Göz Sağlığınız İçin Sarı Ve Turuncu Gıdalar Tüketin

Bol yeşil yapraklı sebze, haftada iki porsiyon balık, fındık, sarı/turuncu meyve ve sebze tüketimi; vücut sağlığınız için olduğu gibi göz sağlığınız için de yararlıdır. Doymuş yağlar, margarin ve kızartmalardan ise uzak durmalısınız

Gün içerisindeki yoğun tempomuz, iş hayatındaki stresli ortamımız ve bazen özel hayatın öncelikleriyle çoğu zaman sağlıklı ve dengeli beslenmiyoruz. Oysaki sağlıklı ve dengeli beslenmek; vücut direncini artırmanın yanında diğer kronik hastalıkların oluşmasını da engelliyor. Göz hastalıkları da beslenmenin doğrudan etkilediği hastalıklardır. Peki, ilerleyen yaşımız, yoğun iş hayatımız ve günün diğer koşuşturmalarının arasında göz sağlığımızı nasıl koruyabiliriz? Batıgöz Sağlık Grubu’ndan Diyetisyen Büşra Kaya, sağlıklı ve dengeli beslenerek göz sağlığımızı korumanın yollarını anlattı…

Göz sağlığımız için A, B2, C, E vitaminleri ve beta karoten içeren besinleri tüketmemiz daha kaliteli bir görüş alanına sahip olmamıza yardımcı olacaktır. Bu vitaminlerin vücuda alınmasıyla görme kaybı, göz kuruluğu, retinada hasar ve katarakt gibi göz hastalıklarına yakalanmayı veya bu hastalıkların varlığında hastalığın daha yavaş ilerlemesini sağlayabiliriz.

Batıgöz Sağlık Grubu’ndan Diyetisyen Büşra Kaya, A, B2, C, E vitaminleri ve beta karoten içeren besinleri şöyle sıraladı:

A VİTAMİNİ İÇEREN BESİNLER

Karaciğer, balık yağı, süt, tereyağı, yumurta, böbrek, peynir, yoğurt, ıspanak, maydanoz, pazı, kabak, havuç. A vitamininin yeterli miktarda tüketilmesi; başta gece körlüğü olmak üzere, makula dejenerasyonu ve katarakt oluşumunu önlemeye katkı sağlıyor.

B2 VİTAMİNİ İÇEREN BESİNLER

Karaciğer, süt, yoğurt, peynir, havuç, elma, incir, ada çayı, yeşil yapraklı sebzeler, balık, baklagiller ve tahıllar. B2 vitamininin yeterli oranda alınması, gözlerde katarakt oluşumunu önlüyor.

C VİTAMİNİ İÇEREN BESİNLER

Kırmızı biber, yeşilbiber, limon, çilek, kivi, portakal, greyfurt, maydanoz. C vitamini, ışığa ve güneş ışığına karşı koruma sağlayarak katarakt oluşumunu engelliyor.

E VİTAMİNİ İÇEREN BESİNLER

Badem, ay çekirdeği, kabak çekirdeği, fındık, ceviz, zeytinyağı gibi bitkisel yağlar. E vitamini kaynakları, sarı nokta hastalığı ve kataraktı önlemeye yardımcıdır.

BETA KAROTEN İÇEREN BESİNLER

Rengi kırmızı, sarı ve turuncu olan sebzelerde yoğun olarak bulunur. Bal kabağı, havuç, kırmızıbiber, patates, kayısı gibi birçok sebze ve meyvede bulunur.

Beta-karoten nedir?

Batıgöz Sağlık Grubu’ndan Diyetisyen Büşra Kaya, “Beta- karoten karaciğerimizde depolanır ve gerektiğinde vücudumuzda A vitaminine dönüşür. A vitaminine dönüştükten sonra rodopsine çevrilerek retinaya taşınır. Rodopsin pigmenti, ışığın az olduğu durumlarda görme işlevinin gerçekleşebilmesini sağlar. Bu sebepten görme işlevimiz ve diğer göz hastalıklarından korunmada A vitamini ve beta-karoten oldukça önemlidir” dedi.

Bal Kabağı Çorbası Gözlere Çok Faydalı

Bal kabağı; içerdiği mineraller, vitaminler ve zengin lif içeriği ile antioksidan, kanserden koruyucu ve yaşlanmayı geciktirici müthiş bir besin. “Bal kabağı göz sağlığı için bulunmaz bir nimettir” diyen Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Fatih Atmaca, bal kabağı çorbasının göz sağlığına faydaları hakkında bilgiler verdi…

“Bal kabağı başta A vitamini olmak üzere C ve E vitaminleri açısından oldukça zengindir. Hatta bal kabağında; göz sağlığı için faydası hepimizce bilinen havuçtan 2 kat daha fazla A vitamini vardır. Bu vitaminlere ilave olarak çinko ve bakır içeriğiyle de ileri yaş grubunda körlüğün en sık sebepleri olan sarı nokta hastalığı ve kataraktın riskini azaltır. Yapılan bir çalışmada, bu vitamin ve minerallerin düzenli alımının sarı nokta hastalığı olarak da bilinen makula dejenerasyonu isimli hastalığın gelişimini yüzde 25 oranında, görme keskinliği kaybını ise yüzde 19 oranında azalttığı bulunmuştur.”

GÖZÜ ALERJİDEN DE KORUR

Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Fatih Atmaca; “Yine bal kabağında bolca bulunan lutein ve zeaksantin; sarı nokta hastalığı ve katarakt gelişimini azaltmakla beraber yüksek enerjili dalga boylarını filtreleyerek gözümüzü zararlı ışınlara karşı korumaya yardımcı olan güçlü karotenoidler ve antioksidanlardır. Bu antioksidanlar ve A vitamini, alacakaranlıkta gözümüzün ışığa uyumuna katkıda bulunarak görüş kabiliyetimizi iyileştirir. İçerdiği zengin mineraller ve vitaminler ile bağışıklık sistemimizi destekleyen bal kabağının bu sayede göz enfeksiyonları gelişiminde ve göz alerjisinde koruyucu bir rol aldığı da düşünülür” diyor.

KEMİK YA DA ET SUYUYLA ÇORBASINI YAPABİLİRSİNİZ

Dr. Öğr. Üyesi Fatih Atmaca, “Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (sarı nokta hastalığı) başta olmak üzere birtakım retina hastalıklarında koruyucu, tedavimizi destekleyici olarak hastalarımıza verdiğimiz göze özel ilaçların içeriğindeki maddelerin neredeyse tamamına yakını bal kabağında bulunmaktadır. İlaç takviyesi çok önemlidir fakat en iyisi bu vitamin ve mineralleri beslenme yolu ile almaktır. Tatlısının yanı sıra bal kabağını çorba olarak tüketmek hatta içine kemik suyu, et suyu eklemek göz sağlığımız için son derece faydalıdır” dedi.

Şok Diyetler Zayıflamada Etkili Mi?

Türkiye’nin sağlıklı yaşam ve beslenme alanında ilk dijital bilimsel bilgi platformu “Bilim Bunu Konuşuyor” ile en güncel bilgileri aktaran Sabri Ülker Vakfı, bazı diyet haberlerinde yer alan ekmek, yağ, şeker gibi belirli besinlerin hiç tüketilmemesine ilişkin önerilerin zayıflamaya etkisini tartışıyor. Peki, ideal vücut ağırlığını korumak ve sağlıklı zayıflama konusunda bilimsel otoriteler ne söylüyor?

Sabri Ülker Vakfı kurulduğu 2009 yılından bugüne, gıda, beslenme ve sağlıklı yaşam bilincinin gelişmesine katkı sağlamak, topluma bu konulardaki en doğru, güncel ve bilimsel bilgiyi aktarmak hedefiyle çalışmalarını sürdürüyor. Vakıf bu çerçevede hayata geçirdiği Türkiye’nin sağlıklı yaşam ve beslenme alanında ilk dijital bilimsel bilgi platformu “Bilim Bunu Konuşuyor” ile sağlık ve beslenmeyle ilgili gündemdeki konuları, bilimsel ve en güncel bilgileri tarafsız bir yorum ve anlaşılır bir dille kamuoyuyla paylaşıyor. Sabri Ülker Vakfı, “Bilim Bunu Konuşuyor” platformunda, zayıflamak için sıkça başvurulan şok diyetler, detoks diyetleri veya yalnızca belirli besinlere yer verilen diyetlerde bazı besinlerin tüketilmemesinin ortaya çıkarabileceği sorunlara dikkat çekiyor.

Uzmanlar, yeterli ve dengeli beslenme için yetişkin bireylerde alınan toplam günlük enerjinin yüzde 55-60’ının karbonhidratlar, yüzde 20-35’inin yağlar, yüzde 10-12’sinin ise proteinlerden sağlanmasını öneriyor. Kişinin cinsiyet, yaş ve boyuna göre ideal ağırlığını koruması içinse harcanan enerjinin, alınan enerjiyle dengelenmesi gerekiyor. Yani alınan veya harcanan enerji arasında denge göz ardı edilerek günlük enerji alımında besin öğelerinin dengesinin bozulması, örneğin proteinden veya yağdan zengin beslenmek, iddia edilenin aksine zayıflamaya yardımcı olmak yerine metabolizmayı olumsuz etkileyerek, bozulmuş glikoz toleransına veya kalp damar sorunlarına bile yol açabiliyor. Örneğin yüksek yağlı düşük karbonhidratlı diyetler ile ihtiyacın üzerinde alınan yağ, vücutta yağ doku artışına sebep olabilirken, yetersiz karbonhidrat alımı ise hipoglisemi, halsizlik ve bayılmaya yol açabiliyor.

