeki kan damarları, göz sinirleri ve retina incelenerek basınç değerlerinin o hastaya göre yüksek olup olmadığı tespit edilir.

Göz tansiyonu nasıl tedavi edilir?

Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tayfun Bavbek, “Göz tansiyonu (glokom) olarak adlandırılan hastalık, üç ayrı yöntem ile kontrol altına alınabilir” dedi ve şöyle sıraladı:

Bunlardan ilki göz içi basıncını düşürmek için başlanılan damlalardır. İlaç tedavisi ile kontrol altında tutulabilen göz içi basıncına, herhangi bir müdahale etmeden yıllar içerisinde bu yöntemle hasta takip edilebilir. Bir veya birden fazla damla kullanımına rağmen düşmeyen göz içi basıncına farklı yöntemlerle müdahale etmek durumunda kalınabilir.

İkincisi lazer tedavisidir. Ani gelişen göz tansiyonu krizlerinde irise lazer ile açılan bir kanalla göz basıncı düşürülür. Cerrahi müdahale gerekene kadar ara dönemde uygulanabilir.

Üçüncüsü ise cerrahi müdahaledir. Göz içindeki sıvının drenajını kolaylaştırmaya yönelik girişimlerdir. Bir kısmında minyatür valf ya da seton denilen implantlar kullanılır. Göz içerisinden veya dışarısından uygulanır.

Çocuklar da Güneş Gözlüğü Kullanmalı

Havalar ısınıyor, güneş yüzünü gösteriyor. Güneşten korunmak göz sağlığı için de çok önemli. İleriki yaşlardaki cilt ve göz sorunlarının ortaya çıkmasında çocukluk ve gençlik döneminde maruz kalınan ultraviyole ışınların rol oynadığını söyleyen Liv Hospital Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tuğrul Altan özellikle çocuklarda güneş gözlüğü seçerken dikkat edilmesi gereken noktaları anlattı.

Güneşin dik geldiği saatlere dikkat

Atmosfer kirliliği nedeniyle ozon tabakasında oluşan hasarlar günümüzde daha fazla zararlı güneş ışığının bize ulaşmasına neden olur. Bu zararlı ışınların başında kısa dalga boylu ultraviyole (mor ötesi) gelir. Bu ışınların yüzde 95’i daha düşük enerjili olan UVA, kalan kısmı da daha yüksek enerjili UVB’dir. UVA daha derine ulaşırken UVB daha yüzeysel etkilidir. Bu ışınlar etkiledikleri vücut bölgesinde proteinler ve DNA üzerinde olumsuz etki yapar. Bu etki temas süresiyle artar ve zamanla birikir. Ultraviyole ışınlarının en güçlü olduğu durumlar yeryüzüne dik olarak ulaştığı yaz mevsimi, yansıyan ışığın fazla olduğu deniz kenarı, karla kaplı bölgeler veya yüksek rakımlı yerlerdir.

Siperli şapka da önemli

Yapılan çalışmalarda ileriki yaşlardaki cilt ve göz sorunlarının ortaya çıkmasında çocukluk ve gençlik döneminde maruz kalınan ultraviyole ışınlarının önemli olduğunu göstermiştir. Gözle ilgili en önemli iki hastalık grubu katarakt ve yaşa bağlı maküla dejeneresansıdır. Çocuklar ve gençler erişkinlere göre zamanlarının daha büyük kısmını açık havada geçirir. Yaşamı boyunca maruz kalınan ultraviyole ışınlarının yüzde 50’ye yakın kısmının ilk 18 yaşta olduğu ifade edilir. Bu nedenle çocuklarda cildin olduğu kadar gözlerin de güneş ışınlarından korunması önemlidir. Direkt güneş ışınlarından korunmanın en iyi yolu siperli şapka kullanmaktır. Geniş siperli şapka göze ulaşan ışınların yarısını engeller. Fakat ışınların yoğun olduğu, yansıyan ışın miktarının fazla olduğu sahillerde ve karlı ortamlarda mutlaka güneş gözlükleri kullanılmalıdır. Ayrıca güneş ışınlarının dik olarak geldiği 10 ve 16 saatleri arasında güneşe maruz kalmamak istenmeyen etkileri en aza indirecektir.

