Türk Bilim İnsanları Kokain Tespitinde Yeni Biyosensör Geliştirdi

Üsküdar Üniversitesi ve NPİSTANBUL Beyin Hastanesi iş birliğinde kokain tespitinde yeni bir yönteme imza atıldı.

Üsküdar Üniversitesi, İstanbul Protein Araştırma Geliştirme ve İnovasyon Merkezi (PROMER), Kişiye Özel Tedavi Merkezi (KİMER) ve NPİSTANBUL Beyin Hastanesi ortaklığında yürütülen araştırmada, insan idrarında kokain metabolitlerinin tespit edilmesi ile ilgili yeni bir mikrobiyal biyosensör geliştirildi.

Araştırma, Prof. Dr. Tunç Çatal öncülüğünde gerçekleşti

Üsküdar Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi ve PROMER Kurucu Müdürü Prof. Dr. Tunç Çatal öncülüğünde tamamlanan araştırmada, Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Biyomühendislik Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Vildan Enisoğlu Atalay, KİMER Müdürü Uzm. Ecz. Selma Özilhan, Uzm. Aykut Kul, Uzm. Murat Özdemir ve İstanbul Teknik Üniversitesinden Prof. Dr. Hakan Bermek araştırmacı olarak yer aldı.

Çalışmanın çıkış noktası: Kokainin doğaya verdiği zararın önlenmesi

Çalışmanın çıkış noktasının, dünyada artan kokain kullanımına bağlı olarak idrarla doğaya karışan kokain metabolitlerinin, doğal yaşama ve ekosistemdeki özellikle sucul canlılara geri dönüşümündeki olumsuzlukların önüne geçebilmek olduğunu belirten Prof. Dr. Tunç Çatal,

“Araştırmayı yürütürken kokainin idrarda bulunan başlıca metaboliti olan benzoylecgonine konsantrasyonu ile voltaj üretimi arasında anlamlı korelasyon bulduk ve yaptığımız analizlerde idrardan bu metabolitlerin biyogideriminin mümkün olduğunu gösterdik. Mikrobiyal yakıt hücreleri kullanılarak geliştirilen yöntemde, analit spesifisitesinin artırılmasına yönelik çalışmalar devam etmektedir” şeklinde konuştu.

PROMER Müdür Yardımcısı ve Biyomühendislik Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Vildan Enisoğlu Atalay ise “İdrarda kokain tespit mekanizmasını hesaplamalı kimya yöntemleri uygulayarak aydınlattık” dedi.

Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan da çalışmaya ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:

“Hesaplamalı kimya ile hesaplamalı psikiyatri birleştiğinde bağımlılıkla mücadele daha kolay olacak. Çünkü madde kullananların kendilerine ve doğaya verdikleri zaralar ölçülebilecek ve görülebilecek. Böylece hasta ve yakınlarımız yaptıkları işin sonucunu kötü tecrübe yaşamadan görebilecekler, bağımlılıkla mücadele kolaylaşacak. Üsküdar Üniversitesi Laboratuvarlarında bu çalışmaların yapıılabilmesi Türkiye için şanstır.”

Araştırma sonuçları, Uluslararası saygın dergilerden Journal of Power Sources dergisinde ve cannabinoid metabolitleri ile ilgili sonuçlar Bioresource Technology Reports dergilerinde yayınlandı.

https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0378775318314290

https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S2589014X19300039

Kara Cuma Alışveriş Bağımlılarının Kara Günü Olmasın

Alışveriş bağımlılığı; “İnsanların ihtiyacı olmadığı halde bir şey satın alarak, kendilerini rahatlatmaya çalışmaları” olarak tanımlanıyor. “Böylelikle üzüntülerini, yalnızlıklarını, kızgınlıklarını, olumsuz duygularını satın alarak engelledikleri düşünülüyor” diyen Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, ciddi bir hastalık olan alışveriş bağımlılığının, birçok ailenin parçalanmasına neden olduğunu belirtiyor. Dilbaz, bu durumun kumar bağımlılığı başta olmak üzere, alkol ve uyuşturucu bağımlılığına olan benzerliğine de dikkat çekiyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi AMATEM Koordinatörü Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, alışveriş bağımlılığı hakkında önemli değerlendirmelerde bulundu.

Alışveriş bağımlılığı, kadınlarda daha sık görülüyor

“Alışveriş bağımlılığı dediğimiz şey aslında insanların genel olarak ihtiyaçlarından daha fazla bir şekilde para harcamaları. Yani ihtiyacı olmadığı halde bir şey satın alması ve bu yolla da kendilerini rahatlatmaya çalışmaları” diyen Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, bu kişilere halk arasında “alışverişkolik” denildiğini belirterek,

“Genellikle kadınlarda daha sık görülüyor; yaş ya da ırk fark etmiyor. Aynı alkol ya da uyuşturucu bağımlılığı gibi hatta kumar bağımlılığına daha çok benziyor. Ciddi bir hastalık. Günümüzde birçok aile parçalanıyor bununla. Öyle ki alışverişlerde görüldüğü üzere uzun kuyruklar oluşuyor, bu durumda kimi aileler, anneler alışveriş yaparken çocuklarını dahi unutuyor o kadar kendilerini kaptırabiliyorlar. Bir araştırmaya göre alışveriş bağımlılığı kadınlarda yaklaşık yüzde altı ila on oranında, erkeklerde ise yüzde beş. Erkekler daha çok elektronik, fotoğraf makinası, cep telefonu, tablet gibi elektronik şeylere daha fazla ilgililer. Kadınlar ise çok ayırt etmiyorlar; ama daha çok kendileriyle ilgili giyim olabilir, ayakkabı olabilir, parfümeri olabilir bu anlamda çok ciddi alışveriş yapıyorlar” şeklinde konuştu.

Depresyon, alışveriş bağımlılığını tetikliyor

Alışveriş bağımlılığının depresyonla birlikte çok sık görüldüğünü belirten Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Özellikle kadında da erkekte de dâhil kendini mutsuz hisseden, kendini değersiz hisseden insanların birazcık daha alışverişi fazlaca yaptığını görüyoruz” diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Böylelikle üzüntülerini, yalnızlıklarını, kızgınlıklarını, olumsuz duygularını satın alarak engelledikleri düşünülüyor. Hatırlarsanız ne alırsanız bir milyoncu dükkânlar vardır. Bu dükkânlar aslında özellikle alışverişkolikliği olan insanların bir kez bile işine yaramadıkları halde gidip sigara içmeyen bir erkeğin kül tablası almasından tutun, bir toka almaya kadar; yani bu ihtiyacı gidermek ya da böyle özellikleri olan insanlar için açılmış yerlerdir. Bu durum çoğu zaman hatırı sayılır borçlara, aile ve evliliklerde kopmaya neden oluyor. Ne zaman fark ediliyor? Ancak borçlar olunca fazla para harcandığı görülünce. Çünkü çoğunlukla toplumda şöyle bir anlayış var: “Kadınlar para harcamayı sever”. Ama bu farklı. Farkı şu; mesela bakıyorsun bir bluzun üç ayrı rengini alıyor getiriyor eve ve hiç kullanmayabiliyor. Sadece almış olmak için alıyor. Ya da hiç gereksiz bir şey alıyor, gereksiz borca girebiliyor. Bu nedenle ciddi bir dürtü kontrol bozukluğu yaklaşık yüzde on civarında çoğunlukla kadınlarda olan bir hastalık.”

Ne almak istediğinize önceden karar verin!

Bu hastalığın tedavisinin çok zor olmadığını ifade eden Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Terapiden daha çok yarar görüyorlar. Özellikle bu özgüven eksikliğini bastırmak amaçlı yapılıyorsa buna yönelik terapiler bireysel ya da grup terapilerine girebiliyorlar” diyerek, sözlerini şöyle tamamladı:

“Eğer ruhsal hastalıkları varsa onun mutlaka tedavi edilmesi gerekiyor. Bu alışverişteki suni indirimlerden oraya çıkan gerektiğinden fazla eşya almayı önlemenin yolu şu aslında: Black Friday’in ne zaman olacağı belli. Bunun on beş gün öncesinden insanların gidip ne almak istediklerine karar vermeleri gerekiyor. Mesela gidin bir yere pantolon beğeniyorsanız resmini çekin fiyatını alın bekleyin on beş gün sonra tekrar gidin aynı yerde aynı malın fiyatına bakın. Ancak o zaman kontrol edebilirsiniz. Burada bir de hedefe yönelik alışveriş var yani ne almak istiyorsanız alın yoksa bir şeyler ucuzladı diye yüzde yetmiş indirim var diye bir şeyi almayın.”

Çocuğunuza 6 Aydan İtibaren Kitap Okuyun

Üsküdar Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ev sahipliğinde gerçekleştirilen 6. Çocuk Gelişimi Ulusal Öğrenci Kongresi’ne katılan Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Bölümü Onursal Başkanı Prof. Dr. Barry Zuckerman, 0-3 yaş arasındaki dönemde kitap okumanın beyin ve dil gelişimine önemli katkıları olduğunu söyledi. Kitabın çocukla anne-baba arasındaki ilişkide köprü görevi üstlendiğini, duygusal paylaşım ve etkileşim açısından önemli bir araç olduğunu belirten Prof. Dr. Barry Zuckerman, çocuğa 6 aydan itibaren kitap okunması gerektiğini kaydetti.

Üsküdar Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ev sahipliğinde gerçekleştirilen ve bu yılki teması “Oku-Boya-Dans Et” olarak belirlenen 6. Çocuk Gelişimi Ulusal Öğrenci Kongresi’ne katılan Boston Tıp Merkezi, Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Bölümü Onursal Başkanı Prof. Dr. Barry Zuckerman, çocuk gelişimine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

Kitap okumak, erken gelişim dönemini etkiliyor

Çocuk gelişimi alanında çalışmaları bulunan Prof. Dr. Barry Zuckerman, özellikle 0-3 yaş arasındaki erken çocukluk gelişiminin desteklenmesinde kitap okumanın önemli olduğunu kaydetti. Erken gelişim döneminde beyne giden uyaranların önemli olduğunu, bunlardan birinin de kitap olduğunu ifade eden Zuckerman, kitabın çocukla anne-baba arasındaki ilişkide köprü olduğunu söyledi.