 

Diyette kompleks karbonhidratlara daha fazla yer verilmeli

Karbonhidratlar basit ve kompleks karbonhidrat olarak ikiye ayrılır. Çay şekeri, meyve şekeri, sütteki şeker, basit karbonhidratlara, nişasta içeren yiyecekler, ekmekler, yulaf, makarna, kuru baklagiller ise kompleks karbonhidratlara örnek gösterilebilir. Rafine edilmediklerinden posa ve B grubu vitamin içeriği daha yüksek olan tam tahıllar ile kompleks karbonhidrat kaynaklarına diyette daha fazla yer verilmelidir. Basit karbonhidratlar arasında yer alan şekeri diyetten çıkarmak, tek başına ne ideal ağırlığa ulaşmanın ne de sağlıklı olmanın formülü değildir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), günlük şeker tüketiminin, toplam enerji alımının yüzde 10’unu aşmadığı sürece sağlık için olumsuz bir etkisi olmadığını bildirmektedir. Yani, basit bir örnekle günlük ortalama 2000 kkal enerji ihtiyacı olan bir birey, günlük 200 kkal enerjiyi, 50 gram kadar şekerden sağlayabilir.

Tek yağ türü yerine farklı yemeklerde farklı yağlar kullanılabilir
Zeytinyağı, ayçiçek yağı, tereyağı yani yemeklik yağlar farklı yağ asitleri içerir. Tereyağı, margarin gibi doymuş yağların tüketiminin günlük toplam enerjinin yüzde 10’unu, zeytinyağı, fındık yağı gibi tekli doymamış yağların tüketiminin günlük toplam enerjinin yüzde 12-15’ini, ayçiçek, mısırözü gibi çoklu doymamış yağların tüketiminin ise günlük toplam enerjinin yüzde 7-10’u aşmaması önerilir. Dolayısıyla sağlıklı olduğunu düşündüğünüz için tek bir yağ türüne yönelmek yerine, farklı yemeklerde farklı yağları kullanmak yeterli ve dengeli beslenmenin olmazsa olmaz bir parçasıdır.

Besinler iyi veya kötü olarak gruplandırılmamalı

Gerek sağlıklı vücut ağırlığını korumak gerekse zayıflamak için yeterli ve dengeli beslenmek ve aktif yaşamak esastır. Besinlerle alınan günlük toplam enerji, harcanan enerjiden fazla ise uzun vadede şişmanlık görülebilir. Ancak hedefe ulaşmak için belirli bir besin grubunu hayatımızdan çıkarmak veya tam aksine herhangi bir besin grubunu diyette ağırlıklı tüketmek, sağlıklı bir zayıflamanın aksine, sağlığı tehdit edici bir unsur haline gelebilir. Bu nedenle besinleri “iyi” veya “kötü” olarak gruplandırmamalı, günlük ihtiyaç duyulan enerji, karbonhidrat, yağ ve proteinlerden dengeli şekilde ve besin çeşitliliği sağlanarak karşılanmalıdır. Şok diyet, detoks diyetleri veya yalnızca belirli besinlerin tüketildiği diyetler yerine, kişinin cinsiyet, yaş, sağlık durumu, beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzına göre beslenmesi ve egzersizlerini planlaması en doğrusudur.

Tuzla İlgili Efsaneler

Sofralarımızın vazgeçilmezlerinden olan tuz, vücudumuzun normal işlevini gerçekleştirebilmesi için de hayati önem taşıyor. Asit-baz dengesinin sağlanması, kan basıncı kontrolü, dolaylı olarak da sinir ve kas sistemi için mutlaka gerekli bir mineral. Ancak tuzun,“azı karar, çoğu zarar” yaklaşımıyla tüketilmesi gerekiyor. Zira yüksek düzeyde kullanımı hipertansiyona neden olduğu gibi böbrekler, göz ve kemik sağlığı üzerinde de olumsuz etki yaratıyor.

 

Sağlıklı bir bireyin günlük tuz tüketiminin 5 gram yani yaklaşık 1 çay kaşığının altında olması gerektiğinin altını çizen Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Arzu Yalçın, dünyada bu rakamın 9-12 gr olarak saptandığını, Türkiye’de ise 18 grama kadar çıktığını söyledi. “Tuz” olarak kastedilen mineral sodyum klorür olduğunu belirterek, “Kişisel olarak yediklerimize eklediğimiz tuzun dışında, hazır yiyeceklerde, lezzetlendirici maddelerde, bisküvilerde, meşrubatlarda, sodada bol miktarda bulunuyor. Dolayısıyla gün içinde vücudumuza ihtiyacımızdan fazla sodyum klorür almış oluyoruz” dedi.

 

Dr. Arzu Yalçın, “Dünya Tuza Dikkat Haftası” dolayısıyla yaptığı açıklamada bu konudaki efsanelere dikkat çekti.

 

  • TANSİYON HASTAYIM BU NEDENLE HİÇ TUZ KULLANMAMALIYIM
  • SUNİ TUZ KULLANDIĞIM İÇİN ZARAR VERMEZ
  • HİMALAYA VE KAYA TUZU DAHA

Bu bilgi kısmen doğru olmakla birlikte bazı hastaların fazla titizlik gösterip hiç tuz kullanmadıklarını belirten Dr. Arzu Yalçın, “Bu hastalar, çoğunlukla kullandıkları tansiyon ilaçlarının idrar söktürücü etkisi nedeniyle de çok fazla tuz kaybediyor. Özellikle 70 yaş ve üstündeki kişilerde bu durum çok sık görülür. Hatta bilinç kaybıyla hastaneye başvurup sodyum düşüklüğü tanısı konmuş hastaların sayısı da oldukça fazladır. Sodyum düşüklüğü çeşitli hormonal nedenler, beyin tümörü, böbrek hastalıklarına bağlı olarak da yaşlılarda ortaya çıkabilmektedir. Dolayısıyla ne kadar tuz tüketilmesi gerektiği konusunda, hastalar mutlaka hekimlerinden bilgi almalıdır.”

 

İnsanların yanlış bildiği bilgilerin başında da suni tuz kullanımı geliyor. Suni tuz preparatlarının içinde sodyum yerine potasyum bulunuyor. Zararsız olduğu düşünülerek yüksek dozda kullanılan bu preparatlar, potasyum yüksekliği yaparak, kalpte ritim bozukluğu, ani kalp durması, kas spazm ve krampları, böbrek üstü bezinde bozukluklar gibi ciddi durumları yaratma riski bulunuyor. Dolayısıyla tüketirken dikkatli olunması gerekiyor.

 

Özellikle son yıllarda adı sıklıkla duyulan ve sağlıklı olduğu belirtilen “Himalaya ve
“kaya tuzu” nun da sanıldığı gibi sofra tuzundan daha yararlı olmadığına dikkat çeken İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Arzu Yalçın, “Özellikle Himalaya tuzlarında sodyum klorür dışında başka mineraller de bulunur. Bir kısmında radyoaktif etki olduğu için bu tuzlar, kanserojen olabilmektedir. Ayrıca bu tuzlardaki iyot miktarı yetersiz olduğu için tiroid kanseri riskini de artırmaktadır” dedi.

 

NE ZAMAN İYOTLU, NE ZAMAN İYOTSUZ TUZ KULLANILMALI?

Tuz konusunda en çok merak edilen sorulardan birinin de “iyotlu tuz mu, iyotsuz tuz mu kullanılmalı” sorusu olduğunu söyleyen Dr. Arzu Yalçın, bu konuyla ilgili bilgiler verdi:“Dünya Sağlık Örgütü’nün, iyotsuz tuzun tiroid kanseri riskini arttırdığı konusunda uyarısı nedeniyle, bir dönem ülkemizde iyotsuz tuz pek bulunmuyordu. Ancak iyot fazlalığında da guatr yani tiroid bezi büyüme riski arttığından, guatrı olan ve tiroid bezi çok çalışan hastalarda iyotsuz tuz tercih etmesi gerekiyor. Sonuç olarak tiroid bezinde hiçbir problemi olmayan, ailede tiroid kanseri öyküsü olanlarda veya tiroid bezi az çalışanlarda iyotlu tuz, tiroid bezi oldukça büyük ve tiroid hormonları fazla olanlarda ise iyotsuz tuz kullanılmalıdır.”

 

 

Karatay: “Kışın Patlıcan, Biber Ve Domatesten Uzak Durun”

Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü ve eşi Zeynep Sözlü, sağlıklı beslenme konusunda ezber bozan ünlü profesör Canan Karatay’a yöresel lezzetleri tattırdı.

