Tuzla İlgili Efsaneler

Sofralarımızın vazgeçilmezlerinden olan tuz, vücudumuzun normal işlevini gerçekleştirebilmesi için de hayati önem taşıyor. Asit-baz dengesinin sağlanması, kan basıncı kontrolü, dolaylı olarak da sinir ve kas sistemi için mutlaka gerekli bir mineral. Ancak tuzun,“azı karar, çoğu zarar” yaklaşımıyla tüketilmesi gerekiyor. Zira yüksek düzeyde kullanımı hipertansiyona neden olduğu gibi böbrekler, göz ve kemik sağlığı üzerinde de olumsuz etki yaratıyor.

 

Sağlıklı bir bireyin günlük tuz tüketiminin 5 gram yani yaklaşık 1 çay kaşığının altında olması gerektiğinin altını çizen Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Arzu Yalçın, dünyada bu rakamın 9-12 gr olarak saptandığını, Türkiye’de ise 18 grama kadar çıktığını söyledi. “Tuz” olarak kastedilen mineral sodyum klorür olduğunu belirterek, “Kişisel olarak yediklerimize eklediğimiz tuzun dışında, hazır yiyeceklerde, lezzetlendirici maddelerde, bisküvilerde, meşrubatlarda, sodada bol miktarda bulunuyor. Dolayısıyla gün içinde vücudumuza ihtiyacımızdan fazla sodyum klorür almış oluyoruz” dedi.

 

Dr. Arzu Yalçın, “Dünya Tuza Dikkat Haftası” dolayısıyla yaptığı açıklamada bu konudaki efsanelere dikkat çekti.

 

  • TANSİYON HASTAYIM BU NEDENLE HİÇ TUZ KULLANMAMALIYIM
  • SUNİ TUZ KULLANDIĞIM İÇİN ZARAR VERMEZ
  • HİMALAYA VE KAYA TUZU DAHA

Bu bilgi kısmen doğru olmakla birlikte bazı hastaların fazla titizlik gösterip hiç tuz kullanmadıklarını belirten Dr. Arzu Yalçın, “Bu hastalar, çoğunlukla kullandıkları tansiyon ilaçlarının idrar söktürücü etkisi nedeniyle de çok fazla tuz kaybediyor. Özellikle 70 yaş ve üstündeki kişilerde bu durum çok sık görülür. Hatta bilinç kaybıyla hastaneye başvurup sodyum düşüklüğü tanısı konmuş hastaların sayısı da oldukça fazladır. Sodyum düşüklüğü çeşitli hormonal nedenler, beyin tümörü, böbrek hastalıklarına bağlı olarak da yaşlılarda ortaya çıkabilmektedir. Dolayısıyla ne kadar tuz tüketilmesi gerektiği konusunda, hastalar mutlaka hekimlerinden bilgi almalıdır.”

 

İnsanların yanlış bildiği bilgilerin başında da suni tuz kullanımı geliyor. Suni tuz preparatlarının içinde sodyum yerine potasyum bulunuyor. Zararsız olduğu düşünülerek yüksek dozda kullanılan bu preparatlar, potasyum yüksekliği yaparak, kalpte ritim bozukluğu, ani kalp durması, kas spazm ve krampları, böbrek üstü bezinde bozukluklar gibi ciddi durumları yaratma riski bulunuyor. Dolayısıyla tüketirken dikkatli olunması gerekiyor.

 

Özellikle son yıllarda adı sıklıkla duyulan ve sağlıklı olduğu belirtilen “Himalaya ve
“kaya tuzu” nun da sanıldığı gibi sofra tuzundan daha yararlı olmadığına dikkat çeken İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Arzu Yalçın, “Özellikle Himalaya tuzlarında sodyum klorür dışında başka mineraller de bulunur. Bir kısmında radyoaktif etki olduğu için bu tuzlar, kanserojen olabilmektedir. Ayrıca bu tuzlardaki iyot miktarı yetersiz olduğu için tiroid kanseri riskini de artırmaktadır” dedi.

 

NE ZAMAN İYOTLU, NE ZAMAN İYOTSUZ TUZ KULLANILMALI?

Tuz konusunda en çok merak edilen sorulardan birinin de “iyotlu tuz mu, iyotsuz tuz mu kullanılmalı” sorusu olduğunu söyleyen Dr. Arzu Yalçın, bu konuyla ilgili bilgiler verdi:“Dünya Sağlık Örgütü’nün, iyotsuz tuzun tiroid kanseri riskini arttırdığı konusunda uyarısı nedeniyle, bir dönem ülkemizde iyotsuz tuz pek bulunmuyordu. Ancak iyot fazlalığında da guatr yani tiroid bezi büyüme riski arttığından, guatrı olan ve tiroid bezi çok çalışan hastalarda iyotsuz tuz tercih etmesi gerekiyor. Sonuç olarak tiroid bezinde hiçbir problemi olmayan, ailede tiroid kanseri öyküsü olanlarda veya tiroid bezi az çalışanlarda iyotlu tuz, tiroid bezi oldukça büyük ve tiroid hormonları fazla olanlarda ise iyotsuz tuz kullanılmalıdır.”

 

 

Bahar Alerjisine Karşı Altın Değerinde Öneriler

Bahar geldiğini habercilerinden biri de polenler. Ağırlıklı olarak bahar mevsiminde ortaya çıkan polenler, kimi zaman hayatı zorlaştırabiliyor. Liv Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferah Ece “Uygun şekilde tedavi edilmeyen alerjik hastalıklar kronikleşebilir ve tedavisi daha güç hale gelebilir. Çünkü alerjinin etkilediği doku yeniden ve farklı bir şekilde yapılanmaya gider. Bunun sonucunda astım, kronik bronşit, kronik ürtiker, sinüzit gibi hastalıklar görülebilir” diyor. Prof. Dr. Ferah Ece bahar alerjisine karşı önerilerde bulundu.

Alerjiler nasıl ortaya çıkar?

Alerjenler hava yoluyla alınarak, besinler ve ilaçlar şeklinde ağızdan yutularak, deri veya mukozadan temas ya da enjeksiyon yoluyla vücuda girebilir. Alerji belirtileri alerjenlerle ilk temas esnasında oluşmaz. Yaşamımızın başlangıcında organizmamız yabancı maddelerle karşılaştığında bağışıklık sistemimiz onları tanımayı ve belleğine almayı öğrenir. Ardından antijen dediğimiz bu yabancı maddelere karşı antikorlar üreterek yanıt verir. Bu süreç duyarlılaşma olarak bilinir. Organizmada ne zaman aynı antijen görülse hatırlama özelliği nedeniyle aynı yanıt başlar. Atopik yani “alerjik bünyeye sahip” kişilerde, alerjenlerle bağışıklık sisteminin tekrarlayan karşılaşmaları sonucunda, alerjenlere karşı IgE tipinde antikorlar oluşur. Bu IgE antikorları da çevrede bulunan ve normalde zararsız olan alerjenlerle (polenler, ev tozları vb) etkileşime girerek alerjik reaksiyonu başlatır. Bu olaylar mast hücresi ve bazofiller adı verilen ve üzerinde alerjene özel IgE antikoru taşıyan bir grup hücrenin salgıladığı mediatörler aracılığı ile gelişir. Bu mediatörlerin etkisi ile hedef organlara ait (gözler, burun, solunum yolları gibi) alerji bulguları ortaya çıkar.

Alerji tedavisi nasıl yapılır?

Alerjiye neden olan etkenlerden uzak durulması yani sakınma, tedavinin en önemli bölümüdür. Ancak tek başına yetmez. İlaç tedavisi de uygulanmalıdır. Alerji tedavisinde en sık kullanılan ilaçlar antihistaminiklerdir. Bu tür ilaçlar, en çok kaşıntı, akıntı ve hapşırma üzerinde etkilidirler. Antihistaminiklerden sonra diğer bir faydalı ilaç türü de kortizonlardır. Aşıyla alerji tedavisi (immünoterapi) ise alerjenden kaçınmanın mümkün olmadığı ve (veya) çoklu alerjen yerine sınırlı alerjene reaksiyon verildiği durumlarda, alerjenin (aşının), düşük dozdan başlayarak, artan şekilde enjektörlerle cilt altına verilmesi yöntemi ile uygulanır. Bu şekilde, vücut bu maddeyi tanıyarak, alerjik reaksiyon göstermemeye programlanır. Son yıllarda, alerjenin ağızdan (dilaltı) veya burundan damla şeklinde verilmesiyle de iyi sonuçlar alınabilmektedir.