Duyguların aktarımını sağlıyor

Doğumdan önce ya da doğar doğmaz çok erken aşamalarda duyusal yolakların oluştuğunu belirtenProf. Dr. Barry Zuckerman, “İşitme ve görme, ardından 6’ıncı aydan itibaren lisan becerileri yükseliyor. Beyin neye hazırsa girdiler de o yönde oluyor. Erken aşamada okuma çok önemli. Bence erken okuma doğumda başlıyor. Anne-babanın sesi önemli. Şarkı söylemeleri, konuşmaları çok önemli. Bebeğe bakması, duyguların aktarımı önemli. Çocuğa 6 aydan itibaren okumak iyi bir şey. 6’ncı aydan itibaren çocuk sesten etkileniyor, annesiyle arasında duygusal bir paylaşma oluyor. İlk yıllarda duygusal paylaşım oluyor. 2 yaş sonrası dil gelişimi ile beraber iletişime geçiyor. Köpek nerede, hayvan nerede gibi soru soruyorsunuz. Sonrasında hikâyeyi anlatmaya başlıyorsunuz. 2,5 yaşına geldiğinde 5 yıla kadar hikâyeye kadar götüren bir sıralama ortaya çıkıyor. 2-3 yaş arasında uyku öncesi okuma yapmak ve bunu bir rutin haline getirmek çok önemli” dedi.

“Kitap sayfasını çevirmek ince motor gelişimini destekliyor”

0-3 yaş arasındaki dönemde kitap okumanın çocuğun ince motor gelişimine faydalı olduğunu, anne ve çocuk arasında iletişimi güçlendirdiğini, etkileşim sağladığını kaydeden Prof. Dr. Barry Zuckerman, “Kitap çocuğun anne ve babasıyla birlikte zaman geçirmesi için çok önemli bir araç. Kitap evrensel bir uyaran. Çocuk anne ve babasıyla bir arada zaman geçiriyor. Anne ve çocuk arasında çok önemli bir etkileşim sağlıyor. Özellikle karşılıklı diyalog kurmak, etkileşimi artırıyor. Sayfa çevirmek ince motor gelişimini destekliyor. Önemli olan çocuğa kitap okumak değil, karşılıklı etkileşim ve paylaşımda bulunmak” dedi.

Çocuk kitapları neye göre seçilmeli?

Çocuğa seçilen kitapların özelliklerini de anlatan Prof. Dr. Barry Zuckerman, “Çocuğa seçilen kitapta renkler, resimler, kitapların sayfa kalınlığı önemli. 0-2 yaş arasında kitap sayfası daha kalın olmalı. Kitapta az yazı ve bebek ve hayvan yüzlerinin belirgin ve anlaşılır olması önemli. Bardak, tabak, sandalye gibi bilinen nesnelerin resimlerinin de bulunması da gerekli. Kitabın kafiyeli, çocuk açısından kolayca tekrar edilebilecek bir metine sahip olmalı” dedi.

“Yeni Medya” Aileyi Nasıl Etkiledi?

“Yeni Medya ve Aile” Çalıştayı, Üsküdar Üniversitesinde gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi ve İstanbul Aydın Üniversitesi ortaklığı, Millî Eğitim Bakanlığı İstanbul İl Müdürlüğü paydaşlığıyla düzenlenen çalıştayda; iletişim, tıp, adli bilimler, psikiyatri, çocuk gelişimi, psikoloji ve sosyoloji gibi farklı alandan 86 uzman, yeni medya ve aile ilişkisini her yönü ile ele aldı. Çalıştay sonunda açıklanan sonuç bildirgesinde, yeni medyanın çocuklarda dikkat eksikliği ve davranış bozukluğuna yol açtığı, çocukların yetişkinler tarafından cinsel tacize açık duruma geldiklerine dikkat çekildi. Bildirgede yeni medyanın eşler arası duygusal bağların zayıflığından yararlandığı da vurgulandı. Ailelerin siber güvenlik konusunda bilgili olmadığına yer verilen bildirgede, siber zorbalıkla ilgili yeni bir yol haritasına ihtiyaç olduğu ve medya okuryazarlığı eğitiminin yaygınlaştırılması gerektiği de vurgulandı.

“Yeni Medya ve Aile” Çalıştayı; Üsküdar Üniversitesi, İstanbul Aydın Üniversitesi ve Millî Eğitim Bakanlığı İstanbul İl Müdürlüğü ortaklığı ile Üsküdar Üniversitesi Güney Yerleşkesi’nde düzenlendi.

Yeni medyanın etkileri doğru gözlemlenmeli

Prof. Dr. Fuat Sezgin Konferans Salonunda düzenlenen açılış töreninde konuşan Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, hayatımızın içerisinde yeni bir olgu olarak yer alan yeni medyanın, kısa sürede gelişerek hızla toplumsal dokulara ve kültürün içine eklemlendiğini söyledi. Bir olgunun toplumsal ve kültürel bir olgu olarak tanımlanmaya başlamışsa, bir toplumun dokuları arasında yer almaya başlamışsa artık toplumsal dönüşümü etkileyeceğini de belirten Güngör, üniversitelerin bu süreci doğru şekilde izleyip gereken önlemlerin alınmasında önemli bir görev üstlendiğini kaydederek “Bu etkinin yönünü belirlemek çok önemli, eğer topluma giren yeni dinamiği kendi haline bırakırsanız o toplumsal değişimin ne tür etkilere neden olacağını kontrolsüz bırakırız. Bu durumda daha sonra ortaya çıkacak olumlu ya da olumsuz her tür süreçten biz sorumluyuz demektir. Üniversitelerin görevi toplumsal hayatın içerisine dahil olan yeni dinamikleri anında gözlemlemek, anında ve doğru izlemek, doğru yöntemlerle izlemek ve bu toplumsal eklemlemelerin doğru bir sentezleme ile yol almasını sağlamaktadır” dedi. Prof. Dr. Nazife Güngör, çalıştayda gerçekleştirilecek komisyon çalışmalarından çıkacak görüş ve önerileri Milli Eğitim Müdürlüğü’nün destekleri ile ilgili kurumlarla paylaşacaklarını söyledi.

Çözüm önerileri ortaya konulacak

İstanbul Aydın Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hülya Yenğin de iletişimde bir değişim ve dönüşümün yaşandığını, bu durumun toplumun temel taşı olan aileyi etkilediğini belirterek “Toplumun her kesimini etkiliyor, bireylerin alışkanlıklarını da belirliyor, bir yaşam biçim sunuyor, bir yaşam biçimi oluşturuyor. Toplumun temel taşı aile de yeni medyayı seviyor ve kullanıyor. Yeni medya aile yaşamının içine yerleşiyor. Bu çalıştayda yeni medyanın etkileri tartışılacak, oluşturduğu sorunlar belirlenecek. Çözümler bulunacak, yeni medyaya bağımlılık tartışılacak. Yeni medya ve etik masaya yatırılacak, anne baba çocuk iletişiminde yeni medyanın etkisi belirlenecek. Yeni medya ve sağlık sorunları irdelenecek. Sosyal politikalar ve hukuki iyileştirmeler bağlamında tüm etkiler ve sorunlara çözüm önerileri üretilecek” dedi.

Çalıştaydan çıkacak sonuçları yol haritası yapacağız

İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Levent Yazıcı da bu tür çalışmaları her zaman desteklediklerini belirterek 2023 vizyonunda çok net belirttikleri gibi okul, çocuk, öğrenci ve ailenin bütünleşmesinin önemine vurgu yaptı. Üniversitelerin çoklu katalizör görevi gördüğü çoklu çalışmaların İstanbul’da yoğun bir şekilde devam ettiğini ifade eden Yazıcı, “Bu çerçevede yeni medyanın çocuğa olan özel etkilerini çok yönlü olarak birlikte görmek çok önemli. Bu sürecin gelişiminde birlikte değerlendirmeler yapmak, önümüze özellikle yeni yol haritaları çıkarmak için bizler de buradayız. Akademik çevrelerce üretilen yeni bilginin, yön verecek uygulamaların ancak buna inanmış, emek verecek insanlarla mümkün olabileceğine inanıyorum. Buradan çıkacak çalışmaları yol haritası yapacağız. Burada elde edilecek sonuçların yeni medya ve aileye yansımalarının mutlaka kendi stratejik çalışmalarımızda yer almasına gayret edeceğiz. Bu birlikteliği uygulama boyutlarında da ele alacağız” diye konuştu.

Medeniyet krizi ailede başladı

Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ise dünyada gelişmiş ülkelerin ve özellikle Batı’nın bir medeniyet krizi yaşadığını, bunun ailede başladığını ve eğitimi etkileyeceğini söyledi. Eğitimin bir ekosistem olduğunu belirten Tarhan, yeni eğitim vizyonunun o sistemi sadece öğretmen ve öğrenciden ibaret saymadığını ve ailenin de sisteme dahil edildiğini kaydetti.