Kızarıklık ve yanma yapabilir

Güneşin göz üzerindeki etkilerini gözkapağı cildi ile inceleyerek başlayabiliriz. UVB gözkapaklarında kızarıklık ve yanmaya neden olabilir. İleri yaşlarda güneş lekeleri, cilt kırışıklıkları gibi iyi huylu değişiklikler veya kanseröz yapılar da görülebilir. UVB gözün en dış saydam tabakası olan kornea tarafından tamamıyla bloke edilir. Korneayı geçen, lens ve retina üzerine etki eden UVA’dır. UVB’ye uzun süre maruz kalmak kornea yüzeyinde hasara ve geçici de olsa ağrılı görme kaybına neden olur. Bu durum korumasız kayak yapan kişilerde ve kaynakçılarda sık görülür. UVA ise korneadan geçerek göz merceği (lens) ve gözün sinir tabakası (retina) üzerine etki gösterir.

ÇOCUKLARA GÜNEŞ GÖZLÜĞÜ ALIRKEN BUNLARA DİKKAT EDİN

  • Camı kırılmaya dirençli olmalıdır. Polikarbonattan yapılmış camlar diğer organik reçinelerden kırılmaya 10 kat daha dayanıklıdır.
  • Yüzde 100’e yakın UVA filtreli olmalıdır. Polikarbonat yapısı gereği UVA’yı yüzde 100’e yakın bloke ederken diğer organik camlarda kaplama gereklidir.
  • Çerçeve de kırılmayan metaryelden üretilmiş olmalıdır.
  • Çerçeve yüzü tamamen saran tipte olmalıdır.
  • Gözlüğün düşmesini engellemek için meteşesi yaylı olmalı veya arkadan elastik bir bantla tutturulmalıdır.
  • ‘Ucuz’ gözlüklerden kaçınılmalıdır. ABD’de camı yüzde 100 UV filtreli olmasına rağmen çerçeve boyasında yüksek oranda kurşun içerdiği saptanan market gözlükleri piyasadan toplatılmıştır. Çocuk ciltlerinin ince olduğu ve toksik maddeleri çok daha kolay emebileceği unutulmamalıdır.

Panik Atağın 4 Belirtisine Dikkat

Birden ve beklenmedik şekilde başlayan ya da daha seyrek olarak kalabalık yerler gibi bilinen ortamlarda (agorafobik panik bozukluk) ortaya çıkan ve giderek şiddetlenerek bireyi dehşete düşüren panik ataklar, göğüs ağrısı, çarpıntı, terleme ve nefes darlığı gibi belirtiler yüzünden kalp krizi ile karıştırılabiliyor. Kişiler kendilerine kötü bir şey olacak korkusuyla hastane ve çevresinde günlerini geçirebiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikiyatri Bölümü’nden Prof. Dr. Ercan Abay, panik bozukluk ve panik atak hakkında bilgilendiriyor.

Panik atak, genellikle beklenmedik bir şekilde başlayan ve yineleyici, insanı dehşete düşüren yoğun sıkıntı nöbetleridir. Panik atak sırasında yaşanan nöbetler genelde 10-30 dakika arasında kendiliğinden geçebiliyor. Tek başına atak panik atak olarak değerlendirilirken tekrarlayan panik ataklarla ve ataklar arası dönemlerde tekrar olacağı şeklinde beklenti kaygıları ile giden tabloya panik bozukluk tanısı konmaktadır. Hastalıkta ilk belirtiler birdenbire başlayan göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, nefes alamama, terleme, titreme, üşüme, bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, düşecek ya da bayılacakmış gibi olma, uyuşma olarak sıralanmaktadır. Birey, o anlarda “kalp krizi” geçirdiğini ya da felç geçirmekte olduğunu zannedip “ölüm korkusu” ya da çıldırıp “delireceği korkusu” yaşamaktadır.

Hastalık hastası olma evresi

Bu evrelerde bireye acil servislerde fiziksel hastalık bulunmadığından dolayı sakinleştirici yapılıp, evine gönderilmektedir. Bir süreliğine rahatlayan kişi, bir süre sonra yeni bir atak geçirmektedir. Her atakta hastaneye giden hasta, bir süre sonra kalbinde ya da beyninde olumsuz bir hastalık olduğuna inanmaktadır. Ancak bireyde, doktorların yaptıkları incelemelerde bedensel bir hastalık saptanmamaktadır.