ALERJİSİ OLANLAR BUNLARA DİKKAT EDİN

  • Evde ve içinde bulunulan ortamda sigara içilmemeli.
  • Lavaboların altı, duş ve banyo küvetinin çevresi, pencere eşikleri ile nemli olabilecek tüm alanların araştırılarak rutubet ve küften korunmalı. Bodrumlarda nem alıcı cihazlar kullanılmalı.
  • Havalanmış, yıkanmış perdeler, çarşaflar, yatak örtüleri kullanılmalı ve odaların her yerinin tozlardan ve alerjenlerden arındırılmış olması sağlanmalı. Filtreli elektrik süpürgesi kullanılmalı
  • Klimaların kullanımdan önce toz filtreleri değiştirilmeli.
  • Yastık kılıfı, çarşaf ve nevresim takımları haftada en az bir kez değiştirilerek yüksek sıcaklıkta yıkanmalı ve alerjik olmayan plastik hurçlarda saklanmalı. Özellikle yatak odalarından halı kaldırılmalı, diğer odalardaki halı boyutları da küçültülmeli.
  • Hamam böcekleri kapalı ortamlarda alerjiye neden olabilen etkenlerdir. Bunlardan kurtulmak için yerlere dökülen yiyecek kırıntıları düzenli olarak temizlenmeli, çöpler çok biriktirilmeden sık sık atılmalı.
  • Polen alerjisi olan kişiler polenlerin gün içinde havada en yoğun olduğu sabah saatlerinde evini havalandırmamalı. Polenler çamaşırlara yapışabildiğinden yine bu vakitlerde çamaşırlar dışarıda kurutulmamalı, yatmadan önce, vücuda yapışan polenlerden kurtulmak için duş alınmalı.
  • Evin bir parçası olan evcil hayvanların evden uzaklaştırılması mümkün olmadığından, en azından yatak odası ve mutfağın dışında tutulmalı.
  • Deodorant, kokulu mumlar, oda spreyleri ve tütsülerden kaçınılmalı.
  • Genetik şifresiyle oynanmış gıdalar alerjik hastalıkları tetiklediğinden her gıda mevsiminde yenmeli, turfanda meyve sebzelerden uzak durulmalı. Katkı maddeleri içerdiğinden hazır ve işlenmiş gıdalardan kaçınılmalı

Çocuklardaki Cinsel Kimlik 0-6 Yaş Arasında Oluşur

Bir kişinin kendini erkeklik ya da dişilikle özdeşleştirmesi olarak tanımlanan cinsel kimlik, çocukluk döneminde oluşmaya başlıyor. Kişiliğin de geliştiği 0-6 yaş dönemin son derece kritik olduğunu anlatan DoktorTakvimi.com uzmanlarından Uzman Klinik Psikolog Kayıhan Aba, özellikle 3-6 yaş arasında kız çocukların babaya, erkek çocukların anneye yakın olmak istediğini hatırlatarak, ebeveynlerin çocuğa karşı olumlu davranışlar sergilenmesi, sevgi ve yakınlık gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Cinsellik, Dünya Cinsel Sağlık Birliği’nin Cinsel Haklar Bildirgesi’ne göre tüm bireylerin kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Cinsellik gelişimi aşk, şefkat, zevk, duygusal ifade, mahremiyet, temas gibi temel insan ihtiyaçlarının doyurulmasına bağlıdır. Kişiliğin ayrılmaz bir parçası olan cinselliğin insanın doğumundan itibaren başlayan bir gelişim serüveni içerisinde olduğunu söyleyen DoktorTakvimi.com uzmanlarından Uzman Klinik Psikolog Kayıhan Aba, kimlik ve cinsel kimlik kavramlarını ise şöyle açıklıyor: “Kimliği bir insanın kim olduğu ve onun kişiliğine ilişkin özellikler olarak tanımlayabiliriz. Cinsel kimlik ise bir kişinin kendini erkeklik veya dişilikle özdeşleştirmesidir.

Kişinin bedenini, düşünce ve davranışlarını hangi cinsiyet ile algıladığı, kendini psikolojik olarak ne kadar erkeksi veya kadınsı gördüğüyle değerlendirilir. Cinsel gelişime ışık tutan bilim adamlarından Freud’a göre cinsel kimlik duygusunun oluşumunda 0-6 yaş dönemi önemlidir. Psikoseksüel gelişim süreci olarak bilinen bu dönem kısaca oral, anal ve fallik dönem olarak tanımlanır. Cinsel kimliğin ve ayrıca kişiliğin gelişiminde kritik bir dönemdir.”

1,5-3 yaş arasında tuvalet eğitimi cezalandırıcı olmamalı

DoktorTakvimi.com uzmanlarından Uzman Klinik Psikolog Kayıhan Aba, doğumdan 1,5 yaşına kadar olan sürecin oral dönem olarak tanımlandığını söylüyor. Aba, bu dönemde ağzın haz bölgesi; emme, ısırma ve çiğneme gibi davranışların ise haz oluşturan davranışlar olduğunu belirterek, bu nedenle bebeğin eline aldığı her şeyi ağzına götürdüğünü ifade ediyor. Emme yoluyla sağlanan bu hazzın bir yetişkinin cinsel doygunluk sonucu duyduğu rahatlamaya benzer olduğunu hatırlatan Aba, “Bu sadece fizyolojik bir tepkidir ve aynı zamanda cinsel düşünceden tamamen arınmıştır” diyor.

1,5-3 yaş arası sürecin ise anal dönem olarak tanımladığını belirten DoktorTakvimi.com uzmanlarından Uzman Klinik Psikolog Kayıhan Aba, şöyle devam ediyor: “Bu dönemde haz bölgesi anüs kaslarıdır. Haz oluşturan davranışlar anüsle ilgili davranışlardır. Çocuk dışkısını tutmaktan ve bırakmaktan zevk alır. Hem kendi bedenini hem çevresini kontrol etmeye başlamıştır. Bu dönemde verilen tuvalet eğitimi cezalandırıcı ve baskıcı olursa çocuğun gelişimi açısından sağlıklı olmaz.”

3-6 yaş arasında kız çocukları babayı, erkek çocukları anneyi paylaşmak istemez

3-6 yaş arasının ise fallik dönem olarak adlandırıldığı söyleyen Aba, bu dönemde çocuktaki değişimleri ise DoktorTakvimi.com uzmanlarından Uzman Klinik Psikolog Kayıhan Aba şöyle anlatıyor: “Çocuk bu dönemde, cinsel organların haz bölgesi olduğunu fark eder ve cinsel organlarıyla oynamaktan zevk alır. Bu süreçte kız çocuklar babaya karşı yakınlık duyarak, babayı anne ile paylaşmak istemez. Kız çocuk annesi ile özdeşim kurarak kendi cinsiyeti ile ilgili davranışları model alır. Bu duruma kızlarda elektra karmaşası adı verilir. Cinsel kimlik gelişiminin olağan bir sürecidir. Erkek çocukta anneye yakınlık duyar ve baba ile paylaşmak istemez. Bu duruma ödipus karmaşası adı verilir. Çocuk babasıyla özdeşim kurar, erkek cinsine ilişkin davranışları model alır ve babanın yerine geçmeye çalışır. Kız ve erkek çocuklar aynı cinsten ebeveyne karşı düşmanca duygular besleyebilir.”

Kız çocuk anneyi, erkek çocuk babayı kıskanabilir

3-6 yaş arasındaki dönemde çocukların karşı cinsten olan ebeveyne karşı daha fazla yakınlık duymaya başladığını anlatan DoktorTakvimi.com uzmanlarından Uzman Klinik Psikolog Kayıhan Aba, çocuğun sosyal rol gereği kendine bir partner edinme ihtiyacı olduğunu söylerken, bu girişimlerinin sadece çocukça olduğu unutulmaması gerektiğini de hatırlatıyor. Çocuğun bu dönemde ebeveynlerin model alarak cinsiyeti ile ilgili rolleri öğrenmeye başladığını belirten DoktorTakvimi.com uzmanlarından Uzman Klinik Psikolog Kayıhan Aba, “Kız çocuk babaya, erkek çocuk ise anneye sevgi gösterisinde bulunmak, ona yakınlaşmak isteyebilir. Çocuklar babayı anneden veya anneyi babadan kıskanarak onun yerine geçmek isteyebilir ve cinsiyeti ile ilgili roller kazanmaya başlar. Bu dönemde bir rekabet halindedirler. İhtiyaç duyulan ilgiyi ve sevgiyi kazanmak için kendi özdeşim kurdukları rollere benzeme ve öğrenme çabasıdır. Uygun özdeşim örneklerinin bulunuşu cinsel kimliğin gelişmesinde önemli bir etkendir” diyor.

Çocuğun merak duygusu doğru bilgilerle beslenmeli

Aba, bu dönemde ebeveynlerin çocuğa karşı olumlu davranışlar sergilenmesi, sevgi ve yakınlık gösterilmesi ve ihtiyaçlarını giderilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Yakınlık kurma, bütünleşme ve aidiyet gibi temel insani ihtiyaçların ilk temelinin bu evrede atıldığını anlatan DoktorTakvimi.com uzmanlarından Uzman Klinik Psikolog Kayıhan Aba, şunları söylüyor: “Yetişkinlik döneminde sevgi ve yakınlık kurma, bağlanma gibi psikolojik dinamiklerin kökeni bu noktadır. Aynı şekilde çocukların yetişkinlik dönemine geldiklerinde sevebilmeleri için bu dönemde sevilmiş olmaları gereklidir. Bu dönemdeki merak duygusu, cinsel gelişim evrelerinin arasında bir geçiş niteliği taşımaktadır. Anlamak keşfetmek ve zihnindeki belirsizliği gidermek adına çocuklar cinselliğe yönelik soru sorma ihtiyacı hisseder. Merak duygusunun doğru bilgilerle beslenmesi gerekli ve yasaklayıcı, suçlayıcı tavırlar ve tutarsız cevaplardan kaçınılmalıdır. Bu dönemde çocuklara cinsel organların diğer organlar gibi vücudumuzun bir parçası olduğu anlatılmalıdır. Çocuğun yaşadığı çatışmaları çözmesi adına merak duygusunun doğru yönlendirilmesi, keşfetme arzusunun ketlenmemesi gereklidir. Yine bu süreçte çocuklar evcilik, doktorculuk gibi cinsel oyunlarla cinsel meraklarını giderebilir. Doktorculuk oynamak karşı cinsle ilişki kurmanın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Çocukta görülen bu oyun tarzı davranışlar aileleri korkutabilir ama anormal bir durum değildir. Cinsiyeti ile ilgili olumlu bir kimlik kazanmada, çocuğun sağlıklı modelleri görmesi ve yaşadığı çatışmaları çözmesi önemli bir rol oynar.”