Sosyalliği katleden bir sosyal medya

Tarhan, BBC ile Manchester Üniversitesi tarafından dünya genelinde 55 bin kişi üzerinde yapılan bir araştırmanın gençlerle ilgili çok çarpıcı sonuçlar ortaya koyduğuna dikkat çekti. Tarhan, “16-24 yaş arasındaki genç grubunda farklı bir durum, yalnızlık ortaya çıkıyor. Bu yalnızlık dijital bağımlılıkla beraber oluyor. Bu yeni medya demek. Dijital bağımlılığı olan gençler, o kadar çok odaklanmışlar ki kalabalıklar içerisinde yalnızlar. Bu gençlerde sosyal ve psikolojik izolasyon var. Ayrı bir dünyada, sanal bir evrende yaşıyorlar. Adı sosyal medya ama sosyalliği katleden bir sosyal medya. Neden katlediyor? Onlarca arkadaşı var ama biri onu ‘like’ yapmadığı yani beğenmediği zaman ya da kızdığı zaman pat diye kapatıyor. Oysa gerçek hayatta fiziksel sosyallikte öyle değil. Karşındaki kişiyi ikna etmek zorundasın, sosyal temas zorunluluğu var. Sosyal medya bencil ve sahte bir sosyallik ortaya çıkarıyor” dedi.

Dijital bağımlılığın üç özelliği

Dijital bağımlılıkta üç özelliğin tespit edildiğini belirten Tarhan, “Birincisi bu kişilerin öz bakımları zayıf oluyor. Kişisel temizliklerine özen göstermiyorlar. Sıcak yemek yemiyorlar. İkinci özellikleri dini, milli ve ideolojik aidiyetlere gerek olmadığını düşünüyorlar. Üçüncü özellikleri ise evlilik kurumunu gereksiz görüyorlar” dedi.

“Aile güçlenirse sosyal medyadaki sorunlar da düzelir”

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, çalıştayda verimli sonuçlar elde edilmesini temenni ederek “Ailenin güçlenmesi demek sosyal medyadaki pek çok sorunun düzelmesi demek. Bunun için de üniversitelerle birlikte eğitim sisteminin dahil olması ve öğretmenlerimizin inanması gerekiyor. Anne ve babayı da eğiten öğretmenlerdir. Öğretmenler aslında anne-babaya mesaj veriyor” dedi.

“Yeni medya” her yönü ile ele alındı

“Yeni Medya ve Bağımlılık”, “Yeni Medya ve Ebeveyn – Çocuk İlişkisi, “Yeni Medya ve Eşler Arası İletişim”, “Yeni Medya ve Sağlık Sorunları”, “Yeni Medya ve Etik” ve “Sosyal Politikalar ve Hukuki İyileştirmeler” başlıklı oturumlarda iletişim, tıp, adli bilimler, psikiyatri, çocuk gelişimi, psikoloji ve sosyoloji gibi birçok farklı alanda çalışmalarını yürüten 86 uzman bir araya geldi.

Çalıştay sonunda grup sözcüleri tarafından tespit, görüş ve çözüm önerileri paylaşıldı. Buna göre grupların tespit ve önerileri şöyle oldu:

“Yeni Medya ve Bağımlılık”

Tespitler: Bağımlılık, bağlı olma, sosyal medya gibi alana özgü temel kavramların tanımlanmasında sorunlar görülüyor. Sosyal medya, mobil, dijital oyun gibi bağımlılık türlerini belirleyen kriterlerin standart hale gelmemesi. Bilişim teknolojilerinin doğru kullanımı ve bağımlılık konularında anne-babaların teorik ve uygulama boyutunda yetersiz olması. Güncel bilişim teknolojilerinin bilinçli ve güvenli kullanımı konusunda eğitimcilerin yetersiz kalması. MEB’e bağlı okullarda müfredatların güncel bilişim teknolojileri ile entegre hake gelmemiş olması. Medya Okuryazarlığı ve Bilişim Teknolojileri derslerini alan uzmanlarının okutmaması.

Öneriler: Temel kavramların tanımlanması ve kriterlerin belirlenmesi noktasında çeşitli akademik ve özel sektöre bağlı kurumlarda ölçek geliştirme çalışmalarının desteklenmesi ve geniş kitlelere uygulanması konusunda kolaylık sağlanmalı. Evlilik arifesinde kurulacak anne-baba okullarında eğitimler verilmeli. Aileler çocuklarını iyi gözlemlemeli yetenekleri doğrultusunda yönlendirmeli. Ailelerin yasaklamaya gitmek yerine aile fertlerinin bir arada dijital detoks yapması ve daha çok bir arada zaman geçirmeye özen göstermesi. Veli-sınıf toplantılarında konunun gündeme getirilmesi ve ailelere sosyal medya aracılığı ile ulaşılması. Eğitim Fakültesi müfredatlarının güncellenmesi, Yeni Medya Bölümü müfredatlarının güncellenmesi. Derslerin geleneksel öğretim yöntem ve araçları dışında güncel yöntem ve dijital araçlarla yönlendirilmesi. Üniversiteler, teknik sorumlular, Milli Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, bağımlılık konusunda çalışan dernekler, İl Sağlık müdürlükleri, müftülükler, sosyal yardımlaşma dernekleri ortak çalışmalar yürütmeli.

“Yeni Medya ve Etik”

Tespitler: Çocuklar da dahil herkes içerik üreticisi haline geldi. Bu da medya okuryazarlığını daha da önemli hale getirdi. Ciddi şekilde dijital emek sömürüsünün yanı sıra yeni medya ile doğru yanlış her tür bilginin/haberin teyit edilmeden yayılması söz konusu. Dijital oyunlarda çok fazla marka reklamı, şiddet, cinsellik ve cinsiyetçilik söz konusu. Yeni medyada özel yaşamın gizliliği ciddi bir şekilde ihlal ediliyor ve nefret söylemi çok fazla.

Öneriler: Medya okuryazarlığının yaygınlaştırılması gerekir. Medya Okuryazarlığı dersi zorunlu hale getirilmeli ve dersleri İletişim Fakültesi mezunlarının vermesi sağlanmalıdır. Ailelere ve din görevlilerine de Medya Okuryazarlığı eğitimi verilmelidir. Telif Hakları konusunda çalışma yapılmalıdır. Doğrulama mekanizmaları kurulmalıdır. Etik ilkeler geliştirilmeli. Reklam Öz Denetim Kurulu bir çalışma yapmalı. Sosyal medyadaki mahremiyet ihlallerini gidermeye yönelik Sosyal Medya Etik Konseyi kurulmalı. Habercilikteki etik ihlalleri gidermek için de medya öz denetim kurumları oluşturulmalı. Nefret söylemini tanımlayan ve önlemeye yönelik yasal çalışmalar yapılmalı. Aynı zamanda etik ilkeler içinde de nefret söylemini ortadan kaldırmaya yönelik öneriler geliştirilmeli. Talim Terbiye Kurulu, Milli Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı Reklam Kurulu, Reklam Öz Denetim Kurulu, Sosyal Medya Etik Konseyi, gazetecilik meslek örgütleri ortak çalışmalar yürütmeli.

“Yeni Medya ve Ebeveyn Çocuk İlişkisi”

Tespitler: Çocuklarda dikkat eksikliği, davranış bozukluğu, kaygı problemleri ortaya çıkmaktadır. Birçok çocuk okula gitmek yerine Youtuber ya da gamer (oyuncu) olmak istemektedir. Araştırmalar sonucu siber zorbalık yaşayıp bunu paylaşacağını söyleyen öğrencilerin sayısının çok düşük olduğu görülmüştür. Çocuklar kendi cinsel fotoğraflarını yayınlamakta ve başkalarından da cinsel fotoğraflar kendilerine gelmektedir. Çocuklar yetişkinler tarafından cinsel tacize açık duruma gelmişlerdir.

Öneriler: Konuyla ilgili ebeveynler bilgilendirilmelidir. Olumlu anne-babalık becerilerine sahip olmaları gerekmektedir. Anne-babalık eğitimleri yaygınlaştırılmalıdır. Bu eğitimler de eğitim almış eğitimciler tarafından yapılmalıdır. Ebeveynlerin bilinçlendirilmesinin yanı sıra öğretmenler de bilinçlendirilmelidir. Okullar rehberlik servisiyle velileri bilinçlendirmeli, konuk çağırmalı. Çevrim içi risklerden korunmak adına okullarda önleyici çalışmalar sürdürülebilir şekilde yapılmalıdır.Önleyici çalışmalara ek olarak müdahale de yapılmalıdır. Siber zorbalık vakalarında bir yol haritası olmalıdır. Alternatif içerik üretilmelidir. Ek tedbirlere ihtiyaç vardır.

“Yeni Medya ve Eşler Arası İletişim”

Tespitler: Yeni medya eşler arası duygusal bağların zayıflığından yararlanır. Yeni medyanın kimlik gizlenerek kullanılması. Ekonomik zorluklar insanların sosyal aktivitelerde bulunmasını zorlaştırmakta ve yeni medya mecralarına yönlendirmektedir.

Öneriler: Dijital Medya Okuryazarlığı eğitimleri yapılmalıdır. Bu eğitimler anaokulu ile beraber başlamalı, sosyal hayatta devam etmelidir. Ailede eşler arasındaki duygusal bağların güçlendirilmesi ve aile arasındaki etkileşimin geliştirilmesi gereklidir. Bunun için evlilik öncesi ve sürecinde kurslar ve eğitimler düzenlenmelidir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları ortak çalışmalar yürütmelidir.

“Yeni Medya ve Sağlık Sorunları”

Tespitler: Sosyalleşememe, sosyal yaşantının parçalanması. Yeni medyanın psikolojik ve ruhsal sorunları artırması. Fiziksel sağlık sorunlarını artırması. Artırılmış sanal gerçeklik uygulamalarının geleceğe yönelik sağlık sorunlarına yol açması. Sağlık hizmetlerinde hasta ve sağlık çalışanlarının mahremiyetine önem verilmemesi.

Öneriler: Aile fertlerinin birlikte zaman geçirmeye yönlendirilmesi. Aile içi iletişim konusunda topyekun eğitimler ve seminerler verilmesi. Hasta ve çalışan hakları yönetmeliklerinde yaptırımlar artırılmalıdır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları ortak çalışmalar yürütmelidir.