Kalp krizi geçirme korkusu başlıyor

Ataklar devam ettikçe bireyler gergin, huzursuz ve endişeli bir biçimde yeni bir atak geçirmeyi beklemektedir. Bu atakların çoğu zaman belirsiz zaman ve yerlerde gelmesi korkuyu artırmaktadır. Ataklar sıklaştıkça, kalp krizi geçirip ölme, kontrolünü kaybedip çıldırma korkuları pekişmektedir. Bireyler daha sonrasında evde kimsenin olmadığı bir zamanda kalp krizi geçirmekten ya da kontrolünü kaybederek çıldırıp intihar etmekten şiddetle korkmakta ve bu düşüncelerden dolayı yoğun bir üzüntü duymaktadırlar.

Hastanede ya da bahçesinde geçen günler

Kişiler bir süre sonra ataklara sebep olacağını düşündükleri yiyecek ve içecekleri tüketmez olurlar ve ataklarını bastırmak için alkol, madde ya da ilaç kullanmaktadırlar. Hasta bireylerden bazıları çevrelerine zarar vereceği korkusuyla kendilerini kısıtlama yoluna gitmektedirler. Bu kişiler, gerektiğinde acil yardımı çabuk almak için bütün günlerini hastanede ya da bahçesinde geçirerek bu ortamlarda kendilerini güvende hissetmektedirler.

En az 4 belirti varsa panik atak hastası olabilirsiniz

  • Göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması,
  • Terleme, uyuşma ya da karıncalanma,
  • Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma, soluğun kesilmesi,
  • Baş dönmesi, sersemlik, bayılacak gibi olma,
  • Üşüme, ürperme ya da ateş basması, çıldırma korkusu,
  • Bulantı, karın ağrısı, titreme ya da sarsılma, ölüm korkusu
  • Kendini, çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme.

Panik atağın sebebi
Toplumda yüzde 3-4 oranında görülen panik bozukluk genellikle 20-35 yaş arasında başlamaktadır. Panik atakların sık yaşanmasıyla oluşan panik bozukluk, beynimizdeki sinir hücrelerinden salgılanan bazı kimyasalların (serotonin, noradrenalin gibi) anormal çalışmasından oluşmaktadır. Hastalarda bir süre sonra panik atağın geleceğini sandıkları yerlere gidememe gibi sorunlar yani agorafobi de oluşmaktadır.

Panik bozukluğun tedavisi

Panik bozuklukta iki tür tedavi (ilaç tedavisi ve psikoterapi) birlikte uygulanmaktadır. Bu tedavilerden ilaç tedavisi; kişide beyin sinir hücrelerindeki bozuk olan biyokimyasal aktiviteyi düzenleyen ilaçlarla en az bir-iki yıl sürdürülmektedir. Bunun yanında hastalara panik atak belirtilerinden korkmamaları için düşünce değişikliğine gitmelerinin (bilişsel yeniden yapılandırma gibi) sağlandığı ve nefes ve kas egzersizlerini de içeren bilişsel davranışçı psikoterapiler uygulanmaktadır.

Sosyal Medya İle Ergenlik Yaşı 8’e Düştü!

Fiziksel özelliğine dikkat çekilen çocuk, yeteneklerini keşfedemiyor!

Çocukluk dönemi, bireyin kişilik ve davranışlarını belirleyen en önemli faktörlerden biri. 3 yaş grubundaki çocuklar, cinsel kimliklerinin farkına varmaya başlarken, bu dönemde anne-babayı daha sık taklit ediyor. Çocuklarını süsleyerek sosyal medyada sıkça paylaşan ailelere dikkat çeken Klinik Psikolog Aynur Sayım, çocukluk döneminde fiziksel özelliği ön plana çıkarılan çocukların ileride yeteneklerini keşfedemediğini belirterek, sosyal medya etkisi ile ergenlik yaşının 8’e kadar düştüğünü vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi’nden Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, sosyal medyanın aile ve çocuklar üzerindeki etkilerine dikkat çekti.

Annenin verdiği mesajlar çok önemli

“Çocuk gelişiminde bazı dönemler vardır. En önemlisi, anneye ihtiyaç duyulan ve güven ilişkisi içermesi gereken dönemlerdir. Özellikle 3 yaş grubundaki çocuklar artık cinsel kimliklerinin farkına varıyor ve taklit etmeler yoğunlaşıyor” diyen Aynur Sayım,