Sağlıksız Uyku, Ömürden 6-10 Yıl Çalıyor

“Akşam yatmak bilmiyorsun, sabah kalkmak bilmiyorsun” sözleri size de tanıdık geldi mi? Çoğumuzun gençlik döneminde annelerimizden sık sık duyduğu bu söz, uykuya dair muhtemelen akılda en çok kalan kullanımlardan biri. Dünya genelinde uykunun sağlık için önemine dikkat çekmek adına her yıl gece ve gündüzün eşit olduğu, 21 Mart’tan (bahar ekinoksu) bir önceki Cuma günü Dünya Uyku Günü olarak kutlanıyor. Sağlıklı uykunun ileri yaşlarda hastalıklarla karşılaşmadan hayata devam etme açısından da kritik olduğunu belirten Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu, uykunun sağlıklı, yeterli ve iyi olmasının yaşlanmayla ortaya çıkan sağlık sorunlarının oluşumunu engellediğinin net olarak ortaya konulduğuna dikkat çekiyor.

İlk şart; sağlıklı uyku!

Uykunun temel işlevi bizi uyanıklığa hazır hale getirmek. İyi ve yeterli uyku uyumak bizi uyanıkken daha aktif, dinç ve dikkatli yapıyor. Uyku sırasında uyanıklıkta yapılamayan bazı işlevler yerine getiriliyor. Bu işlevlerin beyine zarar veren bazı oksidatif stres faktörlerinin yok edilmesini, bağışıklık sisteminin aktif çalışmasını ve enerji dengesinin korunmasını sağladığını belirten Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu, uykunun her döneminin yeterli sürede olduğu, uykuyu ve uyku sırasında olması gereken beyin ve vücut işlevlerini etkileyen bir bozukluğun olmadığı uyku durumunu “sağlıklı uyku” olarak nitelendiriyor.

Sağlıklı uyku sorunsuz yaşlanmaya yardımcı oluyor

Fizyolojik ve kaçınılmaz bir olay olan yaşlanmada en önemli şey ileri yaşlarda görülme riski ve sıklığı artan hastalıkların oluşumunun engellenmesi. Beden sağlığı için çok önemli olan sağlıklı uyku da sağlıklı yaşlanmaya en çok yardım eden faktörlerden biri. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu iyi uyumanın sağlıklı yaşlanmaya katkısını şöyle açıklıyor:

  • Uykunun yeterli sürede ve kalitede olması, yaşlanmayı oluşturduğu düşünülen bazı maddelerin yok edilmesini sağlıyor.
  • Kişiyi kalp ve beyin damar hastalıklarından, diyabetten ve obeziteden koruyor.
  • Bağışıklık sistemini güçlendiriyor ve yaşlanmayla daha sık ortaya çıkan hastalıkların gelişmesini önlüyor.
  • Sağlıklı bir uyku sırasında iştah, doygunluk ve metabolizma hormonları düzenleniyor; otonomik denge denilen sempatik-parasempatik sistem arasındaki denge sağlanıyor; bağışıklık sistemi yapılandırılıyor ve ayrıca hücre ölümüne yol açan oksidatif stres faktörü maddeler temizleniyor.

Uykusuzluk kalp, hipertansiyon ve felce neden oluyor

Ülkemizde yapılan2010 tarihli TAPES (Türkiye’de Erişkin Toplumda Ulusal Uyku Epidemiyolojisi Çalışması) araştırması ve ayrıca European Sleep Research Society (Avrupa Uyku Araştırma Topluluğu – ESRS) tarafından yapılan 2008 tarihli çalışmalar, uykuda solunum bozukluğu ile yaşlı popülasyonda kalp damar hastalığı, inme ve hipertansiyon arasında doğrusal bir ilişki tespit etmiş durumda. Tüm Türkiye’yi kapsayan TAPES çalışmasının ülkemizdeki durumu göstermesi açısından önemli olduğunu söyleyen Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu, sürekli uyku halinde olanlarda, huzursuz bacak sendromu yaşayanlarda ve uykuda solunum bozukluğu olanlarda, hipertansiyon, inme ve kalp hastalığı görülme sıklığının belirgin şekilde arttığının çalışma tarafından da ortaya konulduğunu vurguluyor. Araştırma ayrıca ortalama 6 saatten kısa ve 10 saatten uzun uyuyanların yaşam sürelerinin 6-10 saat arası uyuyanlardan daha kısa olduğunu ortaya koyuyor.

Sağlıklı bir uyku için ne yapmalı?

Sağlıklı uyku uyumak için yapabileceklerimiz ve yapmamız gerekenler olduğu gibi, yapamayacaklarımız ve tedavi gerektiren durumlar da mevcut. Temelde iyi uyku kurallarına uyarak yapabileceklerimiz kısaca şöyle:

  • Sabahları kalkma saatini mümkün olduğunca sabit tutmak
  • Akşam yatağa fiziksel olarak yorgun gitmemek
  • Uykuyu uyku için belirlenmiş yerde uyumak
  • Öğleden sonra saatlerinden itibaren çay-kahve gibi uyku bozan maddeleri tüketmemek.

Ancak kurallara uyulsa bile bazen gün boyu bu uyku hali devam edebilir. Bir uyku hastalığı durumunda hastalığın tipine göre bunlara ek olarak başka belirtiler de ortaya çıkar. Örneğin uyku apne sendromunda gece nefes durmaları, huzursuz bacaklar sendromunda akşam saatlerinde bacaklarda ağrı ve hareket ettirme isteği, insomnide uykuya dalma veya uykuyu sürdürmede sorunlar görülebiliyor. Böyle bir tablo ile karşılaşıldığında mutlaka tıbbi yardım almak şart.

Sık Uçuş Yapanlar Bu 8 Riske Dikkat Etmeli

Uçak seyahati sırasında; bioritmin bozulması, radyasyon artışı, basınç dengesizliği, nem düşüşü gibi sebepler çeşitli sağlık problemlerinin ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Gökyüzünde özellikle kalp sorunları artarken, pratik önlemlerle pek çok rahatsızlıktan korunmak mümkün olabiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Aytaç Karadağ, uçak yolculuklarında ortaya çıkabilecek hastalıklar ve korunma yolları hakkında bilgi verdi.

1 – 6 saatlik uçuş bile jet-lag yapabilir

Yaşanılan yerin saatine adapte olunduğundan 6 saatlik uçuşta bile bioritim bozulabilmektedir. Bioritim bozulduğu takdirde yapılan eforla orantısız yorgunluk, kırgınlık, bitkinlik, sersemlik, konsantrasyonda eksilme, karında şişkinlik, gaz, kabızlık, ishal, uyku düzensizliği, iştahsızlık, kalp atımlarında düzensizlik yaşanabilmektedir. Özellikle batıdan doğuya uçuşlarda ve gündüz uçuşlarında jet-lag olma riski daha fazladır.

2 – Uçaktaki basınç, oksijen ve ısı dengesizliği kalp hastalıklarını tetikliyor

Kabin içindeki basınç dengesizliklerinden ötürü varislerde belirginleşme, bacaklarda ödem, ayaklarda ağrı, uyuşma gibi damarsal bozukluklar görülebilmektedir. Uzun uçuşlarda türbülans nedeniyle kanın damar içinde pıhtılaşması akciğer embolisi, kalp krizi, beyin felci, bacaklarda damar tıkanıklığı gibi problemlere neden olabilmektedir. 65 yaş üstündeki kişilerde, özellikle böbrek, akciğer, şeker hastalığı gibi eşlik eden kronik hastalığı olan kişilerde, kalp krizi geçirmiş, kalp yetmezliği olan, stent takılmış, açık kalp ameliyatı yapılmış kişilerde, daha önce vücudun herhangi bir bölgesindeki damarda pıhtı öyküsü olan hastalarda ve gebelerde kalp rahatsızlıkları riski yüksektir.

3 – Sık uçuşlar cilt ve meme kanseri riskini artırıyor

Uçuş sırasında manyetik ve kozmik radyasyona maruz kalınmaktadır. Yükseldikçe, uçuş süresi uzadıkça ve kutuplara doğru gidildikçe radyasyon miktarı artmaktadır. Uçağın ön tarafında radyasyon daha yüksekken arka tarafa gidildikçe radyasyon azalmaktadır. Özellikle kalp krizi, kalp ritim anormallikleri, mide-bağırsak hastalıkları, nörolojik problemler, tiroit, meme, cilt, kan kanseri, hücre yaşlanması, kısırlık riski artmaktadır. Maruz kalınan radyasyon hücre çekirdeğinde mutasyon yaptığından cilt kanseri riski uçuş görevlilerinde 2 kat, meme kanseri yüzde 30 daha fazla görülür. Sık seyahat edenlerde bu radyasyon biriktiği için kadınlarda adet düzensizlikleri, düşük, gebe kalmada zorluk, erkeklerde kaliteli sperm sayısında azalma, sperm hareketliliğinde azalma yaparak kısırlığa neden olabilmektedir.