“Sosyal Politikalar ve Hukuki İyileştirmeler”

Tespitler: Emniyet Müdürlüğü ve yasal süreçlerde görev alacak nitelikli personel eksikliği bulunuyor. Aileler siber güvenlik konusunda bilinçli değil. Çocuklara sosyal medya kullanımı ve tehlikeleri konusunda farkındalık kazandırılması için bilinçlendirme yapılmalı. Maddi Hukuk ile ilgili olarak mevzuat belirsiz ve dağınık, süreçler yavaş ve mağduriyetleri ve suçu aydınlatma konusu zor. Medyada çocuğun korunmasına ilişkin yasal düzenlemeler yetersiz. Rehberlik ve psikolojik danışmanlık konusunda Milli Eğitim Bakanlığı’nın politika anlamında müfredatına medyanın etkileri, siber zorbalık gibi konuların yerleştirmesi gerekir.

Öneriler: Nitelikli personel konusunda üniversitelerde yüksek lisans ve sertifika programları açılmalı. Temel Aile Eğitimi konusunda bilinçlendirme ve farkındalık çalışmaları yapılmalı. Siber zorbalık konusunda aile ve çocuklar duyarlı hale getirilmeli. İlk adım okulda atılmalı. Çocukların bilgisayar karşısında geçirdiği süre takip edilmeli. Ebeveynler çocukları hangi siteleri ziyaret edecekleri konusunda bilgilendirmeli, kural koymalı. Tanımadığı kişilerle iletişime geçmemesi konusunda uyarmalı, kişisel bilgilerin paylaşımı konusunda mutlaka bilgilendirmeli. Milli Eğitim Bakanlığı, ilgili bakanlıklar, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları ortak çalışmalar yürütmelidir.

Alanında uzman birçok isim, bu çalıştayda buluştu

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi, İstanbul Aydın Üniversitesi İletişim Fakültesi, Millî Eğitim Bakanlığı İstanbul İl Müdürlüğü, İAÜ Toplumsal Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi (TARMER), İAÜ Yeni Medya Uygulama ve Araştırma Merkezi, ÜÜ İnsan Odaklı İletişim Merkezi (İLİMER) ve ÜÜ Stratejik Araştırma ve Geliştirme Kulübü (ÜSAK) paydaşlığında; yeni medya kavramının sosyal ve kültürel hayattaki etkilerini izlemek ve değerlendirmek amacı ile düzenlenen çalıştay, alanında uzman birçok ismi buluşturdu.

Görüşlerini paylaştılar, fikir alışverişinde bulundular

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, Üsküdar Üsküdar Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Serhat Özekes, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Aylin Tutgun Ünal, Üsküdar Üniversitesi Bağımlılık ve Adli Bilimler Enstitüsü Dr. Öğr. Üyesi Zekai Genç, NPİSTANBUL Beyin Hastanesinden Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Cemal Onur Noyan, Psikiyatri Uzm. Doç. Dr. Emel Sarı Gökten, Uzm. Klnk. Psk. Ahmet Yılmaz, İstanbul Aydın Üniversitesi Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Özyılmaz, İstanbul Aydın Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cebrail Kısa, Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ali Büyükaslan, İstanbul Aydın Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve İletişim Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Ayten Övür, İstanbul Aydın Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Şahide Güliz Kolburan, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cem Sefa Sütçü, Trakya Üniversitesi BÖTE Öğretim üy. Doç. Dr. Nilgün Tosun, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Murat Kırık ve daha birçok alanında uzman isim yeni medya ve aile ilişkisini çeşitli açılardan ele aldı.

Hareketsiz Yaşam Omurganın Yükünü Artırıyor!

Omurga Sağlığı Sempozyumu, 6 Nisan 2019 Cumartesi günü, Üsküdar Üniversitesinde düzenlendi. Alanında uzman birçok isim, “instabiliteler” konusunun ele alındığı sempozyumda bir araya geldi. Sempozyumun açılış konuşmasını, Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun gerçekleştirdi.

Sempozyum başkanlığını Prof. Dr. Serdar Kahraman ve Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Yıldız Erdoğanoğlu’nun yürüttüğü sempozyumda, “Servikal Bölgeİnstabiliteleri”,“Lumbal Bölge İnstabiliteleri”,“Spinopelvik Bölge İstabiliteleri” ve “ Omurga İnstabilitelerinde Rehabilitasyon Yaklaşımları Diğer Yöntemler” başlıklı oturumlar düzenlendi.

Omurga instabiliteleri, fonksiyon kısıtlanmasına yol açıyor

Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Erdoğanoğlu, instabiliteler hakkında şu bilgileri verdi:

Omurga sorunları, günümüzde yaşam kalitesini en çok etkileyen durumlardan biridir.Sağlıklı bir omurga, üzerine binen yükler altında hem omurilik hem de sinir köklerine zarar vermeyecek kadar yer değiştirme yeteneğine sahiptir. Hareketsiz yaşama bağlı kas desteğinin azalması, travmalar ve yaşlanma gibi nedenlerle omurgamızın yük taşıma fonksiyonunda ortaya çıkan aksamalara kısaca ‘instabilite’ diyoruz. Omurga instabiliteleri, ağrı ve fonksiyon kısıtlanmasına yol açarak, kimi zaman günlük yaşam aktivitelerinin sürdürülmesini dahi olanaksız hale getirir.”

İlk amaç, omurgaya yönelik egzersiz uygulamaları olmalı

Tanı ve tedavi sürecinin iş gücü kaybının yanı sıra zaman ve maliyet anlamına da geldiğini ifade eden Yıldız Erdoğanoğlu,

“Bu nedenle sürecin çok katmanlı yürütülmesi, yani ilgili tıp bölümlerinin ortak çalışması gerekmektedir. Hastaların mümkün olduğunca cerrahi tedavi olmaksızın,omurgaya yönelik özel egzersizlerin uygulanması ile günlük yaşamına geri döndürülmesi ilk amaç olup, cerrahi tedavinin geciktirilmesi ya da cerrahi tedavi uygulananların iyileşme sürelerinin kısaltılması diğer amaçlardır. Yine cerrahi tedavi yöntemin farklılığına göre uygun fizyoterapi ve rehabilitasyon yaklaşımlarının uygulanması gerekmektedir. Bu sempozyum multidisipliner olarak, yani çok katmanlı bakış açısıyla omurga instabilitelerini güncel yaklaşımlarla irdeleyecektir. Tanı ve tedavi yaklaşımları hem cerrahi, hem de fizyoterapi ve rehabilitasyon modaliteleri yönünden katılımcılara aktarılacaktır” şeklinde konuştu.

Alanında uzman birçok isim, bu sempozyumda buluştu

Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşkesinde gerçekleşen sempozyumda, Prof. Dr. Serdar Kahraman, Prof. Dr. Erkan Kaptanoğlu, Prof. Dr. Filiz Can, Prof. Dr. Deniz İnal İnce, Prof. Dr. Ekin Akalan, Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Erdoğanoğlu, Dr. Öğretim Üyesi Çetin Sayaca, Doç. Dr. Sevil Bilgin, Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Özkeskin, Doç. Dr. Merit Enercan, Uzman Fizyoterapist Mahmut Çalık, Prof. Dr. Semin Akel, Dr. Öğretim Üyesi Serkan Usgu, Uzman Fizyoterapist Mesut Selami, Uzman Fizyoterapist Görkem Dizdar, Fizyoterapist Çağlar Türetken ve Fizyoterpist Zafer Aksungur konuşmacı olarak yer aldı.

Sosyal Medya İle Ergenlik Yaşı 8’e Düştü!

Fiziksel özelliğine dikkat çekilen çocuk, yeteneklerini keşfedemiyor!

Çocukluk dönemi, bireyin kişilik ve davranışlarını belirleyen en önemli faktörlerden biri. 3 yaş grubundaki çocuklar, cinsel kimliklerinin farkına varmaya başlarken, bu dönemde anne-babayı daha sık taklit ediyor. Çocuklarını süsleyerek sosyal medyada sıkça paylaşan ailelere dikkat çeken Klinik Psikolog Aynur Sayım, çocukluk döneminde fiziksel özelliği ön plana çıkarılan çocukların ileride yeteneklerini keşfedemediğini belirterek, sosyal medya etkisi ile ergenlik yaşının 8’e kadar düştüğünü vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi’nden Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, sosyal medyanın aile ve çocuklar üzerindeki etkilerine dikkat çekti.

Annenin verdiği mesajlar çok önemli

“Çocuk gelişiminde bazı dönemler vardır. En önemlisi, anneye ihtiyaç duyulan ve güven ilişkisi içermesi gereken dönemlerdir. Özellikle 3 yaş grubundaki çocuklar artık cinsel kimliklerinin farkına varıyor ve taklit etmeler yoğunlaşıyor” diyen Aynur Sayım,

“Kız çocukları o dönemlerde anneyi model görüyor. Annenin verdiği mesajlar çok önemli. Kız çocuklarının bu dönemde özellikle feminen davranışları modelleme ihtiyacı var; bu tabii ki bu doğal bir şey. Çünkü kız-erkek kimliklerinin yerleşmesi açısından hem kendi cinsi hem karşı cinsle iletişimin gelişmesi açısından önemli. Hepimiz bu dönemi yaşadık taklit davranışlarımız oldu. Ben de annemin topuklu ayakkabılarını giyiyordum, makyaj malzemelerini kullanma hevesim vardı. Ama burada gelişimin doğal davranışlarıyla abartılı olan ve çocuğun gelişimine psikolojisine zarar verecek davranışları ayırt etmek ve olaya iki yönlü bakabilmek önemlidir. Fakat bu dönemde çocuğun beden gelişimiyle ilgili kişilik gelişiminde ön plana alınan bir öğe var. Yani bedensel görüntüde, hoş ve makyajlı görünmeye ve fiziksel özelliklere dikkat çeken bir durum var ve bu açıdan tehlikeli” şeklinde konuştu.