‘Patlıcanı yazın yiyin, kışın eve sokmayın’

‘Kışın patlıcan, biber ve domatesten uzak durun’

Adana Büyükşehir Belediye Başkanı ve Cumhur İttifakı Adayı Hüseyin Sözlü ve eşi Zeynep Sözlü, 1. Adana Sağlık Festivali’nin davetlilerinden İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay’ı yöresel yemeklerin ve içeceklerin bulunduğu sofrada ağırladı. Sözlü ailesiyle keyifli bir sohbet yapan Prof. Dr. Canan Karatay, yerel seçim sürecinde siyaset gündeminden düşmeyen patlıcan, biber ve domatesin kış aylarında tüketilmesinin sağlık açısından sakıncalarını anlattı. Kış mevsiminde yaz sebzelerinden uzak durulması gerektiğini vurgulayan Karatay, kış aylarında hastalanmamak için bol bol turp, lahana, havuç, karnabahar, havuç ve kereviz yemeyi tavsiye etti.
ADANA LEZZETLERİ ÇOK FAYDALI
Başkan Hüseyin Sözlü ve eşi Zeynep Sözlü, Prof. Dr. Canan Karatay’ı Adana Kebabı, ciğer kebabı, şaglam suyu, turp, karışık turşu, salata çeşitleri, yoğurt, mercimekli bulgur pilavı, tereyağı, keçi peyniri ve koyun peynirinin bulunduğu sofrada misafir etti. Sağlıklı beslenme üzerine yapılan sohbette Sözlü çiftinin sorularını cevaplandıran Prof. Dr. Canan Karatay, kuyruk yağlı kebap, ciğer kebabı, şalgam suyu, turp ve turşu çeşitlerinin çok faydalı gıdalar olduğunu söyledi. Proteinin yağıyla birlikte yendiği zaman vücuda fayda sağladığını anlatan Karatay mevsimine göre sebze tüketiminin önemine değindi.
12 AY PATLICAN YERSENİZ VÜCUT İSYAN EDER
Fiyatlarındaki artış nedeniyle yerel seçim sürecinde siyaset gündeminden düşmeyen patlıcan, biber ve domatesin kış mevsiminde tüketimini değerlendiren Karatay, “Kış mevsiminde ucuz olan kış sebzelerini tüketmeliyiz. Yazın da yaz sebzelerini yemeliyiz. Çünkü vücudumuz böyle programlanmış. Ben kışın patlıcan, biber yenmesine karşıyım. Yılın 12 ayı patlıcan yerseniz, vücut olumsuz reaksiyon gösterir. Kışın, turp, lahana, havuç, karnabahar, havuç ve kereviz var. Kışın bu sebzeleri yemeliyiz ki, hastalanmayalım. Her sebzeyi, her meyveyi doğal yetiştiği mevsiminde yemeliyiz” dedi.
MUTLU OLMAK İSTEYEN ŞALGAM SUYU İÇSİN
Adana’nın milli içeceği şalgam suyuna övgüler yağdıran Karatay, doğal olarak fermente olan şalgam suyu, doğal yoğurt ve evde yapılmış turşu çeşitlerinin bol bol tüketilmesini tavsiye etti. Mutluluk hormunu olan seratonin bağıksaklarda oluştuğunu anımsatan Karatay, “Seratonin üretmek için en doğru besinler, evde yapılmış turşu, doğal fermente olmuş şalgam suyu, sirke ve yoğurttur. Lahana, turp, brokoli, soğan, sarımsak, doğal tereyağı, zeytinyağı, keçi peyniri, koyun peyniri de seratonin sağlar. Geleneksel yöntemlerle yapılmış turşu suyu, şalgam suyu en sağlıklı içeceklerdir” diye konuştu.
Karatay, makarna, baklava, börek, lahmacun, pizza, hamburger, sandviç ve gazlı içeceklerin tüketilmesinin obeziteye neden olduğunu dile getirdi.
SÖZLÜ, KARATAY SOHBETİNİ SOSYAL MEDYADA PAYLAŞTI
Başkan Hüseyin Sözlü ise Adana’nın sağlık turizminde de öne çıkması için düzenlenen Sağlık Festivali’nde hemşehrileriyle söyleşiler yapan Prof. Dr. Canan Karatay’ı konuk etmekten büyük mutluluk yaşadığını ifade etti. Sağlıklı beslenme ve Adana mutfağı üzerine yapılan sohbet Başkan Hüseyin Sözlü’nün sosyal medya hesaplarından paylaşıldı.

Sağlıklı Beslen Sağlıkla Yaşa

Bilinçli Tüketici” temasıyla ilki geçen sene düzenlenen ve yoğun ilgi gören “Annem Denetimde ile Bilinçlen” seminerinin ikincisi 09 Mart 2019 tarihinde “Sağlıklı Beslen Sağlıkla Yaşa” temasıyla Swiss Otel The Bosphorus’ta gerçekleştirilecek.

 

Diyetisyen Gülden Kılınç Doğan’ın “Annem Denetimde” olarak sağlıklı üretim yapan üreticilerle bilinçli tüketiciyi buluşturacağı seminere çok sayıda doktor, diyetisyen, eczacı ve sektöründe deneyimli eğitmen katılacak. Seminer kapsamında Uzman Eczacı ve Aromaterapi Uzmanı Hülya Kayhan; “Bitki Özlerindeki Şifa ve Aromaterapi”, Dr. Hasan Hüsnü Eren; “Sağlığın Başı Detoks” , Dr. Ahmet Aydınalp; “Doğanın Bize Verdikleriyle Sağlıklı Yaşama Geçiş”, Dyt. Gülden Kılınç Doğan; “Nedenleriyle Doğal Organik Beslenme ve Üreticiler”, JD Organik Kurucusu Hüseyin Solak; “Organik Tarımda Bitkisel ve Hayvansal Üretim”, Dr. Asuman Algın ise “Anneden Çocuğa Sağlık Aktarımı” konularında tüketiciye önemli bilgiler verecek.

Swiss Otel The Bosphorus, Renault ve Artdehuile yağlarının ana sponsor olduğu, Anadolu Sigorta, Geleneksel Pazar, Beeo Arı Ürünleri ile Aterna Zeytincilik markalarının da destek sponsorluğu ile 09 Mart 2019 saat 10.00’da Swiss Otel The Bosphorus’ta başlayacak ve tüm gün sürecek “Sağlıklı Beslen Sağlıkla Yaşa” seminerinde katılımcılar, organik sertifikalı ve doğal üretim yapan üreticilerin özel ikramları ile ağırlanacak.

Sağlıklı Beslen Sağlıkla Yaşa seminerinin katılım ücreti ise 180 TL. Etkinlik biletlerine www.guldenkilinc.com sayfasından ulaşılabiliyor.

Sağlıklı Beslen Sağlıkla Yaşa seminer programı

09.15-09.45 Kayıt

09.45-10.00 Açılış

10.00-11.30 Ecz. Hülya Kayhan

“Bitki Özlerindeki Şifa ve Aromaterapi”

11.30-11.45 Kahve Molası

11.45-13.00 Dr. Hasan Hüsnü Eren

“Sağlığın Başı Detoks”

13.00-13.30 Kahve Molası

13.30-14.30 Dr. Ahmet Aydınalp

“Doğanın Bize Verdikleriyle Sağlıklı Yaşama Geçiş”

14.30-15.45 Dyt. Gülden Kılınç Doğan

“Nedenleriyle Doğal Organik Beslenme ve Üreticiler”

15.45-16.00 Kahve Molası

16.00-17.00 JD Organik Kurucusu Hüseyin Solak

“Organik Tarımda Bitkisel ve Hayvansal Üretim”

17.00-18.00 Dr. Asuman Algın

“Anneden Çocuğa Sağlık Aktarımı”

Diyetisyen Gülden Kılınç Doğan Kimdir?

Diyetisyen Gülden Kılınç Doğan, Annem Denetimde olarak Sağlıklı üretim yapan üreticileri arayıp bulan , son tüketiciyi eğitimlerle bilgilendiren, sağlıklı beslenme programları ile birçok kişinin sağlıklı yaşama geçmesine vesile olan sağlıklı beslenme uzmanıdı

 

Antibiyotik Kullanırken Beslenmenize Özen Gösterin

Sabri Ülker Vakfı, bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan antibiyotikler ve beslenme ilişkisine dikkat çekiyor. Antibiyotik kullanımının bağırsaklarda yaşayan yararlı bakterilerin sayısının azalmasına, yararlı ve zararlı bakteriler arasındaki dengenin değişmesine yol açabileceğinin altını çizen Sabri Ülker Vakfı, bu noktada doğru beslenmenin son derece önemli olduğunu hatırlatıyor. Vakıf, antibiyotik kullanırken beslenmede dikkat edilmesi gereken noktalara ilişkin önemli bilgiler paylaşıyor.

Antibiyotiklerin her tür soğuk algınlığı durumunda hekime danışılmadan kullanılmasının sıkça yapılan hatalardan biri olduğunu hatırlatan Sabri Ülker Vakfı, gereksiz antibiyotik kullanımının sağlığı olumsuz etkileyebileceğine ve antibiyotik direncine yol açabileceğinin de altını çiziyor. Vakıf, bu nedenle antibiyotiklerin mutlaka hekim kontrolünde kullanılması gerektiğini belirtiyor.

Herhangi bir bakteriyel enfeksiyonu önlemek için kullanılan antibiyotikler, bağırsaklarda yaşayan diğer bakterilerin de sağ kalımlarını etkileyebiliyor. Antibiyotik kullanımı böyle bir durum neden olduğunda genellikle mide bulantısı, ishal, iştah kaybı gibi gastrointestinal belirtiler ortaya çıkabiliyor. Antibiyotik kullanırken yan etkilerin azaltılması ve antibiyotik tedavisi sonrası bağırsaklardaki bakteri dengesinin geri kazanılması son derece önemli. Antibiyotik kullanımı sırasında yeterli ve dengeli beslenmenin yan etkileri önlemeye ve iyileşme sürecinin hızlanmasına yardımcı olabileceğinin altı çiziliyor. Antibiyotik kullanımı sırasında ve sonraki dönemde özellikle probiyotik ve prebiyotikler, K vitamini, posa ve liften zengin besinler büyük önem taşıyor.