4 – Cilt kuruluğu görülebiliyor

Uçaktaki kuru hava ve basınç yüksekliği ciltte kuruma, kaşıntı, gözlerde kuruma yapabilmektedir. Bunu önlemek için uçuş sırasında bol su içilmeli ve su bazlı nemlendiriciler kullanılmalıdır.

5 – Enfeksiyon riskine dikkat!

Uçak gibi yapay havanın olduğu kapalı bir alanda yolculardan veya kabin ekibinden herhangi biri öksürdüğünde, hapşırdığında milyarlarca mikrop havaya saçılır. Her ne kadar uçak içindeki hava saatte 20 defa değişse, özel bakteri, virüs, mantar filtreleri ile süzülse de bazı virüsler filtrelerden geçebilecek kadar küçük boyuttadır. Ortama saçılan bu mikroplar nefes alındığında damlacık enfeksiyonu yoluyla vücuda girmektedir.

6 – Kandaki oksijen azalabiliyor

Hücrelerin ihtiyacı olan oksijen, uçuş sırasında yüzde 25 azalır. Oksijen azalması yorgunluk, baş ağrısı, sersemlik, hafızada zayıflama yapabilmektedir.

7 – Soğuk algınlığı, grip, nezle gibi durumlarda uçuşu erteleyin

Uçuşlarda özellikle kalkış ve iniş sırasında kulak zarı ciddi bir basınca maruz kalmaktadır. Soğuk algınlığı olduğu halde uçulduğunda östaki borusunun burun ucu kapanarak kulak zarı çok yüksek bir basınca maruz kalacağı için kulak zarında delinme, kanama gibi durumlar oluşabilmektedir. Barotravmatik otit denilen bu durumda kulak ağrısı, işitme azlığı, kulakta basınç hissi gelişir. Bu nedenle soğuk algınlığı, grip, nezle gibi durumlarda mümkünse uçuşu ertelemek uygun olur. Uçuş sırasında kulakta ses, basınç, ağrı hissedildiği an esneme, yutkunma, sakız çiğneme, konuşma, valsalva manevrası yapılması rahatlatıcı önlemlerdendir. Valsalva manevrası, ellerle iki burun deliği kapatılarak, yavaşça burundan nefes verilmesidir. Hızlı ve basınçlı verilirse kulak zarı delinebileceğinden dikkat edilmelidir.

8 – Mide ve bağırsak problemleri

Uçuş sırasında mide bağırsak kanalındaki gazlar kabin içindeki basınç azaldığı için çözünüp genişlemeye başlamaktadır. Bu nedenle uçuş sırasında veya uçuştan sonra bile devam edecek boyutta karında şişkinlik, gaz, ağrı, ishal, kabızlık gibi sindirim sistemi problemleri ortaya çıkmaktadır.

Sık uçuş yapıyorsanız hastalıklardan korunmak için bu önerilere kulak verin

  • Uçuş sırasında iyi dinlenin ve uyuyun. Mümkünse gece uçuşlarını tercih edin.
  • Gece indiğinizde uykunuz olmasa bile uyumaya çalışın, gündüz saatlerinde indiğinizde uyumamaya ve gün ışığında vakit geçirmeye özen gösterin.
  • Uçuş sırasında alkol, kahve, çay gibi uyarıcı özelliği olan içecekler tüketmeyin.
  • Jet-lag şikâyetlerinin daha hafif atlatılmasını sağlamak amacıyla biyolojik iç saatini ayarlayan beynin epifiz bölgesinin ürettiği melatonin hormonunu seyahat öncesinde ve seyahatten sonra uzman kontrolünde ilaç olarak alın.
  • Uzun yolculuk yapmadan 2 gün önce biyolojik iç saatinize alıştırma yaptırın. Batıya doğru uçulacaksa her zamankinden 1-2 saat geç yatıp geç uyuyabilir, doğuya doğru uçulacaksa 1-2 saat erken yatıp erken uyanılabilir.
  • Kalp hastalığınız varsa uçuş öncesinde kabin ekibine rahatsızlığınızı bildirin. Hastalığınızı takip eden uzmandan kalp hastalığıyla ilgili epikriz, stent, by-pass, pil cihazı, kullanılan ilaçla ilgili bir doküman alarak yanınızda hazır bulundurun.
  • Kalp hastaları uzun uçuş öncesi doktorlarına danışarak uçuştan 2-3 saat önce kan sulandırıcı iğne yaptırabilir. Sanıldığının aksine aspirin gibi kan incelticilerin koruyucu etkisi bulunmamaktadır.
  • Kalp hastaları için acil durumda ulaşımının kolay olması için dilaltı hapı kolay ulaşılabilir bir yerde olmalıdır.
  • Uçuş öncesinde, uçuş sırasında ve uçuş sonrasında kalp yetmezliği gibi sıvı alımını kısıtlayan hastalık yoksa bol sıvı tüketin. Sıvı olarak su, ayran, meyve suyu tüketilebilir. Alkol, soda, meşrubatlı içeceklerden kaçının.
  • Uçuş sonrasında antioksidan içeriği fazla olan yeşil çay, nar, domates, kırmızı üzüm, böğürtlen, brokoli, havuç, elma, avokado, ananas, biber, kiraz, enginar gibi doğal ürünleri bolca tüketerek radyasyonun oluşturduğu serbest radikallerin etkisini azaltın.

Böbrekleri Vuran 7 Hata

Son yıllarda böbrek hastalarının sayısı hızla artıyor. Günümüzde dünya genelinde 850 milyon kişinin çeşitli nedenlerden dolayı böbrek hastalığına sahip olduğu tahmin ediliyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem International Hastanesi Organ Nakli Merkezi Nefroloji Sorumlusu Prof. Dr. Ülkem Çakır, genellikle yavaş ilerleyen kronik böbrek hastalığının geri dönüşünün mümkün olmadığını belirterek, yılda en az 2,4 milyon kişinin bu nedenle hayatını kaybettiğini söylüyor. Prof. Dr. Ülkem Çakır 14 Mart Dünya Böbrek Günü kapsamında böbrekleri vuran 7 hatayı anlattı, çok önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Böbrek sağlığında tehlike çanları çalıyor! Gidişat endişe verici ama buna rağmen böbreklerimizi bırakın korumak için önlem almayı, onları hiç umursamıyoruz ve çoğu zaman vaktinden önce yaşlanmalarına neden oluyoruz. Böbrek sağlığına toplumsal farkındalık yaratmak amacıyla dünyada ve ülkemizde her yıl Mart ayının ikinci perşembe günü Dünya Böbrek Günü olarak kutlanıyor. Bu yıl 14 Mart Tıp Bayramı’na denk gelen Dünya Böbrek Günü kapsamında açıklamalarda bulunan Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem International Hastanesi Organ Nakli Merkezi Nefroloji Sorumlusu Prof. Dr. Ülkem Çakır, “Böbrek sağlığı hata kaldırmaz. Böbrek hastalıklarına neden olan unsurlardan uzak durmalı ve hata yapmamalıyız” diyor.

Ölüm nedenleri arasında 6. sıraya tırmandı!

Dünya Böbrek Günü’nün bu yılki teması “Her yerde herkes için böbrek sağlığı” olarak belirlendi. Zira günümüzde dünya genelinde 850 milyon kişinin çeşitli nedenlerden dolayı böbrek hastalığına sahip olduğu tahmin ediliyor. Epidemiyolojik çalışmalar, genellikle yavaş ilerleyen ve geri dönüşü mümkün olmayan kronik böbrek hastalığının, yılda en az 2,4 milyon kişinin ölümüne neden olduğunu, hatta en hızlı ölüme yol açan nedenler arasında altıncı sıraya yükseldiğini gösteriyor. Ani gelişen ve kısa sürede yaşamı tehdit eden böbrek fonksiyonlarındaki bozulma ‘akut böbrek hasarı’ olarak adlandırılırken, Prof. Dr. Ülkem Çakır “Akut böbrek hasarı ivedilikle tedavi edilmediğinde, hasar organ yetmezliği evresine ilerleyerek ölüm oranlarını ciddi oranda arttırır. Akut böbrek hasarı dünya genelinde 13 milyondan fazla kişiyi etkilemektedir. Bu olguların yüzde 85 ‘i düşük ve orta gelirli ülkelerdedir ve yılda 1,7 milyon kişinin bu sebeple yaşamlarını yitirdiği öngörülmektedir” diyor. Kronik böbrek yetmezliğinin en ileri evresi ise ‘son dönem böbrek yetmezliği’ olarak adlandırılıyor. Bu dönemdeki hastalara diyaliz ve böbrek nakli gibi tedaviler uygulanması gerekiyor.

Birçok hastalığın seyrini de kötüleştiriyor

Hem akut hem de kronik gelişen böbrek fonksiyon kaybı; diyabet, hipertansiyon, obezite ve kalp damar hastalıklarının seyrini kötüleştirmesinin yanı sıra, hepatit, tüberküloz, sıtma varlığında, ölüm riskinin artmasına önemli ölçüde zemin hazırlıyor. Böbrek naklinin diyalize göre daha uzun ve kaliteli yaşam sunduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ülkem Çakır, buna karşın gerek fiziksel ve yasal altyapı gerekliliklerini sağlamadaki yetersizlikler, gerekse organ bağışına karşı kültürel önyargıların çoğu zaman birçok ülkede organ nakillerinin yapılmasına engel oluşturduğunu söylüyor.