“Kız çocukları o dönemlerde anneyi model görüyor. Annenin verdiği mesajlar çok önemli. Kız çocuklarının bu dönemde özellikle feminen davranışları modelleme ihtiyacı var; bu tabii ki bu doğal bir şey. Çünkü kız-erkek kimliklerinin yerleşmesi açısından hem kendi cinsi hem karşı cinsle iletişimin gelişmesi açısından önemli. Hepimiz bu dönemi yaşadık taklit davranışlarımız oldu. Ben de annemin topuklu ayakkabılarını giyiyordum, makyaj malzemelerini kullanma hevesim vardı. Ama burada gelişimin doğal davranışlarıyla abartılı olan ve çocuğun gelişimine psikolojisine zarar verecek davranışları ayırt etmek ve olaya iki yönlü bakabilmek önemlidir. Fakat bu dönemde çocuğun beden gelişimiyle ilgili kişilik gelişiminde ön plana alınan bir öğe var. Yani bedensel görüntüde, hoş ve makyajlı görünmeye ve fiziksel özelliklere dikkat çeken bir durum var ve bu açıdan tehlikeli” şeklinde konuştu.

Fiziksel özelliğine dikkat çekilen çocuk, yeteneklerini keşfedemiyor!

Klinik Psikolog Aynur Sayım, “Son yıllarda biliyoruz ki çocuklarını sosyal medyada çok paylaşan ebeveynler var. Bebeklerini bile giydirip süsleyip makyaj yapıp fotoğraflarını çekip, sosyal medyada paylaşan aileler var” diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu aslında ailenin kişilik problemi ve sosyal medyadan ilgi ihtiyacıyla ilgili bir durum. Çocuklukta fiziksel özelliğe çok dikkat çekince ileride de çocuk yeteneklerini keşfedemiyor kişilik özellikleriyle çok fazla öne çıkamıyor. Çünkü verilen mesaj daha çok ön planda fiziksel görüntünün olması oluyor. Bizim yapmamız gereken ona çok farklı uyaranlar sunup sosyalleşme, dil gelişimi gibi özelliklerini geliştirmeye yönelik öğeler sunmaktır.

Çocuğunuzun dış görünüşünü eleştirmeyin!

Aileler çocuklardan sorumlu birincil kişilerdir. Ailenin en önemli görevlerinden biri sınırlamaları iyi koyabilmektir. Çocuğun evcilikte anneyi taklit etmesi doğal bir parçadır. Ama bu kadar fazla öne çıkartılmasını eleştiriyoruz. Mesela anne hep, fiziksel sorunlarından bahsediyorsa ve vücut algısı negatifse çocukta da bu algı yerleşir. Çocuğun da başka bir davranışta bulunmasını bekleyemeyiz. Çocuk da vücuduna çok odaklı kişi oluyor. Bazı ebeveynlerde çocuğun bedeniyle ilgili çok olumlu ya da olumsuz eleştiriler yapabiliyorlar. Bu çok yapılınca çocuk da buna odaklanıyor ve bu sakıncalıdır. Yemek yeme problemleri, depresif durum, kaygı bozukluğu uyum problemleri de ortaya çıkabilir. Özellikle de ergenlik dönemlerinde problem olur.”

Ergenlik yaşı 8’e düştü!

Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi’nden Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, sözlerini şöyle tamamladı:

“Çocuklara her şey artık tanıtım videoları sayesinde çok cazip bir şekilde sunuluyor. Çocuk da bunlara sahip olmak istiyor. Kendisi de videolar çekmek, ‘youtuber’ olmak istiyor. Çocuk özendiriliyor çünkü. Bu günümüzde çok artmış olan bir durum ve ergenlik yaşı 8 yaşa kadar düştü. Gelişimin sıkı takip edilmesi gerekiyor. Hormonal bir boyutu olsa da birtakım uyaranların da etkisi gündemde. Bu nedenle kontrol yine ailededir. Sınırlar iyi konulursa, doğru model görürse, iyi yetişirse tüm bunlara engel olabilmeyi, az etkilenmeyi öğrenir.Dış etkileri değiştiremiyoruz bu yüzden biz kendi içimizde tedbir almalıyız.”

Uçak Fobisine Son Veren Yöntem: “Sanal Gerçeklik”

Uçakla seyahat etme ya da uçakta yaşanan türbülans durumlarında ortaya çıkan korku, kişinin yoğun kaygı hissetmesine yol açıyor ve hayatını önemli ölçüde etkiliyor. Uçak korkusuyla başa çıkmak için; müzik dinleme, kitap okuma ya da film seyretme gibi yöntemlerle dikkati başka noktalara çekmenin önemine işaret ediliyor. Uçak fobisinin tedavisinde kullanılan Sanal Gerçeklik Terapisi ile aşama aşama duyarsızlaştırma sağlanıyor ve kişi korkuları ile yüzleşiyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesinden Uzman Klinik Psikolog Cemre Ece Gökpınar Çağlı, uçak korkusu, tedavi yöntemleri ve baş etme yollarına ilişkin önemli bilgiler verdi.

