Loading...

Zamanımızın bir hastalığı: “güncelitis” ya da “aktüelismus”

2012 yılında medya camiasında şaşkınlığa yol açan bir şey yaptım: En üst düzeyde makam sahibi olduğum bir televizyondan “durup dururken” kendi isteğimle ayrıldım. Ayrılmamam için ısrar ettiler, çok üzüleceklerini söylediler. İtibarım yüksekti, iyi para kazanıyordum. Ama, hayır, kararımdan döndüremediler.
Niçin böyle yaptığımı soranlara “Her işi tadında bırakmak gerek” ya da “İnsan bırakacağı zamanı bilmeli, bu kararı başkalarına bırakmamalı” türünden şeyler söyledim. Bunlar şüphesiz doğruydu, ancak bir neden daha vardı: Uzun yıllardır haberle haşır neşir yaşayan bir profesyonel olarak güncelin despotizminden usanmıştım! “Şimdinin tiranlığı”ndan bıkmıştım da diyebilirsiniz.
Yarış hızlandıkça günlerim sıkışmış, yüreğim daralmıştı. Hem fiziksel hem de zihinsel anlamda, geniş ovalarda, saate hiç bakmadan uzun yürüyüşler yapmak istiyordum…
“Az sonra!”dan “Az sonra!” ya koşturarak, keskin rekabet ortamında başkalarından geri kalmaktan korkarak, her saat başı sözümona yeni şeylerin olduğu, ama aslında her günün ötekine tıpatıp benzediği zamanlardı. Durmadan “bomba haber”ler patlıyor, “son dakika” ların sonu gelmiyordu…
“Nereye kadar?” diye sorduğumu hatırlıyorum.

DEMOKRASİYİ BEKLERKEN

O zamanlar “son dakika” despotizmi daha çok televizyon habercilerinin ve aşırı siyasallaşmış haberkolik azınlıkların sorunuydu. Sosyal medya henüz hayatlarımızın tüm kalelerine girmemiş, tüm tersanelerini ele geçirmemişti. Facebook ve Twitter yeni yeni yaygınlaşıyordu, Instagram, Tiktok vb. yoktu…
Sözü fazla uzatmam gereksiz, hikayenin gerisini biliyorsunuz. Özellikle sosyal medyada güncelin despotizmi artık meslekler ve uluslarüstü bir olgu. Ülkeden ülkeye durum pek değişmiyor: Amerika’da gençler günde en az 150 kez akıllı telefonlarına bakıyorlarmış — son durumları öğrenmek için! Siz kaç kez bakıyorsunuz?
Klasik demokrasi kuramının kurucuları demokrasilerde “iyi-bilgilenmiş” bir seçmen kitlesinin gerekliliğinden söz ederken herhalde bu türden takıntılı, nevrotik, kısa hafızalı bireylerden oluşan insan topluluklarını kastetmiyorlardı. Onlar, bilginin kıt ve denetli olduğu dönemde gerçeği arayan yurttaşlardan söz etmekteydiler. Kamusal ve kişisel, önemli ve önemsiz, geçici ve kalıcı, doğru ve yanlış her türlü enformasyonun bir arada sel gibi bastırdığı böylesine bir “bolluk” ortamı hayallerinden bile geçemezdi. Geçebilseydi, demokrasi ve kamuoyu konusundaki tasarımları şüphesiz çok daha farklı olurdu.
Benim “güncelitis” ya da “aktüelismus” dediğim hastalıktan muzdarip insanının elindeki telefona en az 150 kez bakmasının ne sakıncası var diye sorulabilir. Öyle ya, hayat onun hayatı, bırakınız dünyayı istediği gibi kontrol etsin!
Ama ne yazık ki, o kadar basit değil. Takıntının psikolojik sonuçlarını bir yana bıraksak bile, iki sakıncadan söz edebiliriz: Birincisi, bu iletişim bağıntısı manipülasyona açık bir bağımlılığa dönüşüyor. İkincisi, bu yoldan elde edilen “haber”lerin çoğu aslında bilgi milgi değil, çöp!

PAVLOV’DAN BU YANA

Birincisinden, yani bağımlılıktan başlayalım: Davranışsal psikologlar 150 kez telefona bakmanın aslında Pavlov’un köpek deneylerinden bu yana hayli yol almış olan koşullandırma “bilimi”nin içinde değerlendirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Psikolojiye Başlangıç dersi almış olanlar bile “edimsel koşullanma” (operant conditioning) konusundan biliyorlar ki, denekleri bazen ödüllendirip bazen cezalandırarak sürekli arayış kıvamına sokmak mümkündür. Arada bir verilen ödül tiryakiliğin yemidir. Tıpkı “tek kollu haydut dediğimiz” kumar makinelerinde arada bir verilen paralar gibi. Telefon bağımlısı kişinin bir kez daha, bir kez daha telefona bakması kumarbazın makinenin koluna bir kez daha, bir kez daha asılmasından çok farklı değildir. Yani burada, özgür bir bireyin bilinçli arayışından çok koşullandırılmış kişinin yarı bilinçli davranışı söz konusudur.
İkinci sakıncaya geçecek olursak, Klasik Demokrasi kuramının kurucu babası Aydınlanma filozofları aradan yüzlerce yıl geçtikten sonra telefonkolik türdeşlerinin ne gibi haberlerle yatıp kalktıklarını görseler kuşkusuz derin bir hayal kırıklığına uğrarlardı. Kişisel, kıytırık, eğlence öncelikli, tecimsel manipülasyondan geçmiş, siyasal sansüre uğramış, birileri tarafından bozulmuş ya da çarpıtılmış enformasyon kırıntıları… Aydınlanmaya ve aydınlatmaya ya da gerçekleri öğrenmeye ve öğretmeye değil, saptırmaya, ertelemeye, karartmaya, örtmeye adanmış “gürültüler”… Maraz merakların istismarına ayarlı logaritmaların ürünleri…
Oysa onlar, “rasyonel” insanın özgür iradesi ile en doğruyu arama çabasında olacağı varsayımından yola çıkmışlardı…
Günümüzde tüm dünyada yaşanan büyük demokrasi krizinde insanların hayatla, kurumlarla ve birbirleriyle olan ilişkilerini örseleyen bu hastalığın önemli bir payı olduğuna inanıyorum. Şaşkınlık Çağı adını verdiğim büyük sersemlemenin neden ve sonuçlarından birisi, kuşkusuz, insanları robotlaştıran, hayatlarını son ana indirgeyen, şimdiye hapseden ve tarihten koparan “güncelitis”dir.
Belki de insanlığın benim 10 yıl kadar önce “güncelin despotizmi”nden yakınarak sorduğum o soruyu sormasının vakti geldi:
“Nereye kadar?”

Netizenlist.com

İnternet vatandaşlarının buluşma noktası