Bu hatalardan kaçının!

  • Az su içmek,
  • Çok tuzlu yemek
  • Aşırı derecede protein tüketmek
  • Gelişigüzel ilaç kullanmak
  • Şişmanlamak
  • Sigara içmek
  • Egzersiz yapmamak

Bu Hatalar Hemoroit Nedeni

Erişkin yaşlarda toplumda çok yaygın görülen hemoroit (basur) yaklaşık her 2 erişkinden birinin kapısını çalıyor. Hastalar genellikle sorunun geçeceğini düşünerek bekliyor veya merhem / fitil gibi yöntemlerle çözüm bulmaya çalışıyorlar. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz bunun sonucunda hastalığın iyileşmesinin aksine daha da kötü bir hal alabildiği uyarısında bulunarak, “Hastalık ilerledikçe kanama ve şiddetli ağrı yaparak hastanın hayatını kabusa çevirebiliyor. Ayrıca erken evrede ağrısız yöntemlerle tedavi edilebilirken, geç kalındığında ise tek çözüm açık ameliyat olabiliyor.” diyor. Üstelik hemoroidin 30’lu yaşlardan itibaren görülme sıklığında artış izlendiğine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz, “Bunun nedeni, günümüzde beslenme alışkanlıklarında hazır gıdaların giderek artan oranda tüketilmesi ve yoğun iş hayatında yetersiz su içme nedeniyle gelişen kabızlık probleminin genç yaşlarda giderek yaygınlaşması” diyor.

Ağrı, kanama ve kaşıntıya neden oluyor

Hemoroit bağırsağın bitiş noktası olan anal kanalda gelişiyor. İç ve dış olmak üzere iki çeşit hemoroit görülüyor. İç hemoroit ağrısız kanama, kaşıntı, makatta dolgunluk hissi; dış hemoroit ise ele gelen ağrılı şişlikler olarak kendini gösterebiliyor. Hastaları en çok endişelendiren belirti ise makattan kan gelmesi. Kan genellikle dışkılama sonrasında tuvalet kağıdında görülüyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz özellikle büyümüş ve makattan dışarı sarkmaya başlamış hemoroitlerde bu tabloya sıklıklaağrının eşlik etmediğini vurguluyor. Bunların yanı sıra kaşıntı ve makatta doluluk hissi gelişebiliyor. Özellikle dış hemoroitlerde gelişebilen kan pıhtısı sonucunda ağrılı ani bir şişme ve sarkma oluyor, hasta oturmakta zorlanabiliyor. Bu şişlik makatın belli bir bölümünü veya çepeçevre tamamını kaplayabiliyor. İlk birkaç gün çok ağrılı seyreden bu tablo ameliyat gerektirebiliyor.

Bu hatalar hemoroit yapıyor

Anal yastıkların yapısını bozan nedenler kesin olarak bilinmese de, karın içi basıncın arttığı ve makat bölgesine yansıdığı durumlarda hemoroit yakınmalarının ortaya çıktığı biliniyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz zaman içinde bu faktörlerin hemoroitlerin sarkmasına veya pıhtılaşmasına neden olduğuna işaret ederek “Yeterli su içmeme ve fast-food gibi lif içeriği düşük hazır gıdalarla beslenme sonucu gelişen kabızlık, dışkılama sırasında ıkınma, düzensiz dışkılama alışkanlıkları, ishal ve hamilelik hemoroide yol açan etkenleri oluşturuyor.” diyor.

Erken evrede ağrısız yöntemlerle çözüm sağlanabiliyor

Hemoroit nüks etme eğilimi olan bir hastalık. Ancak uygun evrelere etkili tedavilerle nüks oranları oldukça düşük tutulabiliyor, hastanın uzun dönem sağlıklı ve konforlu bir yaşam sürmesi sağlanabiliyor. Hemoroidin içte veya dışta olmasına ve evrelerine göre tedavi yöntemi de değişiyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz erken evre hemoroidlerin ağrısız yöntemlerle tedavi edilebildiğini belirterek, “Bu yöntemlerin temelinde basuru besleyen damarın kapatılması ve toplardamar ağının açık kalarak içeriğindeki kanın boşalmasının sağlanması yatıyor. Hemoroidin oluşumunda yatan mekanizma sarkma olduğu için anal kanaldan dışarıya sarkan yapılar, ağrısız yöntemlerle (Longo, THD, lazer vb.) normal anatomik pozisyonlarına geri getirilerek sabitleniyor. Bu yöntemlerden erken evrelerde başarılı sonuçlar sağlanıyor” diyor. Dördüncü evrede, bir başka deyişle son evrede ise genellikle basurun çıkarılması (hemoroidektomi) gerektiğine dikkat çeken Doç. Dr. Emre Sivrikoz sözlerine şöyle devam ediyor: “Anal kanal dışında, ağrıya duyarlı cilt yapısı bulunduğu için bu bölgeye yapılan kesiler yoğun ağrılara yol açabiliyor. Bu nedenle basurun çıkartılması ancak kanamalara neden olan son evre hastalıkta uygun tedavi seçeneğini oluşturuyor. Hastalığın erken evrelerde tedavisi bu ameliyatın gereksinimini azaltıyor.”

 

Hemoroitten korunmanın 8 etkili kuralı

  • Kabızlığı önlemek için lifli gıdalardan, özellikle de yeşil sebzelerden zengin beslenin.
  • Günde 8-10 bardak su içmeye özen gösterin.
  • Bağırsakların düzenli çalışmasına yardımcı olacağı için her gün 30-45’er dakika yürüyüş yapın.
  • Tuvalet ihtiyacınız geldiğinde ertelemeyin, yarım saat içinde ihtiyacınızı gidermeye gayret edin. Bekletmeniz durumunda dışkı sertleşecek ve tuvalete çıkmanız güçleşecektir.
  • Tuvalette aşırı ıkınmaktan ve uzun süre oturmaktan kaçının. Basınç artışı basurların daha çok şişmesine neden olabiliyor.
  • Karın içi basıncını arttıracağı için ağır yük kaldırmamaya dikkat edin.
  • Uzun süre oturmayın ve uzun süre ayakta kalmayın. Oturarak çalışıyorsanız eğer, belirli aralıklarla oturma şeklinizi değiştirin ve kısa yürüyüş molaları verin.
  • Turşu, baharatlar ve alkol gibi besin ile içecekleri mümkün olduğunca tüketmemeye özen gösterin. Çay ve kahve tüketimini de abartmayın.

İşitme Kayıpları ve Nedenleri!

“İşitme kayıplarının, birçok farklı nedeni vardır. İşitme kayıplarında hastalarımızın en sık yaptığı hata; kulaklarını kulak çubuğu ile temizlemeye çalışmalarıdır ve biz hekimler bunu kesinlikle istemeyiz” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Sertan Şahin, işitme kayıplarını ve tedavi yöntemlerini anlattı.

İnsanoğlu çağlar boyunca; gerek sosyal, gerekse zihinsel gelişimi açısından her zaman diğer bireyler ile iletişim halinde olmuştur. Hepimizin bildiği gibi, hepsi birbirinden önemli beş duyu organımız mevcuttur ve bunlardan özelikle işitme duyumuz, iletişim gerekliliği konusunda çok önemli role sahiptir.

İşitme Kaybının Nedenleri Nelerdir?

İşitme kayıplarının; birçok farklı nedeni ve nedene bağlı olarak değişen farklı tedavi uygulamaları vardır. Yeni doğan bir bebekte fark edilen işitme kayıpları sıklıkla genetik olan ve çok ileri derecede kayıplardır. Bu nedenle ülkemizde her yeni doğan bebeklere işitme taraması yapılmaktadır ve işitme kaybı tespit edilen bebeklere mümkün olan en kısa sürede, dil gelişimi ve zeka gelişimi olumsuz etkilenmeden işitme cihazı veya koklear implant (biyonik kulak) gibi tedaviler uygulanarak normal işitme ve zeka düzeylerine erişmeleri hedeflenmektedir.

Çocuklarda İşitme Kaybı Tedavisi Daha Kolay

Çocuk yaş grubunda ise neden daha çok; nispeten daha iyi seyirli, ilaç tedavisine yanıt veren orta kulak iltihapları veya orta kulakta sıvı toplanmalarıdır ve bunlar ilaç veya basit kulak zarına tüp takma ameliyatlarıyla çözülebilmektedir. Erişkin dönemde problemler biraz değişir. Genellikle kulak zarında oluşan delikler, işitmeyi sağlayan örs, üzengi, çekiç kemiklerindeki kopukluklar veya tekrarlayan kulak enfeksiyonlarına bağlı orta kulaktaki yapısal sorunlar işitme kaybına neden olmaktadır. Bu sayılan nedenlerin çok büyük bir kısmının tedavisi ise ameliyattır. Buna ek olarak bu dönemde gürültülü ortamlarda çalışan bireylerde çınlamayla beraber gelişen işitme kayıpları da izlenebilmektedir. Yaşlanmanın doğal sonucu olarak görme yetisinin, hareket kabiliyetinin azalması gibi işitme yetisi de giderek azalır. İleri yaş grubunda (buradan kastedilen 65 yaş ve üzerindeki bireyler) neden daha çok sinirsel işitme kaybıdır, yaşlılığa bağlı olarak gelişir ve tedavide işitme düzeylerini yükseltmemizi sağlayan işitme cihazı uygulamaları önerilir.