Çağlı, fobiyi “belirli bir nesneye, duruma ve olaya karşı duyulan aşırı baskı, normalin dışında işlevselliğimizi bozacak düzeyde kaygı, anksiyete ve korku” olarak tanımladı.

Fobiler, hayatı ciddi şekilde kısıtlıyor

Uçak fobisinin kişinin uçağın içinde bulunduğu anda hatta bazen havalimanına gitmeden, uçuş yapılacağı gün planlandığı andan itibaren duyduğu yüksek kaygı olarak nitelendirilebileceğini ifade eden Çağlı, “Bu durumun korkudan öteye geçmesi bizim için önemli. Hepimizin korkuları vardır. Genel olarak baktığımızda uçaktan korkan pek çok kişi görebiliriz. Her ne kadar veriler ve istatistikler, uçak yolcuğunun çok güvenli bir yolculuk tipi olduğunu gösterse de hepimizin zaman zaman bu uçuşlardan korku duyduğu ya da zaman zaman çekindiği durumlar vardır. Burada önemli olan nokta şu; Ne zaman bu korku ve kaygı bizimişlevselliğimizi bozuyor? Bu şu demek: Yurt dışında bir yere gitmemiz gerekiyor, çok önemli bir iş seyahati var ya da yakınlarımızı ziyaret etmemiz gerekiyor. Uçağa binmekten çekindiğimiz noktada, hatta binemediğimiz zamanlarda ya da bindiğimizde ancak uçak içerisinde çok ciddi boyutta sıkıntı yaşadığımız noktada, bu durum bizim için fobi anlamına gelebiliyor” diye konuştu.

Kişinin mantığı devreden çıkıyor

Bazı mantıksal açıklamalarla dindirebileceğimiz korkularımızın olabileceğini belirten Uzman Klinik Psikolog Cemre Ece Gökpınar Çağlı, “Uçak emniyetli, bir seyahat aracı. Karayolu ulaşımlarında çok daha fazla oranda kaza, yaralanma ve ölüm riski olduğunu görüyoruz. Uçakta böyle bir durum olmadığını görüyoruz fakat o anda bizim duygusal, kaygılı tarafmız bize mutlaka uçak yolculuğunun, o senaryonun kötü bir şekilde sonuçlanacağını hissettirir. O anda kişinin mantığı devreden çıkabiliyor ve tüm o mantıklı açıklamalar ve istatistiksel veriler bir anda yok oluyor. Tamamen kaygı baskın bir hale geliyor” diye konuştu.

Aslında “korku”dan korkuluyor

“Kişi aslında korkudan korkuyor, kaygıdan kaygılanıyor” diyen Çağlı, “Ya korkarsam ya bir şey olursakorkusu başlıyor. Aslında olay esnasında değil, öncesinden başlatıyoruz bu kaygıyı. Havalimanına giderken başlıyor bu kaygı. Oradaki işlemler esnasında daha çok artıyor ve en son noktada kişi uçağa bindiğinde artık uçuşa hazır. Uçak kalkışa hazırken o kaygı baş edilemez bir noktaya geliyor. Özellikle en sık rastladığımız noktalar uçağın kalkışı, inişi ve türbülans esnasında yaşanan korkular. Bireyler uçak seyir halindeyken; titreşim, alçalma ya da yükselme olmadığında, motor sesinde bir değişiklik olmadığı durumlarda daha sakin seyahat edebiliyorlar” dedi.

Türbülansta da benzer kaygılar yaşanıyor

Türbülansta da benzer kaygıların yaşandığını belirten Çağlı, “Aslında uçakların türbülanslara çok dayanıklı olduğu, çok ciddi bir kaza riski içermediği bilinen ve söylenen bilgilerdir. Ama kişi o noktada kontrolün kaybolduğu düşüncesiyle veya başına bir şey gelebileceği düşüncesiyle ekstra bir kaygı ve panik atak duyabiliyor. Bu tip durumlarda genellikle anonslar da bu anlamda uyarı niteliğinde olabilmektedir. Kişiler bazen bu anonsları duymak için film izlemeyi ya da müzik dinlemeyi reddedebiliyor. Bu önemli bir şey ama kişinin uçakta oluşabilecek her türlü ses değişikliğine çok fazla dikkat etmesine yol açabiliyor” dedi.