Probiyotik ve prebiyotikler: Antibiyotik kullanımının bir sonucu olarak bağırsaklardaki yararlı bakterilerinin sayısı azaldığı için zararlı organizmalar çeşitli sorunlara yol açabiliyor. Bu nedenle antibiyotik kullanımı söz konusu olduğunda, probiyotik besinlerin de tüketilmesi öneriliyor. Probiyotik bakterilerden laktik asit bakterilerini içeren yoğurt, peynir, kefir, tarhana ve turşu gibi fermente besin tüketimi, antibiyotik kullanımı sonrası değişen bakteri dengesinin yeniden kazanılması ve yan etkilerin azaltılmasında etkili olabiliyor.

Prebiyotikler bağırsaklardaki probiyotiklerin besinidir ve sindirilmeyen besin bileşenleridir. Dolayısıyla bağırsaklarda canlı bakterilerin sağlık etkilerinden faydalanabilmek için beslenmede prebiyotik besin kaynaklarına da yer verilmesi gerekiyor. Hindiba, enginar, yulaf, soğan, muz ve kuşkonmaz gibi prebiyotik besinler, probiyotik besinlerle birlikte tüketildiğinde antibiyotik kullanımı sonrasında bağırsaklardaki dengeyi geri kazanmaya yardımcı olabiliyor.

K vitamini: Bazı bağırsak bakterileri vücutta kanın pıhtılaşmasında görev alan K vitaminini üretir. Antibiyotik kullanımı bağırsaktaki bakteri dengesini bozduğu için uzun süreli antibiyotik kullanımlarında K vitamini eksikliği de görülebiliyor. Antibiyotik kullanımında ve sonraki dönemde iyi bir K vitamini kaynağı olan koyu yeşil yapraklı sebzelerden zengin besinler tüketilmesi faydalı oluyor.

Posa/Lif: Posadan zengin besinler antibiyotiklerin vücutta kullanımını etkileyebiliyor. Besin öğesi-ilaç etkileşimi olmaması için antibiyotik aldıktan hemen sonra meyve ve sebzeler gibi posa içeriği yüksek besinlerin tercih edilmemesi öneriliyor. Ancak antibiyotik tedavisi tamamladıktan sonra, posa ve liften zengin beslenmek yararlı bakterileri geri kazanmaya ve sindirim sistemini desteklemeye yardımcı oluyor.

Çocuğunuzun Sağlıklı Beslenmesi İçin 7 Öneri

Sağlıklı ve dengeli beslenmenin temeli çocuklukta atılıyor, büyüme ve gelişim çağında olan çocuklar için çok yönlü beslenme büyük önem taşıyor. Çocuğum yemek yemiyor diyerek panikleyen, yiyince ödüllendiren, yemesi için televizyon karşısına oturtan anne babalar çocukların sağlıklı beslenme alışkanlığı edinmesine engel oluyor. Memorial Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nden Dyt. Emine Yüzbaşıoğlu çocuklarda sağlıklı beslenme ile ilgili önemli bilgiler verdi.

1. Çocuğunuza besin piramidini çizerek anlatabilirsiniz
Süt ürünleri (süt, ayran), et ürünleri (balık, tavuk, et), sebze ve meyveler, tahıl grupları (ekmek, makarna, kuru fasulye) ve yağ grubu (zeytinyağı, zeytin, ceviz) besin piramidini oluşturur. Sağlıklı beslenmek için her gün bu besin piramidindeki gruplardan yeterli miktarda tüketilmelidir. Çocuğum aç kalmasın diyerek sadece onun sevdiği besin grubuna ağırlık vermek beraberinde yetersiz ve dengesiz beslenmeyi getirir. Buna bağlı olarak şişmanlık, zayıflık, bağışıklığın azalması, ileriki yaşlarda kalp rahatsızlığı, şeker hastalığı ve diğer metabolik hastalıklara yakalanma riski artar. Çocuklar belirli bir yaştan sonra bir kağıda çizeceğiniz renkli besin piramidini eğlenceli bulup yemek yeme konusunda motive olabilirler.
 
2. Kahvaltı etsin diye patates kızartmayın
Kahvaltı günün en önemli öğünüdür. Metabolizmanın çalışması ve güne sağlıklı bir şekilde başlayabilmek için vücut enerjiye ihtiyaç duyar. Dengeli ve düzenli bir kahvaltı bu enerji açığını kapatırken, çocukların okul başarısında da önemli bir rol oynar. Kahvaltı mönüsünde börek, patates kızartması, çikolata gibi yağ içeriği yüksek yiyecekler yerine daha hafif ve sağlıklı yiyecekler bulunmalıdır. Çünkü yağ sindirimi geç olan besin grubu olduğundan çocuklar doygunluk hissini en az yarım saat sonra hissedecektir. Bu geç doygunluk hissi çocuğun daha fazla yemek yemesine ve yemek sonrası sindirim sisteminde bozukluk, ağırlık, uyku gibi şikayetler yaşamasına neden olacaktır.
 
3. Hazır meyve suyu tercih etmeyin, meyveyi kendiniz sıkın
Sağlıklı örnek kahvaltı mönüsüne özellikle mevsim değişikliklerinde bağışıklık sistemini koruyarak hastalık riskini azaltan C vitamininden zengin bol limonlu yeşillik (maydanoz, marul) eklenmelidir. Ayrıca balın içine eklenecek zencefil hastalıklardan korunmada çok önemlidir. Kahvaltı için tercih edilen meyve suları taze sıkılmış olmalı sıkıldıktan en fazla 15 dakika sonrasında tüketilmelidir. Ancak meyve sularının enerji içeriğinin yüksek olduğu unutulmamalı, porsiyonları küçük tutulmalıdır.
 
4. Çocuğunuz için değerli olan öğünleri poğaça ve kekle geçiştirmeyin
İkinci kahvaltı olarak adlandırılan okul çağı çocuklarının beslenme saatleri en az kahvaltı kadar önem taşımaktadır. Ara öğün gibi de düşünülebilecek beslenme saatinde hafif yiyecekler tüketilmelidir. Sağlıklı bir beslenme çantasında, beyaz peynirli sandviç veya beyaz peynirli tost, ayran ve 1 porsiyon meyve bulunabileceği gibi, ev yapımı az yağlı bir börek, ayran ve bir porsiyon meyve bulunabilir. Hazır poğaça, çikolatalı ekmekler ve salamlı veya sosisli sandviçler tercih edilmemelidir.
 
5. Bir öğün et ise diğeri sebze olmalı
Köfte, tavuk, pirzola genelde çocukların çok sevdiği ve her öğün tüketseler bile bıkmayacakları besinlerdir. Ancak bu yiyecekler çok yağ içerdiğinden fazla tüketilmesi kilo artışına sebep olabilir. Fazla kilo artışı ve et ağırlıklı beslenme kolesterol değerlerinin yükselmesine buna bağlı olarak da kalp rahatsızlıklarına sebep olacağından yaşam kalitesini kötü yönde etkileyecektir. Bu nedenle et, yumurta ve bakliyatın oluşturduğu besin grubundan günde 5-6 porsiyon (30 gr et, 1 yumurta,1 kibrit kutusu peynir birer porsiyondur) yenmelidir.
Bir öğün et tercih edildiğinde diğer öğün sebze olmalı, çeşit olarak çocuğun sevdiği tercih edilmeli ve sebzeler sahip oldukları C vitaminini kaybetmeden pişirilmelidir. C vitamini kaybını önlemek için sebzeler az suda pişirilmeli ve suları asla dökülmemelidir. Günlük meyve ve sebze tüketimi 4-5 porsiyondur. Meyve porsiyonu özellikle mevsim geçişlerinde 3 porsiyonun altına düşmemeli portakal, mandalina, greyfurt gibi C vitamininden zengin meyveler tercih edilmelidir.
 
6. Çocuğunuzun süt ve ayranına farklı lezzetler katabilirsiniz
Yemeklerle birlikte tercih edilen içecekler de çocukların sağlıklı beslenmesinin bir parçası olduklarından oldukça önemlidirler. Asitli içecekler veya hazır meyve suları yerine süt veya ayran tercih edilmelidir. Kemik gelişiminde ve doku onarımından görevli olan süt ve süt ürünleri günde 3 porsiyon tüketilmelidir. Süt sevmeyen çocuklar için süte tarçın, kakao, bal ya da meyve eklenebilir. Buna rağmen çocuk süt sevmiyorsa onun yerine yoğurt ve ayran tercih edilerek çocuğun kalsiyum ihtiyacını karşılanmalıdır.
 
7. Tahıl ve tahıl ürünlerini kararında tüketin
Başlıca enerji kaynağı olan tahıllar ve tahıl ürünleri sinir, sindirim sistemi ve deri sağlığı için gerekliyken, vücudu hastalıklara karşı korur. Günlük tüketilmesi gereken miktar 7-8 porsiyondur. Enerji içeriği yüksek olan bu grubun fazla tüketimi beraberinde şişmanlığı getireceğinden fazla tüketilmemesine özen gösterilmelidir. Benim çocuğum pilavı çok seviyor diyerek her yemekle birlikte sunulması dengesiz bir beslenme olacaktır. Bunun yerine pilavlar garnitür olarak yemek yanında 2-3 yemek kaşığı verilmeli, beraberinde çocuğun tercihen tam buğday ekmeği yemesi sağlanmalıdır.