İşitme Kaybı Şüphesi Varsa Ne Yapılmalı?

Bir birey işitme kaybından şüpheleniyorsa ilk yapması gereken şey vakit kaybetmeden bir kulak burun boğaz hastalıkları hekimine başvurmak olmalıdır. Burada yapılacak kulak muayenesi ve işitme testleriyle, işitme kaybının seviyesi ve nedeni saptanarak uygun olan tedavinin hastada kalıcı hasar kalmasına fırsat vermeden bir an önce başlanması önem arz etmektedir.

Kulak Çubuğu Kullanımına Dikkat!

Hastalarımızın en sık yaptığı hata, kulaklarını kulak çubuğu ile temizlemeye çalışmalarıdır ve biz bunu hekimler olarak kesinlikle istememekteyiz. Birçok hasta kulaklarını temizlerken kulak zarını patlatıp ameliyat olmak zorunda kalmaktadır.

Kulaklık ile Yüksek Ses Müzik Dinlemek Zararlı!

Bir diğer önemli konu ise gürültülü ortam kontrolüdür. Özellikle gürültülü ortamda çalışan işçilerde ve yüksek sesle müzik dinleyen insanlarda çınlamanın eşlik ettiği işitme kayıplarını çok sık görmekteyiz. Bunu önlemek için gürültülü ortamda çalışan kişilerin kulaklık takması ve çok yüksek sesle müzik dinleyen bireylerin ise uzun süreli ve kulaklık ile yüksek ses maruziyetini azaltmalarını; mümkünse kulaklık kullanmamalarını önermekteyiz. Son olarak; her insanın mutlaka en az bir kere işitme testi yaptırması, risk altındaki bireylerin yılda bir bu testi tekrar etmesi ve işitme kaybı şüphesi olan kişilerin en kısa zamanda bir kulak burun ve boğaz hastalıkları hekimine başvurmasını önermekteyiz.

Acıbadem Sağlık Grubu’nun Yeni Genel Müdürü Tahsin Güney Oldu

4 ülkede, 22 hastane, 15 tıp merkezi ile bir dünya markası olan Acıbadem Sağlık Grubu Genel Müdürlüğü görevine, Tahsin Güney atandı. 2008 yılında Acıbadem ailesine katılan ve farklı pozisyonlarda çalışan Güney, son 5 yıldır Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyordu.

1989 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun olan Tahsin Güney, yüksek lisans eğitimini 1999 yılında Londra City University Matematik Okulu’nda Aktüeryal Bilimler ve İstatistik Bölümü’nde tamamladı.

Sosyal Sigortalar Kurumu’nda 1990-2000 yılları arasında Müfettiş olarak çalışan Tahsin Güney, 2000-2005 yılları arasında aynı kurumda Finansman ve Aktüerya Daire Başkanlığı görevinde bulundu. Sosyal güvenlik reform hazırlıkları ve uygulama çalışmaları ile emeklilik sistemi, genel sağlık sigortası ve sosyal güvenlik kurumunun yeniden yapılandırılmasında görev aldı. 2005-2008 yılları arasında Sosyal Güvenlik Kurumu Başkan Yardımcılığı, Başkan Vekilliği ve Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği görevlerini yürüttü.

2008 yılında Acıbadem Sağlık Grubu bünyesine, Planlama ve İş Geliştirme Direktörü olarak katılan Tahsin Güney, 2013 yılında Bölgesel Operasyonlar Genel Müdür Yardımcısı oldu. Tahsin Güney, evli ve iki çocuk babasıdır.

Acıbadem Sağlık Grubu’nun Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar, Tahsin Güney’in genel müdürlük atamasıyla ilgili şunları söyledi; “Uzun yıllar grubumuzda önemli görevlerde bulunmuş olan Tahsin Güney’e yeni görevinde başarılar diliyorum. İnanıyoruz ki, kendisi Acıbadem Sağlık Grubu’nun büyüme ve gelişmesinde önemli katkılar sunacaktır.”

Kör eden parazit: Toksoplazma

İzmir’de iki genç kadının kedi parazitinden kör olması gündemde. Büyük bir panikle hastaneye başvuran iki kadına yapılan tetkiklerde kedi dışkısında bulunduğu belirtilen toksoplazma parazitinin, gözlerinde yaraya yol açtığı anlaşıldı. Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Fatih Atmaca, “En önemlisi el hijyeni. Ellerimizi gözlerimize değdirmeden önce hijyeninden emin olmalıyız!” diyor

ÇİĞ ET TÜKETMEYİN

Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Fatih Atmaca, gündemi meşgul eden konuyla ilgili şu bilgileri verdi: “Toksoplazma isimli parazit, kedilerin bağırsaklarında yaşar. Kedi dışkısı ile çevreye yayılır. Parazitli kedi, dışkısını sokağa yaptığında yağmur suları ile parazit sulara ve toprağa karışır. Salata yapmak için aldığımız marulda, maydanozda toksoplazma paraziti olabilir. Yine parazit bulunan otları yiyen koyun, inek gibi hayvanların kaslarına parazit yerleşir. Çiğ et tükettiğimizde, salam, sucuk veya etli çiğ köfte yediğimizde farkında olmadan paraziti vücudumuza alabiliriz.”

PLASENTA YOLUYLA BEBEĞE GEÇEBİLİR

“Vücudumuza giren parazitin özellikle yerleşme eğiliminde olduğu organlarımız gözlerimizin retina tabakası ve beyin dokumuzdur” diyen Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Fatih Atmaca uyarıyor; “Hamile kişilerde plasenta yoluyla bebeğe geçiş sıktır. Buna bağlı olarak retina tutulumuna bağlı körlük, beyin tutulumuna bağlı havale, ateş, kusma, anormal beyin omurilik sıvısı bulguları olabilir. Hamile kişi paraziti aldığında bebeğe bulaşma riski çok fazladır. Yeni doğanda zeka geriliği, körlük, büyüme-gelişme geriliği, kafatası problemleri, sara atakları, karaciğer ve dalak büyümesi, anemi yapabilir.”

DIŞARIDA SALATA YEMEYİN

“Sebze ve salataların iyi yıkanması, etlerin mutlaka pişirilerek tüketilmesi çok önemli. Buna dikkat ettiğimizde risk oldukça azalır” diyerek uyaran Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Fatih Atmaca, “Bunun dışında parazitin asıl kaynağı olan kedilerle temasta dikkatli olunmalı, el yıkamaya çok özen gösterilmelidir. Ayrıca belirtmek gerekir ki; evde beslenen kedilerin aşılı olduğu ve risk olmadığı fikri yanlıştır çünkü toksoplazmanın aşısı yoktur” dedi.

TOKSOPLAZMADAN KORUNMAK İÇİN NELER YAPILMALI?

  • El hijyenine ve sık sık el yıkamaya özen gösterin.
  • Bahçe işleri ile uğraşıyorsanız mutlaka eldiven giyin.
  • Çiğ ya da az pişmiş et (salam, sucuk, vb.) yerken dikkatli olun.
  • Çiğ et ile temas ettikten sonra mutlaka ellerinizi yıkayın.
  • Çiğ et kestiğiniz bıçağı ve kesme tahtasını iyice yıkamadan kullanmayın.
  • Çiğ sebze ve meyveleri mutlaka çok iyi yıkayın.
  • Dışarıda yeşil yapraklı salataları yerken bir kez daha düşünün.
  • Kedinin kumunun 24 saat aralıklarla mutlaka değişmesini sağlayın. Kumu değiştirirken eldiven kullanın. Sonrasında mutlaka ellerinizi yıkayın.

Antibiyotik Kullanırken Beslenmenize Özen Gösterin

Sabri Ülker Vakfı, bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan antibiyotikler ve beslenme ilişkisine dikkat çekiyor. Antibiyotik kullanımının bağırsaklarda yaşayan yararlı bakterilerin sayısının azalmasına, yararlı ve zararlı bakteriler arasındaki dengenin değişmesine yol açabileceğinin altını çizen Sabri Ülker Vakfı, bu noktada doğru beslenmenin son derece önemli olduğunu hatırlatıyor. Vakıf, antibiyotik kullanırken beslenmede dikkat edilmesi gereken noktalara ilişkin önemli bilgiler paylaşıyor.

Antibiyotiklerin her tür soğuk algınlığı durumunda hekime danışılmadan kullanılmasının sıkça yapılan hatalardan biri olduğunu hatırlatan Sabri Ülker Vakfı, gereksiz antibiyotik kullanımının sağlığı olumsuz etkileyebileceğine ve antibiyotik direncine yol açabileceğinin de altını çiziyor. Vakıf, bu nedenle antibiyotiklerin mutlaka hekim kontrolünde kullanılması gerektiğini belirtiyor.

Herhangi bir bakteriyel enfeksiyonu önlemek için kullanılan antibiyotikler, bağırsaklarda yaşayan diğer bakterilerin de sağ kalımlarını etkileyebiliyor. Antibiyotik kullanımı böyle bir durum neden olduğunda genellikle mide bulantısı, ishal, iştah kaybı gibi gastrointestinal belirtiler ortaya çıkabiliyor. Antibiyotik kullanırken yan etkilerin azaltılması ve antibiyotik tedavisi sonrası bağırsaklardaki bakteri dengesinin geri kazanılması son derece önemli. Antibiyotik kullanımı sırasında yeterli ve dengeli beslenmenin yan etkileri önlemeye ve iyileşme sürecinin hızlanmasına yardımcı olabileceğinin altı çiziliyor. Antibiyotik kullanımı sırasında ve sonraki dönemde özellikle probiyotik ve prebiyotikler, K vitamini, posa ve liften zengin besinler büyük önem taşıyor.