Uçakta kendimizi nasıl rahatlatabiliriz?

Cemre Ece Gökpınar Çağlı, uçakla seyahatte ortaya çıkabilecek korku ya da kaygıyla baş etmenin bazı yöntemlerle mümkün olabileceğini söyledi. Çağlı, şu tavsiyelerde bulundu:

“Örneğin bir saatlik bir yolculukta yapılabilecek şey ne olabilir? Belki bir şey okumak, dikkat odağımızı o kaygıdan uzaklaştıracak başka şeyler yapmak, bir film izlemek, uçuş süresini bölmek yani planlama yapmak olabilir. Örneğin ilk 15 dakikada bir kitap okurum, sonrasında bir şeyler atıştırırım. Sonrasında bir film izlerim gibi seyahat süresini bölmek, kişinin belirlediği süreleri atlattığını hissini vermesi açısından faydalı olabilir.”

Uçuş ekibi ile kaygınızı paylaşın

Uçuş ekibi ile uçağa binmeden bu kaygının paylaşılmasının da yararlı olabileceğini belirten Cemre Ece Gökpınar Çağlı, “Herhangi bir sıkıntı yaşayacağınız durumlarda destek alabileceğinizi bilmek, davranışlarını gözlemlemek kişiyi rahatlatabilir. Diyelim ki, beklenmedik bir türbülans durumu oldu. Bu durumda uçuş ekibinin uyarılarıyla gereken önlemleri aldıktan sonra artık o noktada nefesimizi ve bedensel tepkilerimizi kontrol etmeye çalışmak önemli. Kendimizi şartlamak yerine kendimizi iyi ve rahat hissettiğimiz zamanlarda olduğu gibi kontrollü ve yavaş bir nefes alışverişini sağlamak olabilir. O anda dikkat odağını değiştirmek ve başkaşeylerle ilgilenmek etkili olabilir. Kendimizi iyi hissettiğimiz bir yerde hayal etmek ya da dinlendirici bir müzik dinlemek, kişiyi rahatlatabilir.”

Profesyonel destek alınmalı

Tüm bu yöntemlere rağmen kişinin korkusuyla başa çıkamadığı durumlarda mutlaka profesyonel destek alınması gerektiğini kaydeden Çağlı, “Bir uzman desteği alması bizim tavsiye ettiğimiz noktalardan biri. Öncelikle bir psikoterapi süreci geçerli. Fobiler ve özellikle uçuş fobisinde bilişsel davranışçı terapi dediğimiz kişinin hem bilişlerine hem davranışlarına yönelik yaptığımız bir terapi çeşidi vardır. Özellikle kaygı bozuklukları ve fobilerde oldukça etkili olduğu kanıtlanmış bir tedavi ve terapi yöntemidir” dedi.

Uçak korkusu, sanal gerçeklik yöntemiyle aşılabilir

Bu terapilerde zaman zaman uzmanı zorlayan bazı durumların ortaya çıkabileceğini, bunun da sanal gerçeklik terapisi ile aşıldığını kaydeden Çağlı, şunları söyledi:

“Seans odasına korkulan durumu ve nesneyi almakta güçlük çekiyorduk. Bunun en güzel örneği de uçuş fobisi. Terapi esnasında kişiyle bir uçağa binmek ve o kademeli duyarsızlaştırmayı sağlamak zor oluyordu ama bunun için de artık bir çözümümüz var, Sanal Gerçeklik Terapisi. Psikoterapi seansları içerisinde kullandığımız Sanal gerçeklikle kişinin kademeli olarak evinden havalimanına gittiği sahneyi, havalimanında o bilet işlemlerinin yapıldığı anı,uçağa binişi, uçağın kalkış anı, uçağın türbülansı, yağmurlu hava mı açık hava mı, gündüz uçuşu mu gece uçuşu mu, koridor koltuğunda mı cam kenarında mı oturduğu şeklinde bir çok değişkeni değiştirerek kişiyi kademeli olarak uçuşa hazırladığımız ve o esnada kaygısıyla yüzleşmesini sağladığımız bir terapi yöntemi. Tedavide fayda gördüğümüz bir yöntem. Sebebi de kişi aslında o anda kaygıyla nasıl baş edeceğini kaygıdan kaçmadan öğreniyor. Kaygıyla yüzleştiğimiz noktada aslında o kaygıdan kaygılanmamayı öğreniyoruz. Çünkü bizim için kaçınmaya yol açan, bilinmeyen şeyler veya kötü senaryolardır. Kaygıyla yüzleştiğimizde, onu tanıyıp fark edip onunla nasıl ilerleyeceğimizi, onu nasıl yönetebileceğimizi öğrendiğimizde artık o korkulacak bir durum olmaktan çıkıyor.”