Zencefil Ve Zerdeçal Kanama Riskini Artırıyor

Bitkilerin şifalı etkileri muhtemelen insanlık tarihi kadar eski bir bilgidir. Arada bir gaz sıkıntısını gidermek için rezene çayı, bağışıklık sistemini güçlendirmek adaçayı içmeyen veya zencefil, limon ve balla yapılmış sıcak bir ıhlamurla gribe karşı mücadele etmeyen yok gibidir. İşte bu bilgi, yani “bitkiler doğal ürünlerdir ve doğal olan ilaçtan daha etkilidir, üstelik zararsızdır” algısı her zaman doğru değil. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ahmet Arnaz, kanı çok fazla sulandırmaları nedeniyle, özellikle zencefil ve zerdeçal tüketiminin ameliyatlar öncesi dönemde mutlaka durdurulması gerektiğinin altını çiziyor.

‘Doğal olan’ her zaman güvenilir mi?

Yeşil çayın siyah çaydan daha faydalı olduğunu her zaman duyarız. Ancak aşırı – günde 3 fincandan fazla – miktarda yeşil çay ve diğer bitki çayları kullanımı karaciğer başta olmak üzere birçok organı ciddi oranda yoruyor. Şifalı olarak bilinen bitkiler üzerinde hala çok detaylı araştırmalar yapılmış değil. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ahmet Arnaz, değişik bitki türlerinin, alınması gereken doz bilinmeden veya o bitki üzerinde herhangi bir çalışma ya da kullanım tecrübesi yokken tüketilmesi durumunda karaciğerin çökmesi, böbrek yetersizlikleri, kalpte aritmi gibi önemli sorunlara yol açabildiğine dikkat çekiyor. Yani ‘doğal olan’ her şey her zaman güvenilirdir ya da yan etkisi yoktur anlamına gelmiyor.

Peki bitkiler ‘gerçekten’ mucizevi derecede faydalı mı?

Diğer bir konu ise bitkilerin gerçekten faydalı olduğuna dair yeterli çalışmanın yapılmamış ve doz aralıklarının tespit edilmemiş olması. Ayrıca söz konusu bitkilerin, ilaç kullanan kişilerin ilaçlarıyla nasıl bir etkileşime girdiği konusu da göz ardı edilen oldukça önemli bir konu. Bu nedenle şifalı olduğu belirtilen bitki ve bitki karışımlarının mutlaka doktora danışılarak kullanılması ve herhangi bir sebeple doktora başvurulduğunda da kullanılan bitkiler hakkında doktora bilgi verilmesi gerekiyor.

Zencefil ve zerdeçal: Yararları zararlarını geçmesin

Etkin maddesi kurkumin olan zerdeçal ve ayrıca zencefil son yıllarda çok revaçta. Bu bitkilerle ilgili klinik çalışmalar da nispeten daha fazla. Hatta, yüzyıllardır geleneksel Hint mutfağında kullanılan bu bitkiler, Amerika Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) tarafından ‘muhtemel güvenli’ olarak sınıflandırılmış durumda. Yapılan çalışmalar özellikle zerdeçalın anti-inflamatuar özellikleriyle ilişkili faydalarını gözler önüne seriyor. Zerdeçal ayrıca, bağırsakta gazın hafifletilmesi, sedef, egzama, romatoidartrit, fibromiyalji, siyatik ve osteoartirit gibi birçok inflamasyona bağlı rahatsızlığı hafifletmek için de kullanılıyor. Yine yapılan başka çalışmalar, kurkuminin pankreas B hücrelerinin işlevini artırarak kan şekerini düşürdüğünü, ek olarak kan basıncına olumlu etki ettiğini ve atar damarlarda duvar kalınlığını azalttığı gösteriyor. Ancak burada sorulması gereken soru faydalı olabilecek bu bitkileri kimlerin, ne zaman ve nasıl kullanması gerektiği. Dr. Öğretim Üyesi Ahmet Arnaz, “Bu sorulara dikkat çekmeden yapılan tavsiyeler bilinçsizce kullanıma ve kullananlar üzerinde olumsuz sonuçlara yol açabiliyor. Örneğin zerdeçal kullanımı, kan basıncı düşürücü ilaç kullanan bir hastada düşük tansiyona ve bunların olumsuz sonuçlarına yol açabileceği gibi yine oral anti diyabetik ilaç veya insülin kullanan hastalarda hipoglisemi ataklarına neden oluyor” uyarısında bulunuyor.

Kanamanın durdurulamaması riskini artırıyor

Bu bitkilerin dikkat edilmesi gereken bir diğer özelliği de kan sulandırıcı etkileri ve trombosit kümeleşmesini bozarak operasyon esnasında ve sonrasında kanamalara neden olması. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ahmet Arnaz, hastalıkları nedeniyle zaten kan sulandırıcı ilaçlar kullanan hastaların, bu bitkilerin kullanımını ameliyatlardan en az bir hafta önce kesmesi ve doktorlarını bu konuda mutlaka bilgilendirmesi gerektiğini vurguluyor.

Bebeğinizi 7 Adımda Doğru Emzirin

Bebekler için en iyi ve en yararlı besinin anne sütü olduğunu birçok bilimsel çalışma ortaya koyuyor. Bebekleri hastalıklara karşı koruyan anne sütü, aynı zamanda anne sağlığını da olumlu yönde etkiliyor. Emzirme, bağışıklık sistemini güçlendirerek kadın kanserlerine karşı koruyucu bir kalkan oluşturuyor. Ayrıca doğru emzirme teknikleri kullanılarak bebeğin anne sütünden olabildiğince faydalanması sağlanabiliyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Mehmet Celaloğlu, anne sütünün anne ve bebek sağlığı üzerindeki olumlu etkileri ve doğru emzirme teknikleri hakkında bilgi verdi.

Anne sütü bebeği hastalıklardan korur

Anne sütü, bebekte doyurucu etkisinin yanında onu birçok hastalığa karşı koruyucu özelliğe de sahiptir. Anne sütüyle beslenen bebekler, anne sütü almayanlara göre antibiyotik kullanımı gerektiren hastalıklara karşı daha dirençlidir. Bu bebeklerde; astım, egzama, gıda alerjisi gibi reaksiyonlar ile büyüdükten sonra gelişebilen diyabet ve hipertansiyon gibi hastalıklara daha az rastlanmaktadır.

Annede kanser riskini azaltır

Emziren anneler psikolojik olarak kendilerini daha iyi hisseder ve bebekleri ile aralarındaki bağ daha güçlü olur. Emziren annelerde doğum sonrası kanama riski az görülür. Emzirme; meme, yumurtalık ve rahim kanseri riskini azaltan bir faktördür. Bu nedenle anne adayının, doğumdan önce zihinsel olarak bebeğini emzirme konusunda kendisini hazırlaması çok önemlidir.

Doğru emzirme teknikleri…

1.Doğumdan sonra anne 30-60 dakika içinde bebeğiyle cilt teması kurmalı ve sütü gelmemiş olsa bile bebeğini emzirmeye çalışmalıdır.

2.İyi bir emzirme için anne bol ve rahat giysiler giymeli, rahat ve göreceli olarak sessiz bir ortamda olmalı ve psikolojik kaygılardan uzak durmalıdır.

3.Emzirme sırasında bebeğin ağzı, çenesi ve göbeği, kafası ile orantılı pozisyonda olmalı; bebeğin yüzü, göğsü ve karnı anneye dönük bulunmalıdır. Başarılı bir emzirme esnasında bebeğin yutma sesleri duyulur.

4.Emzirme süresince anne ve bebeğin sağlığı çok önemlidir. Bu nedenle annenin özellikle protein ve kalsiyum içeren besinler tüketmesi çok önemlidir.

5.Gebelikte olduğu gibi emzirme döneminde de eğer ilaç kullanılması gerekiyorsa bunun mutlaka doktorun bilgisi dahilinde olması gerektiği unutulmamalıdır. Aksi halde kullanılan bazı ilaçlar süt aracılığıyla bebeğe geçebilir ve istenmeyen yan etkilere yol açabilir.

6.Emzirme döneminde annenin fiziksel beslenmesinin yanı sıra psikolojik durumunun da emzirmeye uygun olması gerekir. Bu nedenle anneye bu açıdan destek olmak, ona bebeği ile yeterince ilgilenebilme zamanı verilmelidir.

7.Emzirme sıklığı ve miktarı belirli kurallara bağlanmamalı, bebeğinin davranışları gözlenerek onun tercihine bırakılmalıdır. Çünkü emzirme sıklığı ve miktarı bebekten bebeğe farklılık göstermektedir.

Günlük Tuz Alımının Yüzde 77’si İşlenmiş Gıdalardan Geliyor

Sodyum, vücutta sıvı-elektrolit dengesi ve kan basıncının düzenlenmesinde önemli rol oynuyor. Ancak aşırı tuz tüketiminin yüksek tansiyon başta olmak üzere kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları, şişmanlık, şeker hastalığı ve bazı kanser türleri gibi önemli halk sağlığı sorunlarına neden olduğunu belirten Sodexo Entegre Hizmet Yönetimi Sağlıklı Yaşam Yöneticisi Diyetisyen Sibel Mumcu, “Dünya Sağlık Örgütü; hastalıklardan korunmak amacıyla tüketilmesi gereken tuz miktarını günde maksimum 5 gram olarak öneriyor” dedi.