Fiziksel özelliğine dikkat çekilen çocuk, yeteneklerini keşfedemiyor!

Klinik Psikolog Aynur Sayım, “Son yıllarda biliyoruz ki çocuklarını sosyal medyada çok paylaşan ebeveynler var. Bebeklerini bile giydirip süsleyip makyaj yapıp fotoğraflarını çekip, sosyal medyada paylaşan aileler var” diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu aslında ailenin kişilik problemi ve sosyal medyadan ilgi ihtiyacıyla ilgili bir durum. Çocuklukta fiziksel özelliğe çok dikkat çekince ileride de çocuk yeteneklerini keşfedemiyor kişilik özellikleriyle çok fazla öne çıkamıyor. Çünkü verilen mesaj daha çok ön planda fiziksel görüntünün olması oluyor. Bizim yapmamız gereken ona çok farklı uyaranlar sunup sosyalleşme, dil gelişimi gibi özelliklerini geliştirmeye yönelik öğeler sunmaktır.

Çocuğunuzun dış görünüşünü eleştirmeyin!

Aileler çocuklardan sorumlu birincil kişilerdir. Ailenin en önemli görevlerinden biri sınırlamaları iyi koyabilmektir. Çocuğun evcilikte anneyi taklit etmesi doğal bir parçadır. Ama bu kadar fazla öne çıkartılmasını eleştiriyoruz. Mesela anne hep, fiziksel sorunlarından bahsediyorsa ve vücut algısı negatifse çocukta da bu algı yerleşir. Çocuğun da başka bir davranışta bulunmasını bekleyemeyiz. Çocuk da vücuduna çok odaklı kişi oluyor. Bazı ebeveynlerde çocuğun bedeniyle ilgili çok olumlu ya da olumsuz eleştiriler yapabiliyorlar. Bu çok yapılınca çocuk da buna odaklanıyor ve bu sakıncalıdır. Yemek yeme problemleri, depresif durum, kaygı bozukluğu uyum problemleri de ortaya çıkabilir. Özellikle de ergenlik dönemlerinde problem olur.”

Ergenlik yaşı 8’e düştü!

Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi’nden Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, sözlerini şöyle tamamladı:

“Çocuklara her şey artık tanıtım videoları sayesinde çok cazip bir şekilde sunuluyor. Çocuk da bunlara sahip olmak istiyor. Kendisi de videolar çekmek, ‘youtuber’ olmak istiyor. Çocuk özendiriliyor çünkü. Bu günümüzde çok artmış olan bir durum ve ergenlik yaşı 8 yaşa kadar düştü. Gelişimin sıkı takip edilmesi gerekiyor. Hormonal bir boyutu olsa da birtakım uyaranların da etkisi gündemde. Bu nedenle kontrol yine ailededir. Sınırlar iyi konulursa, doğru model görürse, iyi yetişirse tüm bunlara engel olabilmeyi, az etkilenmeyi öğrenir.Dış etkileri değiştiremiyoruz bu yüzden biz kendi içimizde tedbir almalıyız.”

Uçak Fobisine Son Veren Yöntem: “Sanal Gerçeklik”

Uçakla seyahat etme ya da uçakta yaşanan türbülans durumlarında ortaya çıkan korku, kişinin yoğun kaygı hissetmesine yol açıyor ve hayatını önemli ölçüde etkiliyor. Uçak korkusuyla başa çıkmak için; müzik dinleme, kitap okuma ya da film seyretme gibi yöntemlerle dikkati başka noktalara çekmenin önemine işaret ediliyor. Uçak fobisinin tedavisinde kullanılan Sanal Gerçeklik Terapisi ile aşama aşama duyarsızlaştırma sağlanıyor ve kişi korkuları ile yüzleşiyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesinden Uzman Klinik Psikolog Cemre Ece Gökpınar Çağlı, uçak korkusu, tedavi yöntemleri ve baş etme yollarına ilişkin önemli bilgiler verdi.

Çağlı, fobiyi “belirli bir nesneye, duruma ve olaya karşı duyulan aşırı baskı, normalin dışında işlevselliğimizi bozacak düzeyde kaygı, anksiyete ve korku” olarak tanımladı.

Fobiler, hayatı ciddi şekilde kısıtlıyor

Uçak fobisinin kişinin uçağın içinde bulunduğu anda hatta bazen havalimanına gitmeden, uçuş yapılacağı gün planlandığı andan itibaren duyduğu yüksek kaygı olarak nitelendirilebileceğini ifade eden Çağlı, “Bu durumun korkudan öteye geçmesi bizim için önemli. Hepimizin korkuları vardır. Genel olarak baktığımızda uçaktan korkan pek çok kişi görebiliriz. Her ne kadar veriler ve istatistikler, uçak yolcuğunun çok güvenli bir yolculuk tipi olduğunu gösterse de hepimizin zaman zaman bu uçuşlardan korku duyduğu ya da zaman zaman çekindiği durumlar vardır. Burada önemli olan nokta şu; Ne zaman bu korku ve kaygı bizimişlevselliğimizi bozuyor? Bu şu demek: Yurt dışında bir yere gitmemiz gerekiyor, çok önemli bir iş seyahati var ya da yakınlarımızı ziyaret etmemiz gerekiyor. Uçağa binmekten çekindiğimiz noktada, hatta binemediğimiz zamanlarda ya da bindiğimizde ancak uçak içerisinde çok ciddi boyutta sıkıntı yaşadığımız noktada, bu durum bizim için fobi anlamına gelebiliyor” diye konuştu.

Kişinin mantığı devreden çıkıyor

Bazı mantıksal açıklamalarla dindirebileceğimiz korkularımızın olabileceğini belirten Uzman Klinik Psikolog Cemre Ece Gökpınar Çağlı, “Uçak emniyetli, bir seyahat aracı. Karayolu ulaşımlarında çok daha fazla oranda kaza, yaralanma ve ölüm riski olduğunu görüyoruz. Uçakta böyle bir durum olmadığını görüyoruz fakat o anda bizim duygusal, kaygılı tarafmız bize mutlaka uçak yolculuğunun, o senaryonun kötü bir şekilde sonuçlanacağını hissettirir. O anda kişinin mantığı devreden çıkabiliyor ve tüm o mantıklı açıklamalar ve istatistiksel veriler bir anda yok oluyor. Tamamen kaygı baskın bir hale geliyor” diye konuştu.

Aslında “korku”dan korkuluyor

“Kişi aslında korkudan korkuyor, kaygıdan kaygılanıyor” diyen Çağlı, “Ya korkarsam ya bir şey olursakorkusu başlıyor. Aslında olay esnasında değil, öncesinden başlatıyoruz bu kaygıyı. Havalimanına giderken başlıyor bu kaygı. Oradaki işlemler esnasında daha çok artıyor ve en son noktada kişi uçağa bindiğinde artık uçuşa hazır. Uçak kalkışa hazırken o kaygı baş edilemez bir noktaya geliyor. Özellikle en sık rastladığımız noktalar uçağın kalkışı, inişi ve türbülans esnasında yaşanan korkular. Bireyler uçak seyir halindeyken; titreşim, alçalma ya da yükselme olmadığında, motor sesinde bir değişiklik olmadığı durumlarda daha sakin seyahat edebiliyorlar” dedi.

Türbülansta da benzer kaygılar yaşanıyor

Türbülansta da benzer kaygıların yaşandığını belirten Çağlı, “Aslında uçakların türbülanslara çok dayanıklı olduğu, çok ciddi bir kaza riski içermediği bilinen ve söylenen bilgilerdir. Ama kişi o noktada kontrolün kaybolduğu düşüncesiyle veya başına bir şey gelebileceği düşüncesiyle ekstra bir kaygı ve panik atak duyabiliyor. Bu tip durumlarda genellikle anonslar da bu anlamda uyarı niteliğinde olabilmektedir. Kişiler bazen bu anonsları duymak için film izlemeyi ya da müzik dinlemeyi reddedebiliyor. Bu önemli bir şey ama kişinin uçakta oluşabilecek her türlü ses değişikliğine çok fazla dikkat etmesine yol açabiliyor” dedi.

Uçakta kendimizi nasıl rahatlatabiliriz?

Cemre Ece Gökpınar Çağlı, uçakla seyahatte ortaya çıkabilecek korku ya da kaygıyla baş etmenin bazı yöntemlerle mümkün olabileceğini söyledi. Çağlı, şu tavsiyelerde bulundu:

“Örneğin bir saatlik bir yolculukta yapılabilecek şey ne olabilir? Belki bir şey okumak, dikkat odağımızı o kaygıdan uzaklaştıracak başka şeyler yapmak, bir film izlemek, uçuş süresini bölmek yani planlama yapmak olabilir. Örneğin ilk 15 dakikada bir kitap okurum, sonrasında bir şeyler atıştırırım. Sonrasında bir film izlerim gibi seyahat süresini bölmek, kişinin belirlediği süreleri atlattığını hissini vermesi açısından faydalı olabilir.”

Uçuş ekibi ile kaygınızı paylaşın

Uçuş ekibi ile uçağa binmeden bu kaygının paylaşılmasının da yararlı olabileceğini belirten Cemre Ece Gökpınar Çağlı, “Herhangi bir sıkıntı yaşayacağınız durumlarda destek alabileceğinizi bilmek, davranışlarını gözlemlemek kişiyi rahatlatabilir. Diyelim ki, beklenmedik bir türbülans durumu oldu. Bu durumda uçuş ekibinin uyarılarıyla gereken önlemleri aldıktan sonra artık o noktada nefesimizi ve bedensel tepkilerimizi kontrol etmeye çalışmak önemli. Kendimizi şartlamak yerine kendimizi iyi ve rahat hissettiğimiz zamanlarda olduğu gibi kontrollü ve yavaş bir nefes alışverişini sağlamak olabilir. O anda dikkat odağını değiştirmek ve başkaşeylerle ilgilenmek etkili olabilir. Kendimizi iyi hissettiğimiz bir yerde hayal etmek ya da dinlendirici bir müzik dinlemek, kişiyi rahatlatabilir.”