 

Uzman Klinik Psikolog Cemre Ece Gökpınar Çağlı,uçak fobisine eşlik eden başka fobilerin de olduğunu belirterek “Kapalı alan. Kimi zaman koltuk aralıkları daha dar olan uçaklarda kişi kapalı alanda kalmanın da verdiği bir sıkıntıyla mücadele veriyor. Yükseklik korkusu. Uçak çok ciddi yüksekliğe çıktığı anda kişi aynı rahatsızlığı hissedebiliyor. Bazı kişilerde ise uçakta bir şey başına gelirse kimin müdahale edeceği konusunda kaygı yaşıyor, çaresizlik ve kendini kötü hissetme durumu yaşayabiliyor. Bunları teker teker ele alabiliyoruz” dedi.

Çağlı, Bazı durumlarda terapiyle eş zamanlı psikiyatri yönlendirmeleri ve farmakoloji tedavilerinin uygulanabileceğini ifade etti.

Yaşlılara Gereğinden Fazla Yardım Etmek Sağlıklarını Olumsuz Etkiliyor

Yaşlanma süreci vücuttaki tüm organ sistemlerinde yapısal ve fonksiyonel değişikliklere neden olur. Görme, duyma, denge ve konsantrasyon yeteneği, kas gücü azaldıkça yaşlının daha az hareket ettiğine ve başkalarına bağımlı hale gelmeye başladığına değinen Anadolu Sağlık Merkezi İç Hastalıkları ve Geriatri Uzmanı Prof. Dr. Çağatay Öktenli, “Yaşlılara iyilik yapmak adına gereğinden fazla yardımcı olmak, yürünebilecek en kısa mesafelere bile arabayla götürmek ve sürekli asansörle inip çıkılmasını sağlamak yaşlıların sağlıklarını olumsuz etkiliyor. Yaşlılar herhangi bir sağlık sorunu yoksa yürüyüş ve basit egzersizler yapmaya özen göstermeli” açıklamasında bulundu.

Hareketsiz olarak kalınan süre birkaç günlük yatak istirahatleri gibi kısa olmasına rağmen vücutta olumsuz etkilerin görülmeye başladığına dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi İç Hastalıkları ve Geriatri Uzmanı Prof. Dr. Çağatay Öktenli, “Hareketsizlik süresi uzadıkça olumsuz etkiler daha da kötüleşecektir. Hareketsiz kalındığında kısa ve orta vadede eklemlerde hareket kısıtlılığı, kas zayıflığı ve erimesi, kemik erimesi (osteoporoz) ve kıkırdak yıpranması başlar. Kondisyon azalır ve damarlarda pıhtı oluşma eğilimi ve damar tıkanmaları ortaya çıkabilir” dedi. Uzun süre hareketsizliğin akciğerlerin kapasitesini azalarak rutin günlük aktiviteler sırasında bile nefes darlığının görülmesine ve erken yorulmaya neden olabildiğini belirten Prof. Dr. Çağatay Öktenli, “Ayrıca zatürre görülme sıklığı, idrar yapmada zorlanma, idrar kaçırma, taş ve idrar yolu enfeksiyonlarına eğilim artar. İnsülin direnci artar. Bağırsak hareketleri zayıflamıştır, kabızlık gelişebilir ve iştah azalır. Dalgınlık, iç sıkıntısı, depresyon gibi duygulanım bozuklukları ortaya çıkabilir, entelektüel kapasitede azalma görülebilir, dengesizlik olabilir. Bu nedenle mümkün olduğunca egzersizler ihmal edilmemeli” açıklamasında bulunarak yaşlılarda düzenli spor ve egzersizin faydalarını sıraladı.