Sofra tuzunun yüzde 60’ının klor, yüzde 40’ının ise sodyumdan oluştuğunu söyleyen Sodexo Entegre Hizmet Yönetimi Sağlıklı Yaşam Yöneticisi Diyetisyen Sibel Mumcu, “1gr tuzun 400 mg’ı sodyumdur. Tuz, çoğunlukla lezzet verici olarak yemeklere eklenirken besinlerin uzun süre saklanması için işlenmiş gıdalarda koruyucu olarak da kullanılır” açıklamasında bulundu.

Günlük tuz alımının yüzde 77’si işlenmiş gıdalardan alınıyor

Tuz alımının ihtiyaçtan daha fazla sodyum içeren işlenmiş besinlerin tüketimine bağlı olarak arttığını vurgulayan Sağlıklı Yaşam Yöneticisi Diyetisyen Sibel Mumcu, “Avrupa Komisyonunca hazırlanan raporda günlük alınan tuzun yüzde 77’sinin işlenmiş gıdalardan, yüzde 12’sinin besinlerin doğal yapısından, yüzde 6’sının sofrada eklenen tuzdan, yüzde 5’inin ise pişme sürecinde eklenen tuzdan geldiği belirtiliyor” şeklinde konuştu.

Besin etiketleri okunmalı

Tüm dünyada besin tüketim alışkanlıklarını iyileştirebilmek için birçok çalışma yapıldığını belirten Sağlıklı Yaşam Yöneticisi Diyetisyen Sibel Mumcu, “Değişen beslenme alışkanlıkları nedeniyle tükettiğimiz tuzun büyük bir kısmı aslında satın aldığımız gıdaların yapısından geliyor. Pek çok gıdada koruyucu ya da lezzet verici olarak kullanılan sodyum içerikli bileşikler, günlük tuz alımımızı artırıyor” dedi. Tuz tüketiminin kontrol edebilmesinin en önemli yollarından birinin besin etiketlerini anlayarak okumak ve tuz bileşikleri içeren besinleri dikkatlice seçmek olduğunu söyleyen Mumcu, “Beslenme alışkanlıklarında yapılacak düzenlemeler de tuz tüketimini azaltmak için önemli” dedi. Mumcu, tuz tüketimini azaltmak için şu önerilerde bulundu:

  • Taze yiyecekler daha az tuz içerdiği için özellikle taze sebze ve meyve tüketimini artırmak, masalarda tuzluk bulundurmamak, tadına bakmadan yemeğe tuz eklememek tuz alımını azaltmanın en pratik yolu.
  • Yemeklere lezzet vermek için mutlaka tuza ihtiyacınız yoktur. Yemeğe eklenen taze ve kuru baharatlar, maydanoz, nane, kekik, dereotu, fesleğen gibi taze otlar lezzeti arttırmanın diğer bir yolu.
  • İşlenmiş gıdalar önemli miktarlarda tuz içerirler. Bunun için gıda etiketlerini anlayarak okumak çok önemli. Aldığınız işlenmiş gıdaların etiketlerinde yazan karbonat, kabartma tozu, disodyum fosfat, monosodyum glutamat, sodyum sitrat, sodyum nitrat ve sodyum sülfit gibi maddeler, sodyum içerdikleri için “tuz” alımını arttırırlar. Bu nedenle etiketlerinin incelenmesi alışkanlık haline getirilmeli ve tuzsuz ya da tuzu azaltılmış ibarelerinin bulunduğu ürünler tercih edilmeli.
  • Genel olarak işlenmiş gıdalardan salamura besinler, turşu, peynir, zeytin, soya sosu, hazır soslar, tuzla kavrulmuş kuruyemişler, cipsler, kabartma tozu eklenmiş besinler, tuzlanmış, tütsülenmiş ve/veya salamura edilmiş et ve balık ürünleri ile aromalı/aromasız, doğal/doğal olmayan mineralli içecekler, tuzlu bisküviler, şarküteri ürünleri gibi yiyeceklerin yüksek oranda tuz içerdikleri unutulmamalı.

Sodexo Entegre Hizmet Yönetimi Hakkında

Ülkemizde 1992 yılından bu yana faaliyette bulunan Sodexo Entegre Hizmet Yönetimi AŞ, Türkiye’nin en seçkin şirketlerine ve değerli kamu kuruluşlarına yemek, temizlik, bina yönetimi, teknik destek, çamaşırhane, resepsiyon, dokümantasyon yönetimi gibi pek çok alanda hizmet sağlıyor. Sodexo’nun global vizyonunun bir parçası olarak ise ülkemizdeki operasyonlarda tedarik zinciri ve istihdamın tamamı yerel kaynak kullanarak gerçekleştiriliyor.

Diyetlerde En Çok Yapılan 5 Hata

Uzman Diyetisyen Çağatay Köşkeroğlu, kilo vermek isteyenlerin yaptıkları büyük hatalara dikkat çekti ve zayıflamanın öncelikle karar vermekten geçtiğinin altını çizdi.

İşte kilo vermeye çalışanların en çok yaptığı 5 hata:

HATA 1: Alınan kalori miktarını birden azaltarak, şok diyetler uygulamak

Kilo vermek için aç kalmayı bile göze alırız, ne kadar aç kalırsak o kadar hızlı kilo verebileceğimizi düşünürüz. Şok diyetleri uygulamaya başlayan kişiler ilk günlerde bir kaç kilo verebilirler. Daha sonrasında ise bireyin aç kalmasına rağmen kilo verememesinin nedeni, bireyin hem enerjisinin düşmesi hem de metabolizma hızının yavaşlamasından kaynaklanmaktadır.

HATA 2: Karbonhidrat içeren besinleri tüketmemek

Kilo aldıran besinler deyince akla ilk gelen şey karbonhidratlı besinlerdir. Şu unutulmamalıdır ki hangi besin grubunu tüketirsek tüketelim fazlası vücudumuz da kilo olarak depolanacaktır. Karbonhidrat tüketimi, hem vücuda enerji vermesi açısından hem de vücudun yapı taşı olan proteinlerin kullanılmasında oldukça etkilidir. Bu yüzden karbonhidrat içeren besinler tüketilmeli fakat miktarına dikat edilmelidir.

HATA 3: Ara öğünleri atlamak

Ara öğünler genelde tüketilmek istenmeyen, tüketilmedikleri takdirde daha hızlı kilo verebilecekleri düşünülen öğünlerdir. Ara öğünler fazla kaloriden oluşmamaktadır. Ara öğünlerin asıl amacı insanların 2 ana öğün arasında düşen kan şeker seviyesi sonucunda ortaya çıkacak olan el ayak titremesi, sinir bozukluğu ve bir sonraki öğüne çok yüklenme isteğini ortadan kaldırmaktır. Ara öğünler bireylerin metabolizmalarının hızlanmasını sağlayacağından zayıflamalarına yardımcı olacaktır.

HATA 4: Su tüketimini azaltmak

Tartıda fazla çıkacağını ve vücutta ödem yapacağını düşünerek su tüketimini azaltmak oldukça yanlıştır. Su tüketimi, ödemin atılmasından, yağ yıkımının hızlanmasından ve vücut sağlığının iyileşmesi açısından oldukça önemlidir. Su tüketimi, zayıflamanın dışında kalp sağlığı, böbrek taşlarının ortadan kalkması, beyin sisteminin gelişimi ve cilt güzelliği için de oldukça etkilidir.

HATA 5: Tek Tip Beslenme Programları Uygulamak

Tek tip beslenme programlarında Cho, protein ve yağ alımının dengeli olamayacağından, sağlıklı beslenme anlayışının dışına çıkacaktır. Sağlıklı beslenme de kilo vermeden çok, kilonun yağdan kaybedilmesi önemlidir. Tek tip beslenmede bireyler kilo verebilirler fakat bu kilolar yağdan değil, kastan kaybedilir. Sağlıklı bir şekilde kilo verebilmek için 4 besin grubunun da tüketilmesi gerekmektedir.

Tarçının Kanıtlanan 10 Faydası

Tarçın içerdiği maddeler sayesinde güçlü tıbbi özelliklere sahiptir.

Tarçın, bilimsel olarak Cinnamomum olarak bilinen ağaçların iç kabuğundan yapılan bir baharattır. İki ana tür tarçın vardır: Seylan tarçın: “Gerçek” tarçın olarak da bilinir diğeri ise Cassia tarçın: Günümüzde daha yaygın olan ve insanların genellikle “tarçın” olarak adlandırdıkları tür.

Tarçın, tarçın ağaçlarının gövdeleri kesilerek yapılır. Daha sonra iç kabuk ve ardından odunsu kısımlar çıkarılır. Kuruduğunda, kıvrılan, tarçın çubukları adı verilen rulolar oluşturur. Bu çubuklar tarçın tozu oluşturmak için öğütülebilir. Tarçının kokusu ve tadı, bileşik sinnemaldehit oranı çok yüksek olan yağlı kısmından kaynaklanmaktadır. Bilim adamları, cinnamonun sağlık ve metabolizma üzerindeki güçlü etkilerin çoğundan sorumlu olduğuna inanmaktadır.

Yüksek oranda antioksidan içermektedir.

Antioksidanlar, vücudunuzu serbest radikallerin neden olduğu oksidatif hasardan korur. Tarçın, polifenoller gibi güçlü antioksidanlarla yüklüdür.Yapılan bir araştırmaya göre 26 baharatın antioksidan aktivitesi karşılaştırılmış tarçın net kazanan olmuş hatta sarımsak ve kekik gibi “süper gıdaları” geride bırakmıştır. Hatta o kadar güçlüdür ki, tarçın doğal bir gıda koruyucu olarak kullanılabilir.