Profesyonel destek alınmalı

Tüm bu yöntemlere rağmen kişinin korkusuyla başa çıkamadığı durumlarda mutlaka profesyonel destek alınması gerektiğini kaydeden Çağlı, “Bir uzman desteği alması bizim tavsiye ettiğimiz noktalardan biri. Öncelikle bir psikoterapi süreci geçerli. Fobiler ve özellikle uçuş fobisinde bilişsel davranışçı terapi dediğimiz kişinin hem bilişlerine hem davranışlarına yönelik yaptığımız bir terapi çeşidi vardır. Özellikle kaygı bozuklukları ve fobilerde oldukça etkili olduğu kanıtlanmış bir tedavi ve terapi yöntemidir” dedi.

Uçak korkusu, sanal gerçeklik yöntemiyle aşılabilir

Bu terapilerde zaman zaman uzmanı zorlayan bazı durumların ortaya çıkabileceğini, bunun da sanal gerçeklik terapisi ile aşıldığını kaydeden Çağlı, şunları söyledi:

“Seans odasına korkulan durumu ve nesneyi almakta güçlük çekiyorduk. Bunun en güzel örneği de uçuş fobisi. Terapi esnasında kişiyle bir uçağa binmek ve o kademeli duyarsızlaştırmayı sağlamak zor oluyordu ama bunun için de artık bir çözümümüz var, Sanal Gerçeklik Terapisi. Psikoterapi seansları içerisinde kullandığımız Sanal gerçeklikle kişinin kademeli olarak evinden havalimanına gittiği sahneyi, havalimanında o bilet işlemlerinin yapıldığı anı,uçağa binişi, uçağın kalkış anı, uçağın türbülansı, yağmurlu hava mı açık hava mı, gündüz uçuşu mu gece uçuşu mu, koridor koltuğunda mı cam kenarında mı oturduğu şeklinde bir çok değişkeni değiştirerek kişiyi kademeli olarak uçuşa hazırladığımız ve o esnada kaygısıyla yüzleşmesini sağladığımız bir terapi yöntemi. Tedavide fayda gördüğümüz bir yöntem. Sebebi de kişi aslında o anda kaygıyla nasıl baş edeceğini kaygıdan kaçmadan öğreniyor. Kaygıyla yüzleştiğimiz noktada aslında o kaygıdan kaygılanmamayı öğreniyoruz. Çünkü bizim için kaçınmaya yol açan, bilinmeyen şeyler veya kötü senaryolardır. Kaygıyla yüzleştiğimizde, onu tanıyıp fark edip onunla nasıl ilerleyeceğimizi, onu nasıl yönetebileceğimizi öğrendiğimizde artık o korkulacak bir durum olmaktan çıkıyor.”

 

Uzman Klinik Psikolog Cemre Ece Gökpınar Çağlı,uçak fobisine eşlik eden başka fobilerin de olduğunu belirterek “Kapalı alan. Kimi zaman koltuk aralıkları daha dar olan uçaklarda kişi kapalı alanda kalmanın da verdiği bir sıkıntıyla mücadele veriyor. Yükseklik korkusu. Uçak çok ciddi yüksekliğe çıktığı anda kişi aynı rahatsızlığı hissedebiliyor. Bazı kişilerde ise uçakta bir şey başına gelirse kimin müdahale edeceği konusunda kaygı yaşıyor, çaresizlik ve kendini kötü hissetme durumu yaşayabiliyor. Bunları teker teker ele alabiliyoruz” dedi.

Çağlı, Bazı durumlarda terapiyle eş zamanlı psikiyatri yönlendirmeleri ve farmakoloji tedavilerinin uygulanabileceğini ifade etti.

Negatif Bakış Açısı, Enerjiyi Yok Ediyor!

Olumlu bir bakış açısına sahip olmak, hayatın her alanında büyük önem taşıyor. Pozitif psikolojiye sahip olmakta ilk adımın zihin açıklığı olduğuna dikkat çeken Uzm. Psikolog Yıldız Burkovik, zihni açık olan insanların doğru değerlendirmelerle çözüme odaklandığını belirterek, hayata negatif bakmanın, enerjiyi yok eden olumsuz bir yapılanma olduğunu vurguladı.

 

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü Uzman Klinik Psikolog Yıldız Burkovik, gülümsemenin insana mutlak bir güç kattığını ifade etti.

 

Negatif bakış, enerjiyi yok ediyor!

 

“Mutluluk her bireyin aslında sahip olduğu, ancak zaman zaman kendinden uzaklaşan ve kimi zaman ise tamamen kaybedilen bir duygudur” diyen Yıldız Burkovik,

 

“Bu duygunun belirtisi ise gülmek ya da kahkahalar atmak. Kişi ister hafif bir gülümseme ile düşünsün ya da baksın, ister kendini durduramayan kahkahalar atsın, bu süreçte aldığı mutlak bir güçtür. Bu gücü sürekli elde tutmak daima pozitif düşünce içeriğine sahip olmakla mümkündür. Hayata negatif bakış ise gülmenin tam aksine enerjiyi yok eden olumsuz bir yapılanmadır” şeklinde konuştu.

 

Pozitif psikolojinin ilk adımı: Zihin açıklığı

 

Uzman Klinik Psikolog Yıldız Burkovik, “İnsanın mutlak bir gücü elinde tuttuğu zaman başaramayacağı hiçbir şey yoktur” diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

 

“Kimine göre mutlak güç sağlıklı bir akla sahip olmakta, kimine göre mantığı yerinde kullanmakta, kimine göre ise zihnin ve ruhun huzurlu olmasındadır. Hepsine sahip olan; hayata pozitif bakandır. Pozitif psikolojiye sahip olmakta ilk adım zihin açıklığıdır. Zihni açık olan bütünü görür. Çocukluğumuzda ebeveynlerimiz okula uğurlarken ‘Allah zihin açıklığı versin’ derlerdi. Zihni açık olan insan değerlendirmeleri doğru yapar. Olumsuz bir süreçte neyin olumsuz gittiğini değerlendirirken duruma takılıp kalmadan çözüme odaklanır. Çözüm odaklı olan pozitif düşünendir. Dolayısıyla sorun odaklı olmak yerine çözüm odaklı olmaya yönelmek gereklidir.

 

İstikrarlı olun!

 

İstikrarlı olmak da son derece önemlidir. Bu konuda ısrarcı olunmalıdır, elbette ki ısrarcılık ilerlemeye yönelik olmalıdır. Doğru bilgide ısrarcı olmak ve doğru bilgiyi almak ve hatta yaymak kişinin motivasyonunu artırdığı gibi, pozitif bakış açısının da güçlenmesine sebep olur.

 

Alternatif yaratmayı öğrenmek gerekiyor!

 

“Zorluklar ile baş etmek yerine kaçıp uzaklaşmak beynin gerçek aktivitesini kullanmamak demektir. Bu yüzden daima ilerlemek ve çeşitli alternatifler bulmak için zihni doğru şekilde kullanmak gereklidir” diyen, Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü Uzman Klinik Psikolog Yıldız Burkovik, sözlerini şöyle tamamladı:

 

“Zihnini doğru yönde kullanan alternatiflerden alternatif yaratandır. Alternatif yaratmayı öğrenmek ve bunu başarmak pozitif psikolojinin olmazsa olmazlarındandır. Öğrenmek ve öğrenmeyi alışkanlık haline getirmek her yönden kişiye ve yaşantısına değer katar. Pozitifi hedefleyen ve pozitif düşünen kendini daha değerli kılmak için elinden gelenin en iyisini yapandır. Bu nedenle öğrenme amaç edinilmelidir. Öğrenmeden geçen bir günümüzün olmamasını sağlamak, beynimizin de daha sağlıklı olmasında en önemli süreçlerdendir. Tüm süreçlerin başarılı olması kişinin uzlaşmacı olması ile de bağlantılıdır. Olumlu olan tüm süreçler, olumlu bakış açısına sahip olmak mutluluğun kapısını açan anahtardır.”

Sosyal Medya, Seçmen Tercihlerini Nasıl Etkiliyor?

Kamuoyu araştırmalarının demokrasinin sağlıklı işleyişi açısından bir gereklilik olduğunu kaydeden Prof. Dr. Süleyman İrvan, kamuoyu araştırmalarının uluslararası kuruluşlar tarafından belirlenen kriterleri taşıması gerektiğine dikkat çekti. Bir araştırmanın en temel bulgulara sahip olması gerektiğini belirten İrvan, “Bu verilerin şeffaf şekilde açıklanmış olması ve kamuoyu denetiminin olması lazım” dedi.

Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşkesi Nermin Tarhan Konferans Salonunda gerçekleştirilen 2. Bilimsel Araştırma Zirvesi’ne siyasal iletişim alanında çalışan akademisyenler, araştırma şirketleri temsilcileri katıldı.

Sosyal medyanın etkileri konuşuldu

Üsküdar Üniversitesi Sağlık, Kültür ve Spor Direktörlüğü ile Stratejik Araştırma ve Geliştirme Kulübü tarafından düzenlenen 2. Bilimsel Araştırma Zirvesi’nde “Sosyal Medyanın Seçmen Tercihleri Üzerindeki Etkisi” konuşuldu. Zirve, Stratejik Araştırma ve Geliştirme Kulübü Başkanı ve VIP Uluslararası Araştırmalar ve Test Merkezi Kurucusu, Araştırmacı Nihal Konçu Akhuy ile Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Gül Esra Atalay’ın açılış konuşmalarıyla başladı. Zirveye konuşmacı olarak Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, PİAR Gallup Araştırma Şirketi kurucusu Bülent Hasan Tanla, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Murat Kırık, Bahçeşehir Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi Şafak Şahin ile Şehir Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi Övünç Meriç Fermanoğlu katıldı.