Probiyotik ve prebiyotikler: Antibiyotik kullanımının bir sonucu olarak bağırsaklardaki yararlı bakterilerinin sayısı azaldığı için zararlı organizmalar çeşitli sorunlara yol açabiliyor. Bu nedenle antibiyotik kullanımı söz konusu olduğunda, probiyotik besinlerin de tüketilmesi öneriliyor. Probiyotik bakterilerden laktik asit bakterilerini içeren yoğurt, peynir, kefir, tarhana ve turşu gibi fermente besin tüketimi, antibiyotik kullanımı sonrası değişen bakteri dengesinin yeniden kazanılması ve yan etkilerin azaltılmasında etkili olabiliyor.

Prebiyotikler bağırsaklardaki probiyotiklerin besinidir ve sindirilmeyen besin bileşenleridir. Dolayısıyla bağırsaklarda canlı bakterilerin sağlık etkilerinden faydalanabilmek için beslenmede prebiyotik besin kaynaklarına da yer verilmesi gerekiyor. Hindiba, enginar, yulaf, soğan, muz ve kuşkonmaz gibi prebiyotik besinler, probiyotik besinlerle birlikte tüketildiğinde antibiyotik kullanımı sonrasında bağırsaklardaki dengeyi geri kazanmaya yardımcı olabiliyor.

K vitamini: Bazı bağırsak bakterileri vücutta kanın pıhtılaşmasında görev alan K vitaminini üretir. Antibiyotik kullanımı bağırsaktaki bakteri dengesini bozduğu için uzun süreli antibiyotik kullanımlarında K vitamini eksikliği de görülebiliyor. Antibiyotik kullanımında ve sonraki dönemde iyi bir K vitamini kaynağı olan koyu yeşil yapraklı sebzelerden zengin besinler tüketilmesi faydalı oluyor.

Posa/Lif: Posadan zengin besinler antibiyotiklerin vücutta kullanımını etkileyebiliyor. Besin öğesi-ilaç etkileşimi olmaması için antibiyotik aldıktan hemen sonra meyve ve sebzeler gibi posa içeriği yüksek besinlerin tercih edilmemesi öneriliyor. Ancak antibiyotik tedavisi tamamladıktan sonra, posa ve liften zengin beslenmek yararlı bakterileri geri kazanmaya ve sindirim sistemini desteklemeye yardımcı oluyor.

Çocuklarda Bronşit Nasıl Anlaşılır?

Akciğerlere ait hava yollarının iltihaplanmasıyla oluşan ve kış aylarında kendini gösteren bronşit çocukları daha fazla etkiliyor. Bronşit, soluk borusundan dallanarak akciğerlere yayılan hava borularını örten zarın akut veya kronik olarak iltihaplanması anlamına geliyor. Çocuklarda daha çok akut bronşiolit görüldüğünü söyleyen Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanı Yrd. Doç. Dr. Emre Çenesiz bronşite yakalanan çocuklar için ailelere önerilerde bulundu, tedavi yöntemlerini anlattı.

Bronşit nedir?

Soluk borusundan dallanarak akciğerlere yayılan hava borularını örten zarın akut veya kronik olarak iltihaplanmasına denir. Akut bronşiolit ve kronik bronşit olmak üzere ikiye ayrılır.

Daha sık görülen akut bronşiolit genellikle soğuk algınlığı veya diğer akciğer enfeksiyonları sonrası gelişir. Bronş tüplerinin devamlı hasarı ve iltihabı olan kronik bronşit ise çok ciddi bir durumdur. Genellikle yetişkinlerde görülür ve sigara içmeye bağlıdır. Kronik bronşit kronik obstruktif akciğer hastalıklarından bir durumdur.

Belirtileri nelerdir?

Balgamlı öksürük

Yorgunluk

Nefes sıkışması

Hapşırma

Gözlerde kızarıklık

Boğa ağrısı

Ateş

Burun akıntısı

Ne zaman doktora başvurmak gerekir?

Çocuklarda daha çok akut bronşiolit görülür. Bunun sebebi akut bronşiolite yol açan viral hastalıklardır; boğmaca, grip, kızamık veya tifo’dur. Çocukta akut bronşiolit varsa bronşlardaki iltihapların düzelmesinden birkaç hafta sonra öksürük devam edebilir. Öksürük belirtileri 15-20 günden fazla ise, yüksek ateş, hırıltı ve nefes darlığıyla birlikte çocuğunuzu gece uykudan uyandırıyorsa mutlaka hekime başvurulması ve ihmal edilmemesi gereklidir. İlerleyen safhalarında balgamlı öksürük de görülen akut bronşiolit tedavi edilmezse kronik bronşite dönüşebilir bu da hastalığın ciddiyetini arttırır.

Risk faktörleri nelerdir?

Toz, polen, hayvan tüyü gibi alerjenler
Çocuğun bağışıklık sisteminin düşük olması
Hava kirliliği
Astım
Kronik sinüzit
Bademciklerin şişmesi
Reflü
Sigara

Nasıl tedavi edilir?

Akut bronşiolit genellikle 2-3 hafta içinde düzelir. Ancak akut bronşiolit sık tekrarlarsa kronik bronşit gelişebilir. Ayrıca altta yatan astım gibi bir durum olup olmadığı incelenmesi gerekir. Akut bronşiolitte bakteriyel enfeksiyona bağlı olarak antibiyotik verilebilir. Tedavide esas olan hava yollarının genişletilip oksijenlenmenin artırılmasıdır. Yeterli miktarda sıvı tüketimi ve hava yolu açıklığının temini için burun tıkanıklığının giderilmesi gerekir. Ateş varsa, akciğer filminde zatürre ile uyumlu iltihabı alan varsa, orta kulak iltihabı gibi komplikasyonlar mevcutsa antibiyotik kullanılmalıdır. 2 yaşın altındaki çocukların tedavisinde geç kalınmamalıdır. Akut bronşiolit, astım gelişme riskine karşı takip edilmelidir.

Ebeveynler nelere dikkat etmelidir?

Aileler çocukların yanında kesinlikle sigara içmemeli, mümkünse sigarayı bırakmamalıdır. Sigara içen kişilerle aynı evde yaşamak bronşit gelişmesini artıran en önemli nedendir.
Bağışıklık sistemi güçlendirilmelidir.
Çocuğun uyuduğu odaya nefes almasını kolaylaştıracak buhar makinesi konulabilir.
Sıvı alımı artırılmalıdır. Çocuğun solunum yollarında biriken balgam su ile daha akışkan hale gelerek balgam atımını kolaylaştırır.
Daha rahat nefes alması için yatarken bebeğin başı yükseltilmelidir.
Sık ve az miktarlarda beslenmelidir.

Ateşlendiğinde Kaçınmanız Gereken 5 Önemli Hata!

Özellikle kış aylarında okul gibi kalabalık ortamlarda bulunmaları, alışveriş merkezleri gibi kapalı ortamlarda daha çok zaman geçirmeleri, bakteri ve virüslerin soğuk havada daha fazla güçlenmeleri çocukların kış aylarında pek çok mikropla karşılaşmalarına neden oluyor. Bağışıklık sisteminin ilk koruması yeterli olmayınca vücut bu mikropları yok etmek için sıcaklığını yükseltmeye başlıyor. Çocuklarda yüksek ateş hiç kuşkusuz her ebeveynin kabusu. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz,aslında vücuttaki ateş ölçülü olduğu sürece endişelenmeye gerek olmadığına dikkat çekerek, “Çünkü ateş bağışıklık sistemini uyarıyor ve enfeksiyonlara karşı vücudun savaşını daha da artırıyor. Toplumdaki yaygın inanışın aksine yüksek ateşin beyne zarar vermesi için 41,5 derecenin üzerine çıkması gerekiyor. Bu tablo da genelde enfeksiyonlarda çok çok nadir olan bir şeydir. Yani ateş beyne zarar vermez, felce neden olmaz, kendi başına ölüme yol açmaz. Yüksek ateş havale yapabilir ama bu korkulacak bir hastalık değildir ve çocuğunuzun beyninde kalıcı bir hasra bırakmaz” diyor.

Ancak çocukların ateşi yükseldiğinde ebeveynlerin yine de bazı hatalı davranışlardan kaçınmaları gerekiyor. Gereksiz yere ve hızlı ateş düşürmek vücudun mikroplarla savaşma gücünü azaltıyor. Bunun yanı sıra vücudun hızlı düşen ısıya adaptasyonu zor olacağı için

ateşli nöbet riskini artırıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz yüksek ateşte ebeveynlerin kaçınmaları gereken hataları anlattı, önemli uyarılarda bulundu!

Sirke, alkol ve soğuk su kullanmayın!

Pansuman veya banyo için alkol, sirke veya soğuk su kullanmayın. Çünkü çok soğuk su ile sirke damarlarda büzüşmeye ve mikropları öldürecek olan makrofajların enfeksiyon bölgesine iletilmesinde zorluğa veya titreme sonucu ısı üretiminin artışına yol açıp ateşli havale riskini artırıyor. Alkol de deriden emilerek zehirlenmeye yol açabiliyor. Ilık suyla ıslatmış olduğunuz bir bezle boyun, yüz, el bilekleri, diz, koltuk altı, kasık kıvrımları ve karın üzerine pansuman yapın. Pansuman yerine çocuğunuza ılık suyla duş da aldırabilirsiniz.