Tarçın antienflamatuar (iltihaplarla savaşan) özelliğe sahiptir.

Enflamasyon (yangı veya iltihaplanma) inanılmaz derecede önemlidir. Vücudunuzun enfeksiyonlarla savaşmasına ve doku hasarını onarmasına yardımcı olur. Bununla birlikte, iltihap kronik olduğunda sorun olabilir.Tarçın bu konuda faydalı olabilir. Çalışmalar bu baharat ve antioksidanlarının güçlü bir antienflamatuar özelliğe sahip olduğunu göstermektedir.

Tarçın Kalp Hastalığı Riskini Azaltabilir.

Tarçın, dünyanın en yaygın erken ölüm nedeni olan kalp hastalığı riskini azaltabilir. Tip 2 diyabetli insanlarda, günde 1 gram veya yaklaşık yarım çay kaşığı tarçın, kan belirteçleri üzerinde faydalı etkilere sahip olduğu gösterilmiştir. Total kolesterol, “kötü” LDL kolesterol ve trigliserit düzeylerini azaltırken, “iyi” HDL kolesterol sabit kalmaktadır.Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, günde sadece 120 mg tarçın dozunun bu etkileri olabileceği sonucuna varmıştır. Bu çalışmada, tarçın da “iyi” HDL kolesterol seviyelerini arttırmıştır. Hayvan çalışmalarında ise tarçın kan basıncını düşürdüğü gösterilmiştir. Birleştirildiğinde, tüm bu faktörler kalp hastalığı riskinizi büyük ölçüde azaltabilir.

Tarçın Dokuların İnsüline Duyarlılığını Artırabilir.

İnsülin, metabolizmayı ve enerji kullanımını düzenleyen kilit hormonlardan biridir. Kan şekerini kan dolaşımınızdan hücrelerinize taşımak için de önemlidir. Sorun, birçok insanın insülinin etkilerine karşı dirençli olmasıdır. Bu, insülin direnci, metabolik sendrom ve tip 2 diyabet gibi ciddi durumların bir işareti olarak bilinir. Tarçın bu önemli hormonun işini yapmasına yardımcı olarak insülin direncini önemli ölçüde azaltabilir. İnsülin duyarlılığını artırarak, tarçın sonraki bölümde anlatıldığı gibi kan şekeri seviyesini düşürebilir.

Tarçın Kan Şekeri Düzeylerini Düşürür ve Güçlü bir Anti-Diyabetik Etkisi Vardır.

Tarçın, kan şekeri düşürücü özellikleri ile bilinir. İnsülin direnci üzerindeki olumlu etkilerinin yanı sıra, tarçın kan şekerini diğer birçok mekanizma ile azaltabilir. İlk olarak, tarçının yemekten sonra kan dolaşımınıza girerek glikoz miktarını azalttığı gösterilmiştir. Bunu, sindirim sisteminizdeki karbonhidratların parçalanmasını yavaşlatan çok sayıda sindirim enzimini engelleyerek yapar. İkinci olarak, tarçının içindeki bir bileşik, insülini taklit ederek hücreler üzerinde etkili olabilir. Bu, insülinin kendisinden çok daha yavaş davranmasına rağmen, hücreleriniz tarafından glikoz alımını büyük ölçüde arttırır.

Tarçın, Nörodejeneratif Hastalıklar Üzerine Faydalı Etkilere Sahip Olabilir.

Nörodejeneratif hastalıklar, beyin hücrelerinin yapısının veya fonksiyonunun ilerlemeli kaybı ile karakterize edilir. Tarçında bulunan iki bileşiğin, beyinde tau adı verilen ve Alzheimer hastalığının işaretlerinden biri olan bir protein birikimini engellediği görülmektedir. Tarçının hayvan çalışmalarında Alzheimer ve Parkinson hastalığına yönelik çeşitli gelişmelere yol açtığı gösterilmiştir. Ancak, insan araştırmaları henüz eksiktir.

Tarçın Kansere Karşı Koruyabilir.

Tarçın, kanser önleme ve tedavisinde potansiyel kullanımı için yaygın olarak çalışılmıştır. Genel olarak, kanıtlar tarçın ekstrelerinin kansere karşı koruma sağlayabileceğini gösteren tüp ve hayvan çalışmaları ile sınırlıdır. Kanser hücrelerinin büyümesini ve tümörlerde kan damarı oluşumunu azaltarak etki gösterir ve kanser hücrelerine toksik gibi gözükerek hücre ölümüne neden olur. Hayvanlar üzerinde yapılan bir araştırmada, tarçın, kolondaki detoksifiye edici enzimlerin güçlü bir aktivatörü olduğunu ortaya koydu, bu da kanser gelişimine karşı koruyucu olmuştur. Bu bulgular, tarçının insan kolon hücrelerinde koruyucu antioksidan tepkileri harekete geçirdiğini gösteren deneylerle de desteklenmiştir.

Tarçın bakteriyel ve mantar enfeksiyonlarıyla mücadeleye yardımcı olur.

Tarçın ana aktif bileşenlerinden biri olan Cinnamaldehyde, çeşitli enfeksiyonlarla savaşmaya yardımcı olabilir. Cinnamaldehyde, enfeksiyonları azaltabilen ve diş çürüğü ve ağız kokusuyla mücadeleye yardımcı olabilecek antifungal ve antibakteriyel özelliklere sahiptir.

Tarçın HIV Virüsüyle Mücadeleye Yardımcı Olabilir

HIV, bağışıklık sisteminizi yavaşça parçalayan ve tedavi edilmediğinde sonunda AIDS’e yol açabilecek bir virüstür. Cassia çeşitlerinden elde edilen tarçın, HIV virüsünün insanlarda en yaygın türü olan HIV-1’e karşı savaşmaya yardımcı olduğu düşünülmektedir. Tarçın sağlık için yararları olabilmektedir, ancak Cassia, kumarin içeriği nedeniyle büyük dozlarda sorunlara neden olabilir. Seylan (“gerçek” tarçın) bu konuda çok daha iyidir ve çalışmalar kumarin açısından Cassia çeşidinden daha düşük olduğunu göstermektedir.

Tarçının Olası Yan Etkileri Nelerdir?

Her şeyin fazlası zararlı olduğu gibi tarçının da günde 2,5 çay kaşığından fazla tüketilmesi bazı yan etkilere neden olabilir.

Karaciğer için zararlı olabilir.

Kanser riski oluşturabilir.

Ağızda yaralara sebep olabilir.

Kan şekerini düzenlemesi bir fayda olarak görülse de fazla tüketimi durumunda tarçın kan şekerinin fazla düşmesine neden olabilir ve bu da pek çok sağlık problemini beraberinde getirir.

Kullandığınız herhangi bir ilaç varsa doktorunuza danışmadan tarçın tüketmemeniz önerilir. Örneğin, kasia tarçın yüksek miktarda kumarin içerir, bu da yüksek miktarlarda tüketildiğinde karaciğer toksisitesine ve hasar görmesine neden olabilir.Karaciğerinizi etkileyebilecek, parasetamol, asetaminofen ve statinler gibi ilaçları kullanıyorsanız,fazla tarçın karaciğer hasarını artırır. Ayrıca, tarçın kan şekerinizi düşürmenize yardımcı olabilir, bu nedenle şeker hastalığı için ilaç kullanıyorsanız, tarçın bu ilaçların etkisini arttırabilir ve kan şekerinizin aşırı düşmesine sebep olabilir. Kumarinin yüksek miktarda bulunması, kan sulandırıcı etkisi nedeniyle kanama riskini artırabileceği, özellikle kan sulandırıcı ilaç kullananlarda ciddi risk artışına sebep olacağı bildiriliyor.

Hamile ve emziren kadınlar için tarçın tüketimi ile alakalı henüz kanıtlanmış bir çalışma yoktur.

Günlük Kullanım Dozu Nedir?

Kasia tarçın zengin kumarin kaynağıdır. Seylan tarçın ise yalnızca iz miktarda kumarin bulunur. Günlük tüketim dozunu belirlerken tüketilen tarçının çeşidide çok önemlidir fazlasıyla dikkat edilmelidir. Ne yazık ki, çok sayıda çalışma, fazla tüketilen kumarinin, karaciğer toksisitesi ve hasara neden olabileceğini bulmuştur. Seylan tarçınının bir gramında 0,1 miligram kumarin varken, Çin tarçınında 3,8 miligram. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) tarafından yapılan değerlendirmede 70 kiloluk bir birey için günlük en fazla alınabilecek kumarin miktarı 7 miligram olarak belirlenmiş.

Kahvaltı Yapan Kazanıyor

Gıda, beslenme ve sağlık konularında geliştirdiği projelerle toplum sağlığının geleceği için çalışan Sabri Ülker Vakfı, güne istekli başlamak ve günü verimli bir şekilde sürdürmek için kahvaltı öğününün muhakkak yapılması gerektiğine dikkat çekiyor.

Kurulduğu 2009 yılından bu yana sağlıklı yaşam bilincinin gelişmesine katkı sağlamak, toplumu beslenme ve sağlık alanlarında bilimsel ve güvenilir bilgiyle aydınlatmak üzere birçok projeyi hayata geçiren Sabri Ülker Vakfı, güne enerjik ve zinde başlamak, çocukların sağlıklı gelişimlerinin devamı ve okul başarılarına olan etkisi nedeniyle büyük önem taşıyan öğünü kahvaltı hakkında merak edilen sorulara yanıt veriyor.