Prof. Dr. Süleyman İrvan: “Kamuoyu araştırmaları gereklidir”

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, “Seçimler ve Kamuoyu Araştırmaları” başlıklı sunumunda kamuoyu araştırmalarıyla ilgili iki temel tartışmanın olduğunu söyledi. İrvan, bunlardan birinin bu araştırmaların seçmen tercihlerini yönlendirme amacıyla yapıldığı yönünde olduğunu, ikinci eksenin ise kamuoyu araştırmaları ile seçim sonuçları arasında ortaya çıkan farklılıklara dayalı değerlendirme ve eleştiriler olduğunu ifade etti. Prof. Dr. Süleyman İrvan, kamuoyu araştırmalarının demokrasinin sağlıklı işleyişi açısından bir gereklilik olduğunu vurguladı.

“Etik ilkeler belirlenmeli ve bu ilkeler açıklanmalı”

Kamuoyu araştırmalarının seçmenler ve partiler tarafından doğru ve nesnel biçimde anlaşılıp değerlendirilmesi için haberleştirilme sürecinde belli temel bilgileri içermesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Süleyman İrvan, bir kamuoyu araştırmasının ESOMAR/Avrupa Kamuoyu ve Pazarlama Araştırmaları Derneği ve WAPOR/Dünya Kamuoyu Araştırmaları Derneği’nin belirlediği kriterleri taşıması gerektiğini vurguladı. İrvan, şunları söyledi:

“Araştırmayı yapan şirketin adı, araştırmanın kimin adına yapıldığı, kim tarafından finanse edildiği, anketin hangi tarihlerde gerçekleştirdiği, örneklem büyüklüğü, örneklem belirleme yöntemi, anket sorularının nasıl formüle edildiği, anket uygulama yöntemi, hata payı ve kararsızların nasıl dağıtıldığı şeklindeki doneler mutlaka bulunmalıdır. Bir araştırma en temel bulgulara sahip olmalı, bu sorulara yanıt verilmeli. Bu verilerin şeffaf şekilde açıklanmış olması ve kamuoyu denetiminin olması lazım. Araştırmacılar Derneği bu veriyi elinde tutup özdenetim mekanizmasını da kurmalı” dedi. İrvan, akademik çevrelerin ve araştırma şirketlerinin bir araya gelerek etik ilkeler belirlemesi gerektiğini, her seçim döneminde bu ilkelerin açıklanması gerektiğini ifade etti.

Bu araştırmaların geliştirilmesi için bilimsel kurumlar çalışmalı

Siyasal iletişimin duayenlerinden PİAR Gallup Araştırma Şirketi’nin kurucusu Bülent Hasan Tanla ise “Sosyal Medyanın Seçmen Tercihleri Üzerindeki Etkisi” başlıklı konuşmasında 1983 seçimlerinde yaptıkları tahmin ve ölçümlemelere dikkat çekti. Kamuoyunda bilinenin aksine bir başka partinin başkanı ve partinin iktidara geleceğini tahmin eden kurumun başkanı olarak bazı tavsiyelerde bulunduğunu belirten Tanla; “Kamuoyu araştırmalarının gelişmesi ve geliştirilmesi için mutlaka bu araştırmaların bilimsel bir çalışma olmadığını, anket değil araştırma olduğunun ve mutlaka ölçüm yapılması gerektiğinin bilinmesi gerekir. Mutlaka üniversite ve bilimsel kurumların bu araştırmaların gelişmesi için ülkemiz açısından da üniversitelerin daha etkin olması gerektiğini vurgulamak isterim” dedi. Kamuoyu araştırmalarına olan güvenin önemli olduğunu belirten Tanla, “Sosyal medyaya duyulan güven çok fazla değil. Sosyal medyadan alınan bilgilerin hangisi doğru hangisi yanlıştır ikilemi arasında kalındığı için farklı değerlendiriliyor. Dolayısıyla sosyal medyada yapılacak bir araştırmada profilin belli olması gerekmektedir. İkincisi bunu kullananlar ne için kullanmaktadır, bu ayrıntının bilinmesi gerekmektedir. Bu ikisi bilinmediği müddetçe daha çok tartışırız” dedi.

Sosyal medya alternatif sunuyor

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Murat Kırık ise “Sosyal Medya ve Algı Yönetimi” başlıklı sunumunda gelişen teknoloji ile beraber geleneksel medya ve iletişim araçlarının sona erdiğini, hayatımızda çok etkin bir şekilde yer alan sosyal medyanın seçmen davranışını değiştirmediğini söylemenin mümkün olmadığını ifade etti. Geleneksel medyanın sona ermesiyle birlikte bir kesimin sesini duyuramadığını kaydeden Kırık, sosyalmedyanın bu anlamda alternatif sunduğunu söyledi.

Algı yönetimine karşı mesajlar iyi okunmalı

Sosyal medyada kullanılan algı yönetimine dikkat çeken ve algı operasyonlarında medyanın etkili olduğunu belirten Doç. Dr. Ali Murat Kırık, sosyal medyadaki algı yönetimine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu: “Sosyal medya çok etkili bir güç. Sosyal ağların etkin bir şekilde kullanılması gerekiyor” diyen Doç. Dr. Ali Murat Kırık, sosyal medyada verilen mesajların da iyi okunması gerektiğini, bunun için de iyi eğitimli olmak gerektiğini söyledi.

Sosyal medya, siyasal iletişimi nasıl etkiliyor?

Bahçeşehir Üniversitesi Dr. Öğretim Görevlisi Şafak Şahin, “Sosyal Medya ve Siyaset” başlıklı sunumunda sosyal medyanın önemli bir güç olduğu günümüzde bireylerin sosyal medyayı bilgilenmek ve gelişmeleri takip etmek için, eğlenmek için ve başkalarının hayatını izlemek için takip ettiğini söyledi. Siyasal iletişimde ise sosyal medyanın bireyin aidiyet duygusuna hitap ettiğini belirten Şahin, siyasetçilerin ve siyasal partilerin sosyal medyayı kullanma biçimlerinden örnekler verdi.

Şehir Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi Övünç Meriç Fermanoğlu da “Dijital Demokrasi: Türkiye’de Yeni Medya ve Siyasal Katılım” başlıklı sunumunda 2014 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı adaylarının o dönemde sosyal medya kullanımlarına ve seçmenlerin verdiği tepki ve yanıtlara ilişkin yaptığı akademik çalışmadan kesitler sundu.

Zirve sonunda katılımcılara plaket, teşekkür belgesi verildi. Katılımcılar birlikte hatıra fotoğrafı çektirdi.

Çocukta Davranış, “Ebeveyn Modeli” İle Şekilleniyor

Çocuk yetiştirirken söz odaklı değil, davranış odaklı eğitimin esas alınması büyük önem taşıyor. Kız çocuklarının annelerini, erkek çocuklarının ise babalarını rol model aldıklarına dikkat çeken Uzm. Dr. Mahir Yeşildal, çocuğun anne-babadan örnek aldığı davranışları, ilerleyen zamanlarda kendisinin de gerçekleştireceğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Mahir Yeşildal, ebeveyn davranışlarının çocuklar üzerindeki etkisi hakkında önemli değerlendirmelerde bulundu.

Çocuğunuzu sözlerle değil, davranışlarla ile eğitin

“Çocuk yetiştirirken temel kaidelerden biri çocuğu sözlerle eğitmek yerine, davranışlarla eğitmektir” diyen Uzm. Dr. Mahir Yeşildal,

“Mesela eve misafir gelir, 23.00-00.00 gibi kalkar, anne-baba ‘Oturun daha yeni gelmiştiniz’ der. Misafir gider, bu defa da ebeveyn, ‘Bir türlü gitmediler’ der. Çocuk oradan ikiyüzlülüğü öğrenir. Bu çocuğa dürüst davranmamak, ikiyüzlü davranmanın normal bir şey olduğunu gösterir. Şiddet noktasında aile içerisindeki problemleri çözme becerimizi çocuğa öğretmemiz gerekiyor” şeklinde konuştu.

Kızlar annesini, erkekler babasını örnek alıyor

Uzm. Dr. Mahir Yeşildal, “Kız çocukları annelerini, erkek çocukları da babalarını rol model alır” diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bir kız çocuğunun hayatındaki ilk erkek babasıdır ve kız çocukları, bir başka erkekle nasıl iletişim kuracaklarını babası ile kurduğu ilişki ile öğrenir. Erkek için de aynı şey söz konusudur.

Çocuğunuzun fikrini sorun

5 yaşındaki çocuğu kendi kafasına göre giydirmemek gerekiyor. 3 tane tişörtü koyup, ‘Kızım-oğlum hangisini giymek istiyorsun’ diye sormak gerekiyor. Kendi özgür iradelerini ortaya koyabilecekleri bir yetişme modelini koymak lazım.