Titriyor diye üzerini sıkıca giydirmeyin

Çocuğunuza ince ve gevşek giysiler giydirin. “Titriyor diye üşüdüğünü düşünerek üzerini sıkıca giydirmeyin ve sakın sıkıca sarmayın” uyarısında bulunan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz, “Çünkü sıcaklık yüksek ateşin artmasına yol açıyor ve bunun sonucunda ateşli havale riskini yükseltiyor. Üşüyor veya titriyorsa üzerine ince bir örtü örtmeniz yeterli gelecektir.”

Oda ısısını yükseltmeyin

Çocuğunuz yüksek ateş nedeniyle titriyorsa ortam ısısını kesinlikle yükseltmeyin. Bunun nedeni ise vücut ısısının yükselmesi sonucu ateşli havale riskini artırması. Oda ısısını 21-22 derece arasında tutmaya çalışın.

Vücudunun susuz kalmasını engelleyin

Vücudumuzun yüzde 80’den fazlası sudan ibaret ve ateş yükseldiğinde vücuttan ısı kaybederiz. Bu yüzden sıvı alımını artırarak vücudun kaybettiği sıvıyı yerine koyup ateşin düşmesini ve toksinlerin atılmasını sağlarız. Sıvı kaybını karşılamak için çocuğunuza bol sıvı verin.

Yağlı ve zor sindirilen gıdalarla beslemeyin

Ateş sırasında vücut mikroplarla savaşırken zor sindirilen ağır besinleri parçalamakta zorlanıyor ve bunu yaparken metabolizmayı hızlandırdığı için ateşi artırıyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

• Üç-dört aylıktan daha küçükse,

• Ateşle birlikte kasılma, şuurda bir değişiklik olduysa, dalgınlık varsa,

• Yediği her besini kusuyorsa,

• Yoğun bir solunum sıkıntısı varsa, yani sık nefes alıyorsa ya da nefes almada zorluk çekiyorsa,

• Vücutta döküntü varsa,

• Daha önce ateşli havale geçirdiyse ya da diğer çocuklarınızda ateşli havale hikayesi varsa,

• Burun akıntısı ve hapşırık gibi yakınmaların yanı sıra 38 derece civarında seyreden ateşi 3 günü geçtiğinde zaman kaybetmeden doktora başvurmanız çok önemli.

Aynı Ayakkabı Üst Üste Giyilmemeli

Günlük hayatta yeni alınan ve kalıbı sert olduğu için ayak dokusuna zarar veren ayakkabılar ciddi ayak sağlığı problemlerini de beraberinde getirebiliyor. Görünüşüne aldanılarak satın alınan ve ayak yapısına hiç uygun olmayan ayakkabıların dokuya zarar vererek kişinin dayanılmaz acı ve ağrılar çekmesine neden olabildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Coşkun Acay, “Yanlış tercihler ve estetik kaygılar sonucunda alınan ayakkabılar ayak dokusuna zarar veriyor, bu zararların önlemi alınmaz ve gerekli bakım yapılmazsa enfeksiyon riskini arttırarak ciddi deri hastalıklarına sebep olabiliyor” dedi. Dr. Acay, oluşan bu yaraların tedavisine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

Ayakkabı vurmasıyla oluşan yaralara gerekli müdahale yapılmağı takdirde ciddi sorunların ortaya çıkabildiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Coşkun Acay, “İlk olarak ayakkabının vurduğu yerde oluşan yara ılık su ile yıkanmalı. Yaranın olduğu bölge kurulandıktan sonra yarayı temizleme ve mikropları öldürme gücüne sahip cilt losyonları ile bölgeye pansuman yapılmalı” dedi. Kişi eğer dışarıdaysa ve tekrar ayakkabı giyilmesi gerekiyorsa kapalı pansuman yöntemi ile yaranın enfeksiyon kapmaması için kapatılması gerektiğine dikkat çeken Dr. Acay, “Bakımı yapıldığı ve darbe oluşturmayacak ayakkabılar tercih edildiği takdirde kişide diyabet ve dolaşım sorunu yoksa yaralar 7 ile 10 gün arasında iyileşir. Bu süre zarfında iyileşmezse ciddi sağlık problemlerinin habercisi olabilir. Bu durumlarda dermatoloji, plastik cerrahi ve ortopedi hekimleri ile görüşülmeli“ uyarısında bulundu.

Dar ve sert ayakkabılardan uzak durulmalı

Oluşan yaralar sonrasına ayak dokusundaki zararı artıracak ayakkabılardan uzak durulması gerektiğini dile getiren Dr. Mehmet Coşkun Acay, “Yaranın daha da zarar görmemesi ve ciddi bir boyut kazanmaması için dar ve sert ayakkabılardan uzak durulmalı. Özellikle ayağa baskı yapan ve ayak yapısına uymayan ayakkabılar tercih edilmemeli” şeklinde konuştu. Uzman Dr. Acay sözlerini “Enfeksiyon riskini artıran etmenlere ayrıca dikkat edilmeli, hijyenik olmayan şartlar, çalışılan ortam ve tercih edilen ayakkabılar ayak sağlığına uygun olmalı“ şeklinde sürdürdü.

Ayak dostu ayakkabılar tercih edilmeli

Günlük hayatta sıkça kullanılan ayakkabıların seçiminin ayak sağlığında önemli bir yeri olduğuna değinen Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Coşkun Acay, “Hava akımına müsaade eden, sentetik ve terleten materyalleri az içeren, dar olmayan, ayak yapısı ile uyumlu, yumuşak ayakkabılar tercih edilmeli. Aynı ayakkabı üst üste giyilmemeli, giyilecekse bu ayakkabılar havalandırılmalı, aşırı nem ve terleme varsa kurutulmalı” açıklamasında bulundu.

Epilepsi Nöbeti Geçiren Birine Nasıl Müdahale Edilmeli?

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Barış Metin, epilepsi nöbeti anında yapılması gerekenler hakkında önemli bilgiler verdi.

Epilepsi nöbetlerinin çok farklı biçimlerde gerçekleştiğini ifade eden Doç. Dr. Barış Metin, “Bazı nöbetlerde kişi fazla hareket etmez, sabit bakma ve donma tarzı davranışlar görülür. Ancak bazı nöbetlerde de yere düşme, kasılma ve vücutta atmalar olur. Özellikle düşme ve kasılmanın eşlik ettiği bu büyük nöbetler tehlikeli olabilir. Çoğu nöbette hastanın acile götürülmesine veya 112’yi aranmasına gerek yoktur. Ancak etrafta bulunan kişilerin ne yapacağını bilmesi gerekir” dedi.

Hasta bunları yaşıyorsa, 112’yi hemen arayın!

Doç. Dr. Barış Metin, 112’nin hangi durumlarda aranması gerektiğini şöyle ifade etti:

“Eğer kişi hayatında ilk kez nöbet geçiriyorsa, solunum güçlüğü varsa, nöbetten sonra kendine gelemiyorsa, nöbet 5 dakikadan uzun sürüyorsa, nöbet sırasında kendini yaralamışsa, nöbet suda geçirilirse, kişide diyabet, kalp hastalığı veya gebelik varsa hemen 112 aranmalıdır.”

Doç. Dr. Barış Metin, büyük nöbet (düşme ve kasılma) geçiren birine yapılması gereken müdahaleleri şu şekilde anlattı:

Nöbet geçiren kişiyi yavaşça yere yatırın

“Büyük nöbet (düşme ve kasılma) geçiren birini gördüğünüzde öncelikle sakin olun. Eğer 112’yi aramanız gereken durumlardan biri yoksa kişiyi yavaşça yere yatırın ve nöbet bitene kadar yanında kalın.

Kişiye zarar verebilecek şeyleri etrafından uzaklaştırın

Başının altına yumuşak bir şey koyun. Etraftaki zarar verici, kişinin çarpabileceği, üzerine düşebilecek eşyaları uzaklaştırın.

Kişiyi sol tarafa çevirerek, nefes almasını kolaylaştırın

Nöbet geçiren kişiyi sol tarafına çevirerek nefes almasını kolaylaştırabilirsiniz. Kravat gibi nefes almayı zorlaştıracak kıyafetlerle ve gözlük gibi kırılabilecek şeyleri çıkarın.

Kişinin üzerinde bir uyarı yazısı olup olmadığına bakın

Kişinin üzerinde bir hastalığı olduğunu belirten tıbbi bir uyarı yazısı (bileklik vb.) olup olmadığına bakın. Nöbet 5 dakikayı geçerse 112’yi arayın. Kişi uyanınca ona durumu açıklayın ve evine dönmesine yardımcı olun.”

Nöbet geçiren birine bunları yapmayın!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Barış Metin, epilepsi nöbeti geçiren birine yapılmaması gerekenleri şöyle sıraladı:

-“Kasılmaları durdurmaya çalışmayın,

-Ağzına bir şey sokmayın, bu çene ve dişlerde hasara neden olabilir,

-Suni solunum yapmaya çalışmayın, kasılmalar bitince solunum geri gelir,

-Kendine tamamen gelinceye kadar su veya yiyecek vermeyin, bilinci yerinde değilken vereceğiniz gıda akciğerlere kaçabilir.”

Exit mobile version