Kahvaltı yapmayan çocuğun okul başarısı düşüyor

Vücudumuz uykuda bile çalışır. Akşam yemeği ile kahvaltı arasında 8-12 saatlik bir süre vardır. Bu süre içinde vücut, glikojen olarak depo ettiği glikozun tümünü kullanır. Sabah kahvaltı yapılmazsa beynin tek enerji kaynağı olan glikoz sağlanamamış olur ve yorgunluk, baş ağrısı, dikkat eksikliği ve algılamada sorunlar görülür. Kahvaltı yapmadan güne başlamak verimi ve üretkenliği düşürür. Kahvaltı yapmayan çocukların anlama kapasitesi, odaklanma ve konsantrasyonu azaldığı için okul başarısı da düşer. Güne yeterli enerji ve besin öğesi almadan başlayan vücut, kendi depolarından kullandığı için hastalıklar karşısında direnci de azalır.

Kahvaltıda protein içeren besinler unutulmamalı
Sabah kahvaltısı günün altın öğünüdür. Metabolizmanın düzenli çalışması için kan şekerinin belirli bir düzeyde olması gerekir. Kan şekerinin, düşüklüğü kadar yüksekliği de sakıncalıdır. Ana öğünler atlanmadığında ve gerektiğinde ara öğünlerle desteklendiğinde, kan şeker düzeyi normal aralıklarda tutulur ve vücut dengede çalışır. Kahvaltıda tüketilecek protein miktarı, kan şekerini düzenlemede, yorgunluk ve açlık gibi duyguların önlenmesinde etkili olduğundan, günlük tüketilecek miktarın en az 1/5’i kadar olmalı ve bu değerin altına düşmemelidir. Günlük enerji gereksinimi yaş gruplarına göre farklılık gösterse de bireyin enerji gereksinimi 2000-3000 kalori olduğunda kahvaltı ile alması gereken enerji miktarı 400-600 kalori kadardır.

Doğru bir kahvaltıda neler olmalı?

Kahvaltıda en azından bir bardak süt içmek, bir portakal, domates, salatalık gibi meyve ve sebze tüketmek güne dinamik ve sağlıklı başlamak açısından atılabilecek en önemli adımdır. Çocukların kahvaltısında bir bardak süt mutlaka bulunmalıdır. Süt içmeyen çocukların ise yeterli peynir ya da yoğurt tüketmesi sağlanarak kalsiyum alımı desteklenmelidir. Çocuklar, süt, yumurta, peynir, zeytin, reçel, ekmek ve kahvaltılık tahıl ürünleri tüketebilir. Kahvaltıda tüketilen sebze ve meyve içerdikleri posayla daha uzun süre tokluk sağladığı için kan şekerinin yavaş yükselmesi ve geç düşmesine yardımcı olur, ayrıca vitamin alımına da katkı sağlar. Kahvaltıda tüketilecek sebze ve meyve, C vitamininden zengin ise demir emilimini artırmaya, kan kolesterol düzeyini düşürmeye de yardımcı olur.

Örnek bir kahvaltı menüsü şu besinlerden oluşabilir:

  • Bir bardak süt, bir ince dilim beyaz peynir,5-6 adet zeytin, bol domates, salatalık, yeşillik ve 1-2 dilim tam buğday ekmeği.
  • Bir bardak süt, bir yumurta, 5-6 adet zeytin, bir dilim reçelli ekmek ve bir adet mandalina.
  • Bir bardak süt, fındık-fıstık ezmeli iki dilim ekmek, 1-2 adet mandalina ya da portakal.
  • Bir bardak süt, 3-4 adet kurabiye ya da 1-2 poğaça, bir çay bardağı portakal suyu.
  • Bir bardak sütle karıştırılmış kahvaltılık tahıl ürünü, bir çay bardağı taze sıkılmış meyve suyu.
  • Bir bardak süt, tahin-pekmez, bir fincan ceviz, iki dilim ekmek, bir adet portakal

Bu Besinlerle Bu İlaçları Bir Arada Tüketmeyin!

Sarımsaktan greyfurta, ıspanaktan muza, sütten yoğurda… Her biri şifa kaynağı olan besinler bazı ilaç türleriyle bir araya geldiğinde etkileşime girerek tam tersine olumsuz sonuçlara da yol açabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman; “Bazı besinler, ilaçların metabolizmadaki davranışlarını değiştirebiliyor. Besin-ilaç etkileşimi sonucunda ilacın etkisi azalabildiği gibi, artabiliyor da; hatta zehirlenmeye ve ölümcül sonuçlara dahi neden olabiliyor” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman en yaygın görülen besin-ilaç etkileşimlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

  • Süt ve süt ürünleri / Antibiyotikler

Süt ve süt ürünlerinde bulunan kalsiyum, antibiyotiyotiklerin etkisini azaltabiliyor. Bu nedenle peynir, süt, yoğurt gibi yiyecekler tüketeceğiniz zaman ilaç kullanımı ile arasında en az 2 saat geçmesine özen gösterin. Ayrıca kafeinli içecekler veya domates gibi asitli besinler antibiyotiklerle birlikte veya yakın zamanda alındığında mide hassasiyetini artırabiliyor.

 

 

 

  • Et ve et ürünleri / Demir ilaçları

Etin yanında yoğurt yemek, ayran içmek zararlı mıdır? sorusu çoğu insanın aklına gelen sorulardan biri. Süt, yoğurt, peynirde bulunan kalsiyum, et ve et ürünleri ile alınan demirin emilimini engelliyor. Aynı şey demir ilaçları için de söz konusu. Eğer demir ilacı alıyorsanız kalsiyum içeren yiyeceklerle bu ilaçları aldığınız zaman arasında en az 1.5-2 saat geçmesine özen gösterin. Aynı durum çay, kahve ve kırmızı şarapta bulunan tanen adlı madde için de geçerli. Bu madde demir ilaçları ile birlikte alındığında demir emilimini engelliyor.

 

 

  • Greyfurt / Antibiyotikler ve alerji ilaçları

Greyfurt bazı antibiyotik türleri ile etkileşime girerek, birlikte veya çok yakın saatlerde tüketildiğinde birden fazla doz antibiyotik alınmışçasına etki gösterebiliyor. Bu nedenle bu antibiyotik türlerini alırken greyfurt tüketiminizle arasında en az 4 saat geçmesinde fayda var. Greyfurt alerji ilaçlarını da sevmiyor ve baş dönmesi ile sersemlik hissine yol açabiliyor.

 

 

 

  • Muz ve patates / İdrar söktürücü ilaçlar

Hipertansiyonu tedavi etmede kullanılan bazı idrar söktürücü ilaçlar vücuttan su ve sodyumu uzaklaştırırken potasyum seviyesini yükseltiyor. Bu da kalp ritm bozukluğu gibi problemlere neden olabiliyor. Her hipertansiyon ilacı buna sebep olmamakla birlikte hekiminizden ilacınızın içeriğini ve diyetinizde potasyumu kısıtlayıp kısıtlamamanız gerektiğini öğrenebilirsiniz. Eğer hekiminizi potasyum kısıtlaması öneriyorsa iyi birer potasyum kaynağı olan muz, patates, kayısı ve taze yeşil yapraklı sebzeleri diyetinizde azaltmanızda fayda var.

 

 

 

  • Yeşil yapraklı sebzeler / Kan sulandırıcı ilaçlar

Kan sulandırıcı ilaçların bazıları lahana, ıspanak, pazı, maydanoz, semizotu, marul, karaciğer, yeşil çay, brokoli, şalgam gibi K vitamininden zengin besinlerle birlikte tüketildiğinde ilacın etkisi azalıyor. K vitamininden zengin bir diyet bu ilaçlara karşı direnç gelişimine veya bu ilaçların pıhtılşamayı önleyici etkilerinin azalmasına sebep olabiliyor. Aynı zamanda diyette K vitaminini çok düşük almak da kan sulandırma etkisini artırabiliyor. Yine bu tip ilaçlar kullananların sarımsak tüketimine de dikkat etmesi şart. Bu nedenle olması gereken hergün aynı ve uygun miktarda K vitamini almak. Kan sulandırıcı kullanıyorsanız K vitamini kısıtlaması konusunda hekiminize danışın ve diyetinizin K vitamini içeriğinin değerlendirilmesi için bir beslenme uzmanına başvurun.

 

 

  • İncir, tavuk ciğeri/ Antidepresan

Bazı antidepresanların tiraminden zengin olan; eski peynir, bazı alkollü içecekler, incir, bakla, soya sosu, tavuk ve dana ciğeri gibi besinlerle bir arada tüketilmemesinde fayda var. Antidepresan kullanmaya başladıysanız bu yiyecekleri tüketip tüketmemek konusunda hekiminizden mutlaka bilgi alın. Zira bazı antidepresanlar bu türden tiramince zengin besinlerle birlikte alındığında kan basıncını ölümcül seviyeye çıkarabiliyor.

 

 

 

  • Çay, çikolata / Bronşları genişleten ilaçlar

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman; ”Nefes alma ile ilgili hastalıkların tedavisinde kullanılan bronş ve bronşçukların genişlemesini sağlayan bazı ilaçları kullanırken dikkat edilmeli. Zira bu ilaçlardan bazıları siyah çay, yeşil çay, kahve, kola, çikolata, alkol ile bir arada tüketildiğinde; kalp atış hızında artış, sinirlilik, baş ağrısı, bulantı ve kusma gibi problemlere neden olabiliyor” diyor.

Exit mobile version