Yaşlılarda düzenli spor ya da egzersizin yararları

1. Kas kitlesi ve gücü ile ilgili yararları

Yaşlılılarda kas kitlesi azalır ve vücut yağ kitlesinde artış olur. Kas kitlesindeki bu azalma bazal metabolizmayı yavaşlatır, kemik yoğunluğunda ve insülin duyarlılığında azalmalara neden olabilir. Yaşlılılarda kas gücündeki azalma ise hareketsizlik, kalp ve damar hastalıklarının sebep olduğu dolaşım bozukluğu gibi faktörler nedeniyle meydana gelir. Hareketsiz bir yaşamı olan yaşlılarda kas gücünün düzenli spor ve egzersiz yapanlara göre daha azalmış olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle yaşlıların bağımsızlığını artırmak ve yaşlılığa bağlı kronik hastalıkları azaltmak için düzenli spor ve egzersiz ile kas kitlesinin ve kas gücünün artırılması önerilir.

2. İskelet sistemi ile ilgili yararları

Egzersiz yaşa bağımlı kemik doku kaybını azaltıp, kemik mineral yoğunluğu ve total beden mineral içeriğini korur ya da artırır. Yürüme ve egzersizler hem omurga hem de kalça kemik mineral yoğunluğunda artış sağlar ve kemik erimesine bağlı kırıkları önler.

3. Eklemler ile ilgili yararları

Yaşla birlikte yumuşak doku elastikiyetini kaybeder ve eklem hareket açıklığı azalır.Esnekliğin artırılması ile eklem hareket açıklığında artış olabilir ve eklem ağrısı azaltılabilir. İleri yaşlarda romatizmal hastalıklar daha çok görülmektedir ve bu hastalıklarda eklem ağrısının azaltılması, eklem fonksiyonlarının ve hareket açıklığının korunmasında egzersizin rolü çok önemli.

4. Düşme riskini azaltıcı etkisi

Kas güçsüzlüğü ve sonucunda denge ve yürüme bozukluğu, yaşlılarda düşmenin en önemli risk faktörleridir. Egzersiz, kas iskelet sisteminde, kas kütlesinde ve kuvvetinde artma, eklem hareket açıklığında düzelme, dengeyi düzelterek düşme riskini azaltır.

5. Kilo kontrolü ile ilgili yararları

Uzun süre hareketsiz kalındığında kalori ihtiyacında azalma olur ve zaten vücut yağ oranı artma eğiliminde olan yaşlılarda bu kilo artışına neden olabilir. Egzersiz yaşlılarda vücut yağ kitlesinde azalmaya neden olur. Ayrıca yaşlılarda sadece kalori azaltılarak kilo kontrolü sağlanmaya çalışılırsa, yağ kitlesindeki azalma ile birlikte kas erimesi de meydana gelebilir. Bu bağlamda, kalori kısıtlaması ile birlikte yapılacak olan düzenli egzersiz, bazal metabolizmayı ve insülin duyarlılığını artırarak kilo kontrolünde yardımcı olur.

6. Kronik hastalıklar üzerine etkisi

Hareketsizlik koroner kalp hastalıkları, hipertansiyon, şeker hastalığı gibi kronik hastalıklar için risk faktörüdür. Egzersiz ve spor; kalbin ve akciğerlerin çalışma gücünü ve dokuların oksijen kullanımını artırır, kan akışkanlığını düzeltir, kan basıncını düzenler ve kan yağları üzerinde olumlu etkisi vardır. Spor ve egzersizin insülin duyarlılığı üzerinde yararlı etkileri vardır ve şeker hastalığı gelişimi riskini azaltır. Spor ve egzersiz kabızlığa engel olur, bağırsak kanseri riskini azaltır ve bağışıklık sistemimiz üzerine olumlu etkileri vardır.

7. Ruhsal ve bilişsel fonksiyonlar ile ilgili yararları

Düzenli yapılan spor ve egzersizin depresyon semptomlarını ve iç sıkıntısını azalttığı, uyku kalitesi ve süresini artırdığı, dikkat süresinde uzama yaptığı biliniyor. Düzenli egzersiz ve spor yapan yaşlıların bilinç düzeylerinin yapmayanlara göre daha iyi olmasının sebebinin, beyin kan akımının ve oksijenlenmesinin artmasına ve sinir hücresi yenilenmesinin daha fazla olmasına bağlı olduğu düşünülüyor. Ayrıca spor ve egzersiz, psikomotor beceride artma sonucu daha canlı ve atik olmamızı sağlar, normal günlük işlerinizde yorgunluk hissetmenizi engeller, bağımsızlığı artırır.

Exit mobile version