“Çocuğumuzun psikolojisi etkilenmesin” diyerek, sorunları gizlemeyin

Bir problem çıktığında aile içerisinde şuna da çok karşıyım; problem var, ‘Çocuğun yanında susalım’. Hayır efendim, eğer evinizde mali bir problem varsa, bunu çocuğun önünde konuşmanızın bir sakıncası yok. İkili ilişkilerinizde bir problem varsa, bunu medeni insanlar gibi konuşacaksanız, lütfen çocuğun önünde konuşun. Çünkü çocuk sizden sorun çözmeyi öğrenecek. Mesela anne-baba boşanacak, ‘Çocuğumuzun en azından soyut düşünme becerisi gelişsin, 6-7 yaşına kadar bekleyelim, boşanmanın ne olduğunu anlayabileceği yaşa kadar erteleyelim’ diyorlar ve o yaşa kadar, evin içerisinde hiçbir sorun yokmuş gibi davranılıyor. Çünkü ‘Aman çocuğun psikolojisi olumsuz etkilenir’ diye, sorunlar sofraya, çocuğun oyun alanına getirilmiyor. Çocuk güllük gülistanlık giderken, birden bire anne-babasının boşandığını öğreniyor. Neden boşandığını kimden öğrenecek? Anneanneden, babaanneden yani taraflı kişilerden öğrenecek ve olayları çarpık bir şekilde öğrenmiş olacak. Dolayısı ile burada çocuk yetiştirirken, eğer medeni bir biçimde ilişki kurabiliyorsanız, çocuktan bir şeyleri gizleyip saklamanın anlamı yok. Çocuğun olduğu ortamda belediye seçimlerini de konuşmalısınız, artan kuru yemiş fiyatlarını da tanzim satış noktalarını da… Bütün bunları konuşarak çocuğa hayatı öğretebiliriz.”

İletişim şekli, çocuğun bütün hayatını etkiliyor

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Mahir Yeşildal, anne-babanın istikrarsız davranışlarının çocuk üzerindeki etkileri hakkında şunları söyledi:

“Baba işe gidiyor, anne kayınvalideden, görümcelerden şikâyet etmeye başlıyor. Babanın eve geldiğinde çizdiği tablo apayrı. Anne susmuş, bu konularla ilgili hiçbir şey söylemiyor, baba diyor ki; ‘Senin annen, 20 sene önce koltuk alırken de böyle yapmıştı’. Çocuk ikili bir mesaj almış oluyor. İstikrarlı bir iletişim ve ilişkiyi böyle bir ailede büyümüş bir çocuğun geliştirmesini beklemek mümkün mü?”

“Babası annesine nasıl davranıyorsa, o da aynı şekilde davranacak”

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Mahir Yeşildal, sözlerini şöyle tamamladı:

“Erkek çocuksa, eğer annesi ile babası arasında sağlıklı bir ilişki yoksa ve kendisi baba ile özdeşleşip, anne ile sağlıklı bir iletişim kuramamışsa, babası annesine nasıl davranıyorsa, aynı şekilde davranacak. Babası annesine nasıl davranıyorsa, o da aynı şekilde davranacak. O çocuk sürekli babasından yakınacak, ‘Benim babam böyle yapmıştı, benim babam anneme şiddet göstermişti, benim babam para vermiyordu’ vb. diyecek; ama babasının yaptığının 5 katını kendisi yapacak. Çünkü başka bir şey bilmiyor.”

Epilepsi Nöbeti Geçiren Birine Nasıl Müdahale Edilmeli?

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Barış Metin, epilepsi nöbeti anında yapılması gerekenler hakkında önemli bilgiler verdi.

Epilepsi nöbetlerinin çok farklı biçimlerde gerçekleştiğini ifade eden Doç. Dr. Barış Metin, “Bazı nöbetlerde kişi fazla hareket etmez, sabit bakma ve donma tarzı davranışlar görülür. Ancak bazı nöbetlerde de yere düşme, kasılma ve vücutta atmalar olur. Özellikle düşme ve kasılmanın eşlik ettiği bu büyük nöbetler tehlikeli olabilir. Çoğu nöbette hastanın acile götürülmesine veya 112’yi aranmasına gerek yoktur. Ancak etrafta bulunan kişilerin ne yapacağını bilmesi gerekir” dedi.

Hasta bunları yaşıyorsa, 112’yi hemen arayın!

Doç. Dr. Barış Metin, 112’nin hangi durumlarda aranması gerektiğini şöyle ifade etti:

“Eğer kişi hayatında ilk kez nöbet geçiriyorsa, solunum güçlüğü varsa, nöbetten sonra kendine gelemiyorsa, nöbet 5 dakikadan uzun sürüyorsa, nöbet sırasında kendini yaralamışsa, nöbet suda geçirilirse, kişide diyabet, kalp hastalığı veya gebelik varsa hemen 112 aranmalıdır.”

Doç. Dr. Barış Metin, büyük nöbet (düşme ve kasılma) geçiren birine yapılması gereken müdahaleleri şu şekilde anlattı:

Nöbet geçiren kişiyi yavaşça yere yatırın

“Büyük nöbet (düşme ve kasılma) geçiren birini gördüğünüzde öncelikle sakin olun. Eğer 112’yi aramanız gereken durumlardan biri yoksa kişiyi yavaşça yere yatırın ve nöbet bitene kadar yanında kalın.

Kişiye zarar verebilecek şeyleri etrafından uzaklaştırın

Başının altına yumuşak bir şey koyun. Etraftaki zarar verici, kişinin çarpabileceği, üzerine düşebilecek eşyaları uzaklaştırın.

Kişiyi sol tarafa çevirerek, nefes almasını kolaylaştırın

Nöbet geçiren kişiyi sol tarafına çevirerek nefes almasını kolaylaştırabilirsiniz. Kravat gibi nefes almayı zorlaştıracak kıyafetlerle ve gözlük gibi kırılabilecek şeyleri çıkarın.

Kişinin üzerinde bir uyarı yazısı olup olmadığına bakın

Kişinin üzerinde bir hastalığı olduğunu belirten tıbbi bir uyarı yazısı (bileklik vb.) olup olmadığına bakın. Nöbet 5 dakikayı geçerse 112’yi arayın. Kişi uyanınca ona durumu açıklayın ve evine dönmesine yardımcı olun.”

Nöbet geçiren birine bunları yapmayın!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Barış Metin, epilepsi nöbeti geçiren birine yapılmaması gerekenleri şöyle sıraladı:

-“Kasılmaları durdurmaya çalışmayın,

-Ağzına bir şey sokmayın, bu çene ve dişlerde hasara neden olabilir,

-Suni solunum yapmaya çalışmayın, kasılmalar bitince solunum geri gelir,

-Kendine tamamen gelinceye kadar su veya yiyecek vermeyin, bilinci yerinde değilken vereceğiniz gıda akciğerlere kaçabilir.”

Üsküdar Üniversitesi, Zayıflama Çayındaki “Yasaklı Maddeyi” Tespit Etti

Üsküdar Üniversitesi İleri Toksikoloji Analiz Laboratuvarı tarafından bir zayıflama çayında yapılan incelemede “yasaklı madde” tespit edildi. Şikâyet üzerine yapılan incelemelerde, zayıflama amaçlı kullanılan üründe kalp hastaları için ciddi risk oluşturan “sibutramin” etken maddesine rastlandı. Söz konusu maddeyi ihtiva eden zayıflama hapı, 2010 yılında genç bir kadının ölümüne neden olmuş, bunun üzerine Sağlık Bakanlığı ve İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü, “sibutramin” etken maddeli ilaçların ruhsatlarını askıya almıştı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesinde tedavi gören ve zayıflama çayı kullanan bir hastanın şikâyeti üzerine, hastanın kullandığı ürün, Üsküdar Üniversitesi İleri Toksikoloji Analiz Laboratuvarında LC-MS/MS yöntemi ile analiz edildi. Söz konusu ürünün içeriğinde “sibutramin” etken maddesi tespit edildi. Hastadan idrar örneği alınarak yapılan analizde ise; sibutramin metabolizasyonu sonucu vücutta oluşan iki aktif metabolit tespit edildi.

“Sibutramin” sinir sistemi ve kardiyovasküler hastaları için risk oluşturuyor

Sağlık Bakanlığı ve İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü tarafından Türk Eczacıları Birliğine gönderilen 22 Ocak 2010 tarihli yazı ile “sibutramin” etken maddesi içeren ilaçların “kardiyovasküler hastalarda oluşturduğu risk gerekçesiyle” ruhsatları askıya alınmış ve ilgili(eczane, ecza deposu, hastane vb.) yerlerden geri çekme işleminin uygulandığı bildirilmişti. Bakanlığın Beşeri Tıbbi Ürünler Ruhsatlandırma Danışma Komisyonunca alınan karar gereği,farmakovijilans verilerine dayanılarak sibutramin etkin maddesi içeren müstahzarlara ait ruhsatnamelerin askıya alındığı 21 Ocak 2010 tarihinde bildirilmişti.

2010’da can almıştı

Bakanlığın 2010 yılında söz konusu kararı almasından yaklaşık 6 ay önce Kastamonu’da 23 yaşındaki Nilay Dinçer, “sibutramin” etken maddesi ihtiva eden bir zayıflama ilacı kullandıktan sonra hayatını kaybetmişti. Üsküdar Üniversitesinin yaptığı inceleme, aradan geçen 9 yılda Bakanlığın ruhsatları askıya almasına rağmen bazı firmaların ürünlerinde tüm riskleri göz ardı ederek “sibutramin” kullanmakta ısrar ettiğini ortaya koydu.

“Zayıflama çaylarının incelenmemesi, önemli bir halk sağlığı sorunu”

Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, piyasada bulunan ve zayıflama çayı adı ile kullanıma sunulan örneklerle ilgili şu uyarılarda bulundu:

“Piyasada bulunan ve ‘zayıflama çayı’ adı ile kullanıma sunulan örneklerin sibutramin içerip içermediklerinin tespitinin önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu madde özelikle psikoz, depresyon gibi ruhsal hastalıkları tetikler. Kişide muhakeme ve dikkat bozukluğu yapar. Özellikle ergenlikte akademik yaşamı da olumsuz etkiler. Tarım ve Orman Bakanlığının uygun görmesi durumunda, piyasada mevcut ürünlerin söz konusu analizlerini, uluslararası ölçekte ISO 17025 akreditasyon belgesine sahip olan Üsküdar Üniversitesi İleri Toksikoloji Analiz Laboratuvarında yapabiliriz. Toplum sağlığını tehdit eden böylesine hassas bir konu için Üniversite olarak üzerimize düşen görevi yapmaya hazırız.”

Exit